Adnan Yılmaz yazdı: Abdal geleneği içinde Neşet Ertaş

Ölümünün 14. Yıldönümünde geride bıraktığı eserleriyle anmaya devam ettiğimiz Neşet Ertaş hakkında Adnan Yılmaz'dan dikkat çeken bir yazı.

12punto

Büyük Usta’ya hakka yürüyüşünün 14. Yıldönümünde saygıyla..

Neşet Ertaş’ın sesini duyduğumuzda yalnızca bir sanatçıyı mı dinleriz? Yoksa o sesin gerisinde, yüzyıllar boyunca dilden dile taşınmış bir Anadolu hafızası mı vardır?

Ben yıllardır Neşet Ertaş’ın yalnızca bireysel yaşam öyküsü ve sevilen türküleri üzerinden değerlendirilmesini eksik buluyorum. Bu yaklaşım, onu yetiştiren Türkmen Abdal geleneğinin tarihsel sürekliliğini ve sanatının anlam dünyasını daraltıyor. Neşet Ertaş’ı bütünlüklü biçimde anlamak için özgün sesini, atalarından kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü kültür ve tasavvufî birikimle birlikte dinlemek gerekir.

Çünkü Neşet Ertaş, yalnızca türkü söyleyen bir sanatçı değil; köklü bir geleneğin içinde yetişmiş, o geleneğe kendi hayatını ve eserlerini katmış bir Abdal ozanıdır.

KOPUZDAN BOZLAĞA UZANAN SÖZ

Dede Korkut anlatılarında kopuz taşıyan ozanın toplum içindeki yeri, Hoca AhmedYesevî çevresinde söz ve inancın halkın diliyle buluşması, Anadolu ozanlığının uzak tarihsel izlerini gösterir. Bu izleri bugünkü Kırşehir Abdallarına uzanan kesintisiz bir soy çizgisi olarak değil; sözün, sazın ve gönül dünyasının kuşaklar boyunca taşıdığı kültürel süreklilik içinde okumak gerekir.

Anadolu’nun 13. yüzyıldaki büyük kırılmaları da bu tarihin parçasıdır. Babaî hareketi, Türkmen topluluklarının yaşadığı baskılar ve dağılmalar, yalnızca siyasi olaylardan ibaret değildir. İnsanların inançlarını, şiirlerini ve birbirleriyle kurdukları dayanışmayı sonraki yüzyıllara nasıl taşıdıkları sorusunu da önümüze koyar. Baba İlyas, Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evran’ın adları, Anadolu’nun bu çalkantılı toplumsal zeminiyle birlikte anılır.

Âşıkpaşazâde’nin sözünü ettiği Abdâlân-ı Rûm da bu geniş tarihsel dünyayı anlamamız bakımından önemlidir. Bugünkü Kırşehir Abdallarını bu zümrenin değişmeden kalmış doğrudan devamı saymak yerine, “Abdal” adının ve ozanlık geleneğinin Anadolu’da kazandığı anlamlara bakmalıyız.

Âşık Paşa’dan Yunus Emre’ye Pir Sultan Abdal’a, Karacaoğlan’dan Dadaloğlu’nauzanan şiir dünyası yalnızca yazılı eserlerde yaşamadı. Bu sözler halkın belleğinde, sazında ve gündelik hayatında yer buldu. Kırşehir Abdalları da o büyük birikimin taşıyıcıları arasında oldu.

KARACAOĞLAN VE DADALOĞLU’NUN SESİ

Kırşehir Örneklemesiyle Anadolu Abdalları kitabımda, Kırşehirli Abdal ustaların Karacaoğlan ve Dadaloğlu’yla ilişkisine özellikle yer verdim. Muharrem Ertaş’ın, Çekiç Ali’nin veya Hacı Taşan’ın bu ozanların şiirlerini yalnızca bir kitaptan öğrenip seslendirdiklerini düşünmek, sözlü geleneğin nasıl yaşadığını açıklamaya yetmez.

Karacaoğlan’ın sevdayı, güzelliği ve gurbeti anlatan dili; Dadaloğlu’nun Avşarların göçünü, yurt mücadelesini ve başkaldırısını dile getiren sözü, Türkmen topluluklarının hafızasında dolaşıyordu. Bir düğünde, bir yolculukta, bir muhabbet sofrasında yeniden söyleniyordu. Kimi dize değişiyor, kimi ezgi başka bir ustanın tavrıyla yeni bir biçim kazanıyordu.

Muharrem Ertaş’ın sesinde yankılanan Avşar Bozlağı, Dadaloğlu’nun sözünün sonraki kuşaklarda nasıl yaşamaya devam ettiğinin güçlü bir örneğidir. Neşet Ertaş da böyle bir söz ve ses çevresinde yetişti. Babasının sazından duyduğu, yalnızca bir ezgi değil; geçmişten kendi zamanına ulaşmış bir hayat anlatısıydı.

Abdalların gezginci yaşamı bu aktarımda belirleyici oldu. Köyden köye, düğünden düğüne giderken bildikleri türküyü yeni insanlara ulaştırdılar; duydukları sözleri kendi sanatlarıyla başka yerlere taşıdılar. Onlara yüzyılların kültür taşıyıcıları dememizin nedeni budur.

TÜRKÜYÜ İSTEYİP ABDALI HOR GÖRMEK

Bu büyük kültürel emeğin yanında, Abdalların yaşadığı dışlanmayı da anlatmak gerekir. Kitabımda kullandığım ifadeyle, Anadolu’da çeşitli sebeplerle oluşan Sünnî taassup, adeta çalgıyı ve türküyü Abdallara havale etmiştir.

Anadolu’da etkili olan Arap ve Acem kaynaklı katı din yorumlarının çalmaya, çığırmaya ve musikiye olumsuz bakışı, bu tutumun oluşmasında rol oynadı. Tasavvuf çevrelerinin benimsediği musiki ve semaya karşı çıkan Kadızadeler, bunun tarihsel örneklerinden biridir. Burada bütün bir inanç topluluğunu değil, halk kültürünü ve onu yaşatan insanları baskı altında tutan taassubu kastediyorum.

Toplumsal çelişki açıktı: İnsanlar düğünlerinde saz, türkü ve oyun istiyordu. Fakat saz çalmayı günah veya ayıp sayıp bunu meslek edinen Abdalı küçümseyenler de vardı. Abdalın sanatına ihtiyaç duyuluyor, kendisi ise aynı toplumda hor görülebiliyordu. Zamanla “Abdal” adının aşağılayıcı bir sıfat gibi kullanılmaya başlanması, bu dışlamanın dildeki izlerinden biridir.

Kırşehir Abdalları bütün bunlara rağmen sazı ve sözü bırakmadı. Düğünlerden muhabbet sofralarına uzanan bir hayatın içinde, yüzyılların halk kültürünü kahramanlıkla bugünlere taşıdılar. Bozlakları, deyişleri ve oyun havalarını yalnızca korumadılar; her icrada onlara yeniden hayat verdiler.

Kırşehirli Abdal ustalar, dönem dönem parlayıp kısa sürede unutulan müzik akımlarının peşinden de gitmediler. Arabesk dâhil başka tarzlarda eserler düğünlerde veya konserlerde talep edildiğinde, kendi icra geleneklerinden ayrılmamaya özen gösterdiler. Bu tavrı şöyle özetlemek mümkün: “Bizde insanı ağlatacak da oynatacak da düşündürecek de söz ve ezgi var; bizi kendi tarzımızın dışına çıkarmayın.” Ağır bozlağın, deyişin ve oyun havasının bir arada bulunması, yaşattıkları kültürün zenginliğiydi.

BABADAN OĞULA GEÇEN İRFAN

Bulduk Usta’dan Yusuf Usta’ya, Muharrem Ertaş’tan Çekiç Ali’ye ve Hacı Taşan’a uzanan çizgi, yalnızca ünlü sanatçıların sıralandığı bir liste değildir. Bu isimler, birbirine söz, ezgi ve tavır aktaran kuşakları temsil eder.

Bu aktarımın irfanî yönünü, Muharrem Ertaş’ın söylediği şu deyişte de görürüz:

Varıp bir kimsenin kuyusun kazma,

İçine düşersin, yolundan azma.

Olura olmaza sırrını çözme,

Ahdine bütün yâr olmayınca…

Burada söz, bir başkasına kötülük etmenin insanı kendi açtığı kuyuya düşüreceğini hatırlatır; ölçülü olmayı, güveni ve verilen söze bağlılığı öğütler. Muharrem Ertaş’ın sesinde yaşayan bu ahlaki ve irfanî dil, Neşet Ertaş’ın “incitme canı incitme” anlayışını da besleyen geleneğin bir parçasıdır. Babadan oğula geçen yalnızca bozlağın ezgisi değil, insanın insana nasıl davranacağına ilişkin birikmiş bir sözdür.

Neşet Ertaş bu hayatın içinde büyüdü. Çocukluğunda düğün meydanlarında çalıştı; kendi yaşamını anlattığı dizelerde parmağına ziller takılıp oynatılmasına da değindi. Bugün bütün ülkenin sevgiyle andığı ozanın geçmişinde, emeğiyle geçinen bir Abdal çocuğunun yaşadıkları vardır. Onun sesindeki gurbeti ve kırgınlığı anlamak için bu hayatı da görmek gerekir.

Fakat Neşet Ertaş kendinden öncekileri yalnızca tekrarlamadı. Babası Muharrem Ertaş’tan aldığı bozlak mirasına kendi aşkını, ayrılığını, yoksulluğunu ve insan sevgisini kattı. Daha önce yayımladığım yazının başlığındaki “kökü yüzyılların geleneğinde, sesi kendi çağında” sözü, onun bu özelliğini anlatıyordu. Geleneğin içinden konuşurken kendine ait bir söz ve ses kurdu. 

BİR TÜRKÜCÜDEN DAHA FAZLASI

Neşet Ertaş’ıpopüler bir türkücüyle aynı ölçü içinde değerlendirmememizin nedeni, sanatçılar arasında ses veya başarı yarışı yapmak değildir. Neşet Ertaş’ın konumunu açıklayan şey, Türkmen Abdal sözlü geleneğinin içinde yetişmesi; o mirası yaşayarak öğrenmesi, kendi eserleriyle zenginleştirmesi ve sonraki kuşaklara ulaştırmasıdır.

Onu yalnızca ünüyle tanımladığımızda Muharrem Ertaş’ı, önceki ustaları, Karacaoğlan’dan Dadaloğlu’na uzanan söz dünyasını ve o sözleri yaşatan Abdal topluluğunu arka planda bırakırız. Oysa Neşet Ertaş’ın büyüklüğü, kendi özgünlüğüyle bu tarihsel birikimi buluşturabilmesindedir.

Bugün çocuklar omuzlarına saz takıp onun türkülerini söylüyor. Bir zamanlar çalgıyı Abdallara bırakıp onları hor gören anlayışın karşısında, bu görüntü başlı başına anlamlıdır. Ancak çocuklara yalnızca Neşet Ertaş’ın adını değil, sazının bugüne hangi ellerden geçerek ulaştığını da anlatmalıyız.

Mezar taşındaki “İncitme canı incitme” öğüdü, onun insan anlayışını birkaç kelimede dile getirir. Bu öğüdü gerçekten benimsemek, türkülerini severken onları yüzyıllarca taşıyan insanları da saygıyla anmayı gerektirir.

Neşet Ertaş’ın sesi, hor görülse de sazını bırakmayan bir topluluğun içinden yükseldi. O, atalarından devraldığı sözlü ve tasavvufî birikimi kendi hayatıyla yoğurup çağının insanına ulaştıran büyük bir Abdal ozanıydı.