Buket Müftüoğlu yazdı: "Sorun sadece gidenlerden ibaret değil"
CHP Onur Kurulu Üyesi Buket Müftüoğlu, kaleme aldığı yazısında Cumhuriyet Halk Partisi ve YENİ Parti arasında yaşanan gerginliği aktardı. Müftüoğlu, iki parti arasındaki gerginliğin temelinde yatan sebepleri de açıkladı.
12punto
İşte CHP Onur Kurulu Üyesi Buket Müftüoğlu'nun o satırları:
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Özgür Özel, Fatih Altaylı’ya yaptığı açıklamada, Türkiye genelinde yaptığı en büyük hatanın Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Lütfü Savaş’ı yeniden aday göstermek olduğunu söyledi.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı’nda yaşananları hukuki zemine taşıyan eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Lütfü Savaş ise hiç vakit kaybetmeden cevap verdi:
“Beni havluyla mı yakalamış, AK Parti’ye geçerken mi yakalamış, imar rantı yaparken mi yakalamış? Beni aday göstermeseler zaten bağımsız aday olacaktım.”
Lütfü Savaş’ın bu sözleri, bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan tartışmanın aslında kişilerden çok daha büyük olduğunu gösteriyor.
Mesele yalnızca bir belediye başkanı, bir aday ya da bugün başka siyasi partilere geçen seçilmişler değildir.
Mesele, Cumhuriyet Halk Partisi’nde yıllar içerisinde yaşanan ilkesel kırılma, liyakat aşınması ve bunların kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan siyasi ahlâk sorunudur.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde seçim kazanma kaygısının zaman zaman parti ilkelerinin önüne geçtiği tercihler elbette 2010 yılında başlamadı. Sayın Deniz Baykal döneminde de bunun örnekleri görüldü.
Ancak 2010 yılında Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi’ni yönetmeye başlamasıyla birlikte, daha önce dönemsel olarak görülen bu anlayış giderek sistematik bir yönetim biçimine dönüştü.
Partinin kurucu değerleriyle arasındaki mesafe açılırken ideolojik sınırları belirsizleşti. Seçim kazanmak, giderek hemen her siyasi tercihin gerekçesi hâline getirildi.
“Yeter ki seçim kazanalım” anlayışı, zaman içerisinde “seçimi kazanmak için her yol mubahtır” anlayışına dönüştü.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin asıl ilkesel kırılması tam da burada yaşandı.
Farklı siyasi geleneklerden gelen isimler, Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi kültürünü benimseyip benimsemediklerine yeterince bakılmadan kadrolara taşındı. Parti örgütlerinde yıllarca emek vermiş, kurumsal hafızayı taşıyan, siyasi tecrübesi bulunan insanların önüne, partiyle ilişkisi son derece sınırlı isimler geçirildi.
Liyakat kavramının yerini giderek sadakat aldı.
Siyasi birikimi olan, gerektiğinde yönetime itiraz edebilecek, kendi kararını verebilecek güçlü siyasi karakterler yerine; yönetimin tercihleriyle çatışmayacak, söyleneni uygulayacak ve kolay yönetilebilecek kadrolar tercih edildi.
Toplumun son derece haklı olan gençleşme ve kadın temsili talebi dahi zaman zaman bir liyakat ölçüsüymüş gibi kullanılmaya başlandı.
Gençlik elbette siyasetin geleceğidir.
Kadınların siyasette daha güçlü temsil edilmesi demokratik hayatın vazgeçilmezidir.
Bunu bir kadın siyasetçi olarak yıllarca savundum.
Ancak genç olmak ya da kadın olmak başlı başına liyakat değildir. Yeni olmak da tek başına değişim değildir.
Ünlü olmak hiç yeterli değildir.
Siyasi ve yönetsel tecrübesi yeterince oluşmamış insanları yalnızca genç oldukları, kadın oldukları ya da ünlü oldukları için milyarlarca liralık bütçeleri yöneten belediyelerin ve dev kamu organizasyonlarının başına getirmek, onları taşıyamayacakları bir sorumluluğun altına sokmaktır.
Kişilerin temiz geçmişi olduğunu varsayarsak, bir belediyeyi yönetmek yalnızca iyi niyetle yapılabilecek bir iş de değildir.
Bütçe bilmek gerekir. Kamu yönetimini bilmek gerekir. İhale süreçlerini ve belediye mevzuatını bilmek gerekir. Binlerce çalışanı, onlarca iştiraki ve milyarlarca liralık kamu kaynağını yönetebilecek deneyime ve örgütün dinamiklerine karşı tecrübe ve siyasi dirayete sahip olmak gerekir.
Bunlardan yoksun bir yönetici, kısa süre içerisinde çevresindeki bürokratlara, danışmanlara, çıkar gruplarına, yüklenicilere ve müteahhitlere bağımlı hâle gelebilir. İyi niyetli fakat tecrübesiz bir yönetici, kötü niyetli ve tecrübeli çıkar çevrelerinin elinde kolaylıkla yönlendirilebilir.
İşte liyakat tam da bunun için vardır.
Liyakat; bilgi, deneyim, siyasi karakter, kamu sorumluluğu, yönetme kabiliyeti ve gerektiğinde kendisini o makama taşıyan siyasi iradeye dahi “hayır” diyebilme cesaretidir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde yıllar içerisinde aşınan en önemli ölçütlerden biri budur.
Bugün CHP’den seçilmiş bazı belediye başkanlarının başka siyasi partilere geçmesini tartışırken bu geçmişi görmezden gelemeyiz.
Elbette bir siyasi partinin adı, amblemi, örgütü ve seçmeninin oylarıyla elde edilen makamı koruyarak başka bir siyasi partiye geçmenin ciddi bir temsil ahlakı sorunu vardır.
Bir belediye başkanı yalnızca kendi adına seçilmez. Bir siyasi partinin programı, tarihi, örgütü ve o partiye güvenerek sandığa giden insanların iradesiyle o makama gelir.
Bu nedenle seçildikten sonra başka bir siyasi partiye geçmek yalnızca kişisel bir siyasi tercih olarak görülemez.
Ancak bu transferlerin tek sorumlusu transfer yapanlar da değildir.
Onları Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi kültürü içerisinde yetiştirmeden adaylaştıran, parti aidiyetini yeterince önemsemeden seçmenin önüne koyan ve seçim kazanma ihtimalini siyasi karakterin ve liyakatin önünde değerlendiren yönetim anlayışının da sorumluluğu vardır.
Üstelik meselenin bir başka ve belki de en ağır tarafı siyasi ahlakın parti aidiyeti üzerindeki belirleyici gücüdür.
Bir siyasi partinin ahlaki bütünlüğünü yıllar içerisinde sizi hırpalar, aşındırır ve sonunda tartışılır hâle getirirseniz, yalnızca kamuoyundaki güvenilirliğinizi kaybetmezsiniz.
O partinin kendi kadrolarının, seçilmişlerinin ve üyelerinin partiyle kurduğu manevi bağı da zedelersiniz.
Bu, Cumhuriyet Halk Partisi açısından özellikle önemlidir.
Çünkü yıllarca iktidara karşı yürütülen muhalefetin en büyük dayanaklarından biri yalnızca farklı bir ekonomi politikası, farklı bir dış politika ya da farklı bir yönetim modeli önermek değildi.
CHP seçmeninin önemli bir bölümünün kendi partisine duyduğu bağlılığın temelinde aynı zamanda şu inanç vardı:
"Biz dürüstüz. Kamu malına el uzatmayız. Siyaseti kişisel zenginleşmenin aracı hâline getirmeyiz. Ahlaki üstünlüğümüzü koruruz."
Bu, muhalefette bulunan bir siyasi parti için son derece büyük bir güçtür.
Hatta kimi zaman sandıktaki oy oranından bile daha değerlidir.
Çünkü iktidarın devlet imkânlarına, ekonomik gücüne ve siyasi araçlarına karşı muhalefetin sahip olduğu en büyük sermaye toplumun ona duyduğu güvendir.
Siz bu güveni kendi içinizde yaşanan etik sorunlara göz yumarak, liyakatsizliği normalleştirerek, kişisel ilişkileri kurumsal ölçülerin önüne geçirerek ve hakkında ciddi ahlaki tartışmalar bulunan kişileri siyasi hesaplarla koruyarak aşındırırsanız; bir süre sonra yalnızca seçmenin size duyduğu güveni değil, kendi kadrolarınızın partiye karşı hissettiği ahlaki sorumluluğu da zayıflatırsınız.
İşte asıl tehlike burada başlar.
Başka bir partiye geçen bir seçilmişin yaptığı davranışın siyasi ve ahlaki yanlışlığı açıktır.
Kendisine bir partinin seçmeni tarafından verilmiş temsil yetkisini, makamını koruyarak başka bir siyasi yapıya taşıması benim açımdan kabul edilebilir değildir.
Ancak partinin kendi içindeki ahlaki ölçüler aşındığında, transfer yapan kişi kendi vicdanında son derece tehlikeli bir gerekçe üretmeye başlayabilir:
“Ben hangi ahlaki bütünlüğe ihanet ediyorum?” Bu soruyu içten içe kendisine sorar hale gelir.
Bu soru transferi tabii ki haklı çıkarmaz.
Ahlaki olmayan bir siyasi transferi asla meşru hâle getirmez.
Fakat transfer yapan kişinin kendi davranışını vicdanında hafifletmesine, sıradanlaştırmasına ve hatta meşrulaştırmasına imkân veren psikolojik ve siyasi bir zemin yaratır.
Parti değiştiren kişi, kendi yaptığı ahlaki ihlali, geride bıraktığı siyasi yapının içindeki etik aşınmayla karşılaştırarak küçültmeye başlayabilir.
Buna fayda görmeyi amaçladığı şahsi ya da ailesinin usulsüzlükleri de eklenince, ihanetin önü açılır.
İşte bir siyasi partinin kendi ahlaki zeminini kaybetmesinin en ağır sonuçlarından biri budur.
Onları asıl bir arada tutan şey ortak bir siyasi ahlak duygusudur.
İnsan, kendi partisinin belli sınırları olduğuna inanır.
Bazı şeylerin o çatı altında yapılamayacağını bilir.
Yapılırsa bedelinin ödeneceğine güvenir.
Bu güven ortadan kalktığında kurumsal aidiyet de çözülmeye başlar.
Diğer tarafta iktidar partisinin sorumluluğunu da görmezden gelemeyiz.
Uzun yıllardır iktidarda bulunmanın yarattığı siyasi yıpranmışlık ve özellikle yerel seçimlerde yaşanan kayıpların oluşturduğu baskı, ana muhalefet partisinin her açığını kullanarak onu zayıflatma arzusuna dönüşmemelidir.
Muhalefetin yanlışlarını ortaya çıkarmak siyasetin doğasıdır. Siyasi rekabet de demokrasinin gereğidir.
Ancak seçilmiş insanların kişisel zaaflarından, özel hayatlarından, hukuki veya siyasi kırılganlıklarından yararlanarak siyasal sonuç üretmeye çalışmak demokratik rekabet değildir.
Bu bel altı siyasettir.
Bel altı siyaset ise, adil değildir.
İktidarın rakibini sandıkta yenmek yerine onun içindeki zayıflıkları kullanarak parçalamaya çalışması ne kadar yanlışsa, Cumhuriyet Halk Partisi yönetimlerinin bu müdahalelere açık bir kadro ve aday düzeni yaratmış olması da o kadar ciddi bir siyasi sorumluluktur.
Çünkü sağlam siyasi karakterlerden, güçlü parti aidiyetinden, liyakatten ve ortak bir siyasi ahlaktan oluşan kadro yapısı dışarıdan bu kadar kolay sarsılamaz.
Bugün yaşananları yalnızca iktidarın siyasi hamleleriyle açıklamak, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi sorumluluğunu görünmez kılmak olur.
Cumhuriyet Halk Partisi yönetimleri, özellikle 2010 sonrasında, seçim kazanma arzusunu parti kimliğinin önüne koymanın bedeliyle yüzleşmek zorundadır.
Partinin ideolojik sınırlarını belirsizleştirmenin, liyakat yerine sadakati koymanın, kurumsal hafızayı değersizleştirmenin, siyasi tecrübe yerine kolay yönetilebilir kadroları tercih etmenin ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni giderek yalnızca seçim kazanmaya odaklanan bir siyasi yapıya dönüştürmenin sonuçları bugün önümüzdedir.
Bir siyasi parti elbette seçim kazanmak ister.
Ancak seçim kazanmak, bir siyasi partinin varlık nedenini oluşturan ilkelerin önüne geçtiği anda kazanılan makamlarla kaybedilen siyasi kimlik arasındaki hesabı doğru yapmak gerekir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin yüz yılı aşan bir tarihi, bir kurucu iradesi, bir siyasi kimliği ve bu kimliğin arkasında duran milyonlarca seçmeni vardır.
Seçim kazanmak uğruna bu kimliğin sınırları sürekli esnetildiğinde, bir gün kazanılan makamların hangi siyasi düşünceye ait olduğu da belirsizleşir.
Bugün yaşanan belediye başkanı transferleri bu nedenle yalnızca birkaç kişinin siyasi tercihi değildir.
Bunlar yıllardır sürdürülen yanlış kadro politikasının, liyakat aşınmasının, ilkesel belirsizliğin ve siyasi ahlakta meydana gelen tahribatın sonuçlarıdır.
Transfer yapan seçilmişlerin siyasi ve ahlaki sorumluluğu vardır.
İktidar partisinin ana muhalefetin açıklarını kullanarak siyasi alanını genişletme çabasının sorumluluğu vardır.
Ama Cumhuriyet Halk Partisi’ni bu müdahalelere açık hâle getiren yönetim anlayışının sorumluluğu sebeplerin en başında sayılmalıdır.
Ve bu sorumluluk özellikle 2010 sonrasında partiyi yöneten siyasi iradeden bağımsız düşünülemez.
Çünkü yanlış kadro tercihinin bedelini yalnızca o kadroyu seçen genel başkanlar ve parti yönetimleri ödemez.
Asıl bedeli, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihine, ilkelerine ve amblemine güvenerek sandığa gidip oy veren seçmen öder.
Bugün yapılması gereken, gidenlerin arkasından öfkelenmek yerine, bu isimleri Cumhuriyet Halk Partisi’nin temsilcisi hâline getiren siyaset anlayışıyla bir an yüzleşmektir.
Çünkü sorun yalnızca gidenlerde değildir.
Sorun, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ilkelerinden, liyakat ölçülerinden ve kendisini yüz yılı aşkın süredir ayakta tutan siyasi ahlak anlayışından uzaklaştırarak bütün bunların yaşanabileceği bir zemine dönüştüren anlayıştadır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeniden ayağa kaldırması gereken en önemli unsur, tarihi ve kurumsal kimliğidir.
Yeniden inşa edilmesi gereken, ilkeleriyle birlikte siyasi ahlakı ve seçmenin Cumhuriyet Halk Partisi’ne olan güvenidir.
Buket Müftüoğlu
CHP Onur Kurulu Üyesi