MUPA Başkanı Tansu Özcan yazdı... Mor Vitrin: Karanfili dağıtan eller yılın geri kalanı neye imza atıyor?

MUPA Başkanı Tansu Özcan yazdı... Mor Vitrin: Karanfili dağıtan eller yılın geri kalanı neye imza atıyor?

12punto


(MUPA Başkanı Tansu Özcan)

Bugün o gün.

Kurumların kadınlardan en çok söz ettiği gün.

Ve çoğu zaman kadınların en az duyulduğu gün:

8 Mart

Madem bugün bizim günümüz, biraz yüz yüze bakıp konuşma cesareti gösterelim.

Karanfil dağıtanlar da karanfilin hatrına “alınganlık” göstermesin. Malum, biz zaten 364 gün ‘alıngan’ sayılabiliyoruz.

Dünyada ve tabi ülkemizde koridorlara mor afişlerin asıldığı, ekranlara “kadın gücü” videolarının düştüğü, kurumsal takvimlerin en özenle planlanmış ritüelinin sahneye çıktığı gün: 8 Mart.

Bir günlüğüne herkes kadınların yanında.

Bir günlüğüne herkes eşitlikten söz ediyor.

Bir günlüğüne herkes aynı dili konuşuyor.

Ama tam da bu yüzden, bugün en çok şu soruyu sormak gerekiyor:

Yılın geri kalanında neredeydiniz?

Çünkü biz bu sahneyi ilk kez görmüyoruz.

Mor logoları, iyi aydınlatılmış panelleri, özenle seçilmiş cümleleri, kapıda dağıtılan karanfilleri tanıyoruz.

Tanıdığımız bir şey daha var: O vitrinin arkasındaki sessizliği.

Bugün adına daha açık konuşabiliyoruz: purple washing.

Yani kadınların eşitlik talebini bir adalet meselesi olarak değil, bir imaj yönetimi fırsatı olarak ele almak.

Yani yılın 364 günü değişmeyen hiyerarşileri, cam tavanları, küçük düşürmeleri, mobbingi, değersizleştirmeyi yerli yerinde bırakıp; bir günlüğüne mor bir dil ödünç almak.

Yani yapıyı değiştirmeden mesajı değiştirmek.

Sorun tam da burada başlıyor.

Çünkü kadınların çalışma hayatında karşılaştığı eşitsizlik çoğu zaman büyük laflarla değil, küçük mekanizmalarla kuruluyor.

İtiraz ettiğinde alıngan sayılıyorsun.

Sınır çizdiğinde zor kadın oluyorsun.

Yetkinlik gösterdiğinde bunun başarı değil istisna olduğuna inandırılmak isteniyorsun.

Yükseldiğinde emeğin konuşulmuyor; mutlaka bir “arka plan” aranıyor.

Maalesef ki dünyanın her bir köşesinde bir kadın, çoğu zaman yaptığı işle değil, önce cinsiyetiyle okunuyor.

İşte bütün mesele bu.

Kadın profesyonel olarak değil, normun dışında bir figür olarak görüldüğü sürece; eşitlik cümleleri ne kadar parlak olursa olsun, içerideki düzen aynı kalıyor.

Toplantı odasında aynı cümleyi kuran erkeğe “liderlik” atfedilirken, kadına “sertlik” yazılması tesadüf değil.

Hakkını savunan kadının “uyumsuz” ilan edilmesi tesadüf değil.

Şikâyeti dile getirenin, şikâyetin kendisine dönüştürülmesi tesadüf değil.

Bu bir dil meselesi değil yalnızca.

Bu, kurumların kimi makbul, kimi rahatsız edici bulduğuna dair ahlaki ve siyasal bir tercih.

Ve sonra 8 Mart geliyor.

Şirketlerde tacizi görmeyenler, eşitsizliği küçümseyenler, kadınların emeğini doğal bir kaynak

gibi kullananlar, ses çıkaranı sorun gibi gösterenler; aynı gün karanfil dağıtıyor.

Bir fotoğraf veriliyor.

Bir konuşma yapılıyor.

Bir video yayınlanıyor.

Bir süreliğine her şey düzelmiş gibi davranılıyor.

Oysa hakikat, tam da burada başlıyor:

Bir kurumun kadınlara dair samimiyeti, 8 Mart mesajında değil; yılın geri kalanında aldığı kararlarda saklıdır.

Terfi zamanı geldiğinde kadınların önüne çıkan görünmez bariyerlerde.

Aynı işi yapan kadına daha düşük ücret teklif edilmesinde.

Toplantıda bir kadının sözünün daha kolay kesilmesinde.

Kadın çalışanların “daha sakin”, “daha destekleyici” rollerde tutulmasının tercih edilmesinde.

Kurumlar sırtını sıvazladığı davranışlarda görülür.

8 Mart bir zarafet gösterisi olarak doğmadı.

Bir jest günü olarak da doğmadı.

Kadınların görünmez kalmayı reddettiği, emeğini ve hayatını adlandırdığı, itirazı meşru kıldığı bir tarihten doğdu.

Bu yüzden bugün, kutlamadan çok hafızaya yakışıyor.

Nezaketten çok hakikate.

Vitrinden çok yüzleşmeye.

İtirazımız tam da buna:

Yılda bir gün sahneye çıkarılan vitrin samimiyetine.

Çiçeklerin adaletsizliği örtmek için kullanılmasına.

Eşitliğin bir hak değil, kurumsal iletişim malzemesi gibi dolaşıma sokulmasına.

Karanfiller birkaç gün içinde solar.

Mor logolar eski renklerine döner.

Kampanyalar biter.

Ama kadınların omzuna bırakılan yük, susturulan itiraz, küçültülen emek orada kalır.

Bu yüzden mesele bir günlüğüne hatırlanmak değil.

Her gün eşit muamele görmek.

Çünkü eşitlik bir tören değildir.

Bir kampanya hiç değildir.

Bir iletişim stratejisi ise hiç ama hiç değildir.

Eşitlik, bir kurumun karakteridir.

Ve gerçek samimiyet, karanfil dağıtmakta değil;

o karanfili dağıtan elin, yılın geri kalanında hangi düzene hizmet ettiğinde gizlidir.