İşsizlik maaşı alanlara 'Yurt Dışı' şoku

Türkiye İş Kurumu’ndan gelen tebligat, İstanbul’da yaşayan N.U.’ya işsizlik maaşı aldığı dönemde “izinsiz” yurt dışına çıktığı gerekçesiyle 5 bin 354 lira ceza kesildiğini bildirdi. Mevzuata dayandırılan uygulama, işsizlik ödeneği alanların yurt dışına çıkmadan önce kuruma bilgi verme zorunluluğunu yeniden gündeme taşıdı.

12punto

Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) tarafından gönderilen bir tebligat, İstanbul’da yaşayan N.U.’nun hayatında bir şok etkisi yarattı. İşsiz kaldığı dönemde bağlanan işsizlik maaşıyla ayakta kalmaya çalışan N.U aylar sonra gelen resmi yazıda 5.354 lira para cezası kesildiğini öğrendi. Gerekçe ise işsizlik maaşı alırken “izinsiz” yurt dışına çıkmış olmasıydı.

Özel bir kasko şirketinde çalışırken işinden ayrılmak zorunda kalan N.U zorlu bir sürecin ardından işsizlik ödeneğine başvurdu. Ekonomik olarak sıkıştığı bir dönemin ardından, moral bulmak amacıyla yurt dışında bir haftalık tatil yaptı. Ancak bu kısa tatil, aylar sonra gelen tebligatla mali bir yükümlülüğe dönüştü.

Gönderilen yazıda, “sigortalının kusurundan kaynaklandığı belirlenen fazla ödemelerin yasal faizi ile birlikte geri alınacağı” bildirilmişti. N.U.’nun İŞKUR’la yaptığı görüşmelerde ise bunun yasal bir uygulama olduğu, mevzuatta açıkça düzenlendiği ve işsizlik maaşı alan kişilerin imzaladığı sözleşmelerde bu hükmün yer aldığı belirtildi. İlgili düzenlemeye göre, işsizlik ödeneği alanların yurt dışına çıkmadan önce kuruma bilgi vermesi gerekiyor; aksi halde yapılan ödemeler geri talep edilebiliyor ve ceza uygulanabiliyor.

Ancak asıl tartışma hukuki olmaktan çok toplumsal bir zeminde şekilleniyor. N.U., “İşsizlik maaşı alan insanlar için her bir lira bile çok değerli. Böyle bir hükmün onca madde arasında yer aldığını bilmiyordum. Konuştuğum hiç kimse de bilmiyor. Bilseydim elbette çıkmadan önce bilgi verirdim” diyerek yaşadığı mağduriyeti dile getiriyor.

Bu olay, işsizlik maaşının yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bürokratik bir yük de içerdiğini gösteriyor. Kanun metinlerinde açıkça yer alan hükümler, çoğu zaman vatandaşın gündelik hayat bilgisiyle örtüşmüyor. Sözleşmeye atılan imza ile gerçek hayattaki farkındalık arasında ciddi bir mesafe bulunuyor.

Sorulması gereken soru şu: Hukuken doğru olan her uygulama, sosyal açıdan da adil midir? İşsizlik gibi zaten kırılgan bir dönemde olan bireyler için bilgilendirme mekanizmaları yeterince açık ve anlaşılır mı?

N.U.’nun yaşadığı olay, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; sosyal devlet anlayışı, şeffaflık ve vatandaşın bilgilendirilmesi konularında yeniden düşünmeyi gerektiren bir örnek olarak kayda geçti.


AYDIN TONGA