İran mı yalnız, yoksa dünya mı değişti?
Dr. Hande Orhon Özdağ yazdı... İran mı yalnız, yoksa dünya mı değişti?
12punto
Dr. Hande Orhon Özdağ
“İran yalnız mı?”
Çatışmaların 3. gününde, şu an hangisi olduğunu hatırlayamadığım, bir haber-yorum programında spiker bu soruyu sordu. Ve şu an yine kim olduğunu hatırlayamadığım bir yorumcu, hiç duraksamadan “Evet” dedi: “İran yalnız!”
Yorumcunun yerinde ben olsaydım da aynı yanıtı verirdim kuşkusuz. İran yalnız… Ancak bu yalnızlığın karakterini çözümlemenin, küresel güç dengelerini anlamada kilit önemde olduğunu düşünüyorum.
2003'ÜN HAYALETİ
Biz, bundan tam 23 yıl önce olduğu gibi, sınırımızda ciddi bir savaşla karşı karşıyayız. ABD’nin Irak’ı işgal ettiği Mart 2003’ten bu yana dünyada çok şeyler değişti. Ancak, bölgemiz baharı, yine bomba seslerinin gölgesinde karşıladı. O günlerde dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Irak’la birlikte İran’ı da “Şer Ekseni” olarak ilan etmişti. ABD kitle imha silahları bulundurduğu gerekçesiyle Irak’a önleyici (pre-emptive) saldırı yapıyordu. İran’a müdahale seçeneği de masadaydı… Irak işgali Ortadoğu’da pek çok dengeyi değiştirdi. Ancak ABD’nin hedeflediği jeopolitik sonuçlara ulaşıp ulaşmadığı tartışmalı. Tartışmaya pek açık olmayan ise, işgalin hedeflenenin aksine İran’a büyük bir stratejik derinlik kazandırmış olması. İran geçen sürede, muhtemelen devrim liderlerinin bile tahayyül edemeyeceği bir bölgesel nüfuz elde etti. Ve bugün seneler önce de masada olan “İran’a müdahale” seçeneğinin, artık sahada olduğunu görüyoruz. İsrail ve ABD, İran’a ne için olduğu henüz tam formüle edilmemiş bir önleyici savaş başlattı…
İRAN'I SINIRLARINA HAPSETMEK
Bu savaş, birçok açıdan İran’ı sınırları içine hapsetme girişimi olarak görülebilir. ABD ve İsrail’in rejim değişimi motivasyonunun arkasında da İran’ın bölgesel kapasitesini sınırlama hedefi yatıyor. Washington’ın başından beri göstermelik olduğu anlaşılan müzakerelerde öne sürdüğü iki talep de bunu açıkça gösteriyordu: İran balistik füze programını durduracak ve bölgedeki vekil güçlerle bağını kesecekti. İran ise pek çok egemen devletin yapacağı gibi bu iki maddeyi tartışmayı dahi reddetti.
İran bölgesel nüfuzunu “Direniş Ekseni” adını verdiği doktrinle kurdu. ABD’nin “Şer Ekseni” söylemine karşı İran’ın “Direniş Ekseni”… Bazıları bunu “Şii Hilali” olarak adlandırdı. Bu kavram Sünni ağırlıklı bölgede İran karşıtı mobilizasyon için oldukça işlevseldi. Ancak adı ne olursa olsun İran, Hamas’tan Hizbullah’a; Irak’tan Yemen ve Suriye’ye, hatta Pakistan-Afganistan hattından Orta Asya’ya uzanan bir etki ağı inşa edebildi. Bu ağın en kritik dayanak noktası ise 15 yıl süren Suriye krizi oldu. Irak işgalinden sonra İran’ın bölgesel gücünü en fazla pekiştiren savaş buydu.
YALNIZLIĞIN JEOPOLİTİĞİ
Bundan 2-3 yıl öncesine kadar adeta bölgede devleşen bir İran’dan konuşurken şimdi ateş altındaki İran’ın ne kadar “yalnız” olduğundan bahsediyoruz. Pek ala, İran’ın bölgesel manivelaları olan Hizbullah ve Hamas’ın büyük darbe aldığı, İran’ın direniş cephesinin ön hattı dediği Suriye’de Esad yönetiminin yerinde, bugün İsrail’e karşı İran’ı kınayan bir rejimin olduğu zaten ortada. Dolayısıyla “İran yalnız” derken, kimi zaman örtülü kimi zaman açık olarak itham edilen aktörler Rusya ve Çin. İran’a saldırı karşısında diplomatik destek, artık iyice işlevsiz olan BMGK girişimi, savaş öncesi ortak askeri tatbikat, Çin’in radar görüntüleri paylaşımı gibi destekler, öyle görünüyor ki beklenenden de pasif bulundu.
Bu da aslında Rusya ve Çin’in İran’a “ihanet ettiğini” değil; 2000’lerin-2010’ların dünyasının artık bittiğini ya da belki hiçbir zaman sanıldığı gibi var olmadığını gösteriyor.
İTTİFAKIN SINIRLARI
Bu bağlamda öncelikle İran’ın Rusya ve Çin ile işbirliğinin niteliğini iyi anlamak lazım. İran’ın Rusya ve Çin ile olan ittifakını, NATO ittifakına ya da Avrupa Birliği içerisindeki devletlerin ittifakına benzetmek büyük hata olur. Bu her zaman böyleydi. NATO ittifakının bile kendi içinde sarsıldığı, Avrupa Birliği’nin güvenlik ve savunma konusunda ortak bir adım bile atamadığı bu koşullarda ise, haydi haydi öyle. İran, Rusya ve Çin, ABD’nin bölgelerindeki saldırgan politikalarına karşı benzer tutumlar alan ve Batı’nın baskılayıcı finansal-askeri araçları karşısında ekonomik-askeri işbirliği geliştiren devletler. Her zaman belli ölçülerde çıkar çatışmaları oldu ancak bunlara rağmen, yine Batı’nın “demokratikleştirme” gündemi karşısında “içişlerine karışmama” ilkesi çerçevesinde ikili işbirlikleri geliştirebilen devletler oldular İran, Çin ve Rusya.
Hiçbir zaman, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir “kutup” değillerdi. Elbette İran’ın Çin ve Rusya ile olan işbirliğini yalnızca ABD karşıtlığına indirgemek niyetinde değilim. Ancak İran, Çin ve Rusya’nın ya da daha geniş perspektifte BRICS ve Şangay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) bir “kutup” gibi algılanmasının en önemli nedenlerinden birisi aslında “tepkisel” olması. Bu yapılar, “alternatif bir dünya düzeni yaratma” idealini belgelerine koydular doğru. Ancak, bunu yapabilecek ortak bir ideoloji, ortak bir anlatı yaratmaya iddiasını taşıyamadılar ya da taşımadılar.
Buna rağmen, ne İran ne de diğer aktörler için bu işbirliklerinin sembolik kaldığı söylenebilir. Bu aktörler, hep ABD tüzel kişiliği üzerinden ifade olunan politika ve doktrinlere karşıtlıktan beslenip, gerektiğinde birbirlerine yaslanarak bölgesel dayanma gücü buldular. Kurulduğu günden bu yana yaptırım altında olan İran’ın, beğenelim beğenmeyelim, her zafiyetine rağmen böyle bir öz savunma gücü geliştirebilmesinin, hatta her yanı hasımlarla çevrili bir bölgede bugüne kadar varlığını sürdürebilmesinin önemli bir dayanak noktası budur.
YENİ DÜNYADA HERKES BİRAZ YALNIZ
Bugün, bir yanda Rusya ve Çin’in İran yanında savaşa girmemesinden dem vuranları; diğer yanda bunu bir zafiyet gibi görenleri, küresel ve bölgesel konjonktürün bundan çok farklı olduğu Suriye Krizi’ne bakmaya davet ediyorum. Çin, Suriye krizine askeri müdahalede bulundu mu? Diplomatik destek vermenin ve dolaylı olarak ekonomik ve askeri destek sağlamanın dışında Suriye Krizi’ne dahli oldu mu? Hayır. Rusya da Suriye Krizine 2015’e kadar doğrudan askeri müdahalede bulunmadı. Yani Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahale etmesi yaklaşık 4 yıl sürdü.
Kaldı ki, Suriye krizi, büyük ölçüde vekil güçler üzerinden şekillenen bir savaştı. İran’da bugün söz konusu olan ise doğrudan devletler arası bir bölgesel savaş. Vekil savaşlar döneminde, devletler vekillerini savaştırıp kendileri açık hedef olmaktan bir şekilde kurtulabiliyorlardı. Bugün ise, bir savaşa en ufak bir dahliniz olsa, doğrudan hedef olabileceğiniz bir küresel dinamik var. Avrupa ülkeleri sittin senelik NATO ittifakının güvenilirliğini; Körfez ülkeleri ABD’nin caydırıcılığını sorguluyor. Uluslararası ilişkileri ayakta tutan hukuki yapının ortadan kalktığı defalarca ilan olundu. Yerine konulacak herhangi bir ilkeler bütünü yok. Her devlet kendi ilkeleriyle ve kendi motivasyonlarıyla baş başa.
Şimdi bu noktada eğri oturup doğru konuşalım. Rusya’nın İsrail’le ve Körfez ülkeleriyle tarihi bağlarını; Körfez ülkelerinin Çin’in enerji arz kaynakları açısından önemini; Trump’a karşı Çin-Avrupa işbirliği geliştirme trendini; Trump’ın, Rusya’nın Ukrayna’da istediğini elde edebilmesinin en önemli anahtarı olduğunu ve daha nicelerini düşünmeden bu işin içinden nasıl çıkabiliriz. Yani artık çıkarlar tek değil, denklemler tek bilinmezli değil.
Her devlet biraz yalnız, kimse birbirine tam olarak güvenemiyor. Geçmiş dünyanın refleksleriyle konuşamayacağımız bir döneme giriyoruz. Herkesi kendisini buna hazırlamaya, davet ediyorum.