Müslüm Kabadayı: AB ve CIA fonlarıyla beslenen postmodern anlatı çürütüyor
12punto yazarı Osman Çutsay’ın sorularını yanıtlayan yazar ve eğitimci Müslüm Kabadayı, edebiyattaki 40 yıllık serüvenini değerlendirirken Türkiye’de toplumcu edebiyatın geçirdiği dönüşümü, yayıncılık dünyasındaki değişimi ve sosyalist hareketle edebiyat arasındaki bağın zayıflamasını anlattı. Kabadayı, dijitalleşme, piyasalaşma ve kültürel dönüşümün edebiyat üzerindeki etkilerine dikkat çekti.
12punto
Yazar ve eğitimci Müslüm Kabadayı, bir süre önce edebiyattaki 40’ıncı yılını dostlarıyla ve bir kitapla kutladı. Sorularımızı yanıtlayan Kabadayı bu yılların kısa bir bilançosunu çıkardı.
- Türk edebiyatına giriş yapmanızdan bu yana 40 yıl geçmiş. Bunu bir kitapla da taçlandırdınız. Peki, 40 yıl önce nasıl bir Türk edebiyatına girmiştiniz? O giriş yaptığınız edebiyatı bugünden baktığınızda nasıl görüyorsunuz?
MÜSLÜM KABADAYI - Beni yazarak kendimi var etmeye, paylaşarak toplumla var olmaya ve zamanla emekçi sınıf-tabakalarla kaynaşarak sömürüye, ülkemizin emperyalizme bağımlılığına son vermek için mücadeleye hazırlayan ilk nüve Düziçi Köy Enstitüsü’nün devamı olan Düziçi İlköğretmen Okuluydu. 1970’li yılların ilk yarısında burada çıkan okul dergisinde şiir ve denemelerim yayınlanmıştı. Bunlar, doğal olarak ilk gençlik dönemimin acemiliğini, coşkusunu barındıran metinlerdi. Üniversite öğrenciliğimde de politik yazılar bunlara eklendi.
Esas sanatsal derinliği olan deneme ve öykülerim, 1986’da Ankara’da çıkan “Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk Sanat Kitabı”nda yayınlandığından, 2026’yı çalışmalarımı yakından takip eden dostlarımız “40. Sanat Yılı” olarak ilan ettiler. Ocak-Şubat ve Mart aylarında da “40. Sanat Yılı Armağan Kitap” hazırlığı tamamlandı. 11 Nisan’da Çankaya Belediyesi Yılmaz Güney Sahnesi’nde düzenlenen kutlama programında da bu kitap okurla buluştu. Öncelikle kitabın hazırlanmasında ve kutlama programının başarılı biçimde hayata geçirilmesinde katkıları bulunan düzenleme kurulundaki Zeki Güldü, Sadık Güvenç, H. Ozan Uyumlu, Zeynel Korkmaz ve Mustafa Akdağ arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Ayrıca kutlama programını işbirliği halinde hazırlayan Çankaya Belediyesi Kültür Sanat ve Sosyal İşler Müdürlüğü ile üyesi olduğum Eğitim Sen Ankara 2 Nolu Şube Yürütme Kuruluna da şükranlarımı sunuyorum. Ayrıca “40. Sanat Yılı Armağanı Eğitimden Yazına Bir Uzun Koşu Müslüm Kabadayı” kitabına yazıları, şiirleri, resimleri, karikatürleri ve fotoğraflarıyla katkıda bulunanların da emeklerine, yüreklerine sağlık diliyorum.
1986, 12 Eylül faşizminin toplumu baskıladığı, işçi ve emekçilerin sendikal-siyasal örgütlerinin kapalı olduğu bir yıldı. Böyle bir dönemde postmodernizmin edebiyata müdahil olduğu ve toplumcu damarı güçlü edebiyatımızın baltalanmak istendiği biliniyordu. Bunlara karşı savaş açan Yalçın Küçük Hocamızla, kentteşlik bağımızı da önde tutarak, görüşüyorduk. “Edebiyat ve Bilim” adlı kitabı, “Aydın Üzerine Tezler” kitabının yarattığı rüzgârı yeni bir tartışma fırtınasına dönüştürmüştü. Devrimciliğini koruyan sosyalistler kadar edebiyat ve bilimle ilgilenen, bu alanlarda yol almak isteyen genç kuşak da bu yapıttan oldukça etkileniyordu. Bir yanda Ahmet Altan’ların öne çıkarıldığı, insanı edebiyat ve sanatın odağından çıkaranlar burjuva kalemlerce pohpohlanırken, diğer yanda toplumcu edebiyat ve sanatı yeniden emekçi halkımızın gündemine taşımak için tüm zorluklara karşın mücadele edenler vardı.
KORKU İKLİMİNDE SANATLA DİRENİŞ
Böyle bir ortamda daha önce Ankara’da Nitelik Derleme çalışması yapan arkadaşlarla, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde okurken tanıştığım Tiyatro Bölümü öğrencilerinden Mustafa Yavaş aracılığıyla tanıştım. Gölbaşı’nda elektrik mühendisi arkadaşım Şemsettin Dertli’nin yanında proje çizmeyi öğrenerek geçimimi sağlamaya çalışırken, Ankara’da bu arkadaşlarla daha sık bir araya gelerek edebiyat dünyasına yeni bir toplumcu dergiyle girmenin hazırlıklarına başladık. Kıvılcım Vafi, Mustafa Yavaş, Murat Koçak, Mikail Erdil arkadaşlarımızla yürüttüğümüz çalışma kısa sürede on iki kişiye çıktı.
O dönemde buluştuğumuz ev toplantılarında tartıştığımız konuları, gündeme getirdiğimiz önerileri not tutmuş ve bunları yayınlamış olsaydık, hem dergicilik tarihimize hem de edebiyat dünyasına önemli bir katkıda bulunmuş olurduk. 12 Eylül faşist darbesinin yarattığı baskı ve korku atmosferi nedeniyle derginin teknik hazırlıklarına ilişkin bilgiler dışında hiçbir not tutmuyorduk. O dönemin atmosferini ortaya koyan bir boyut da bu. İşte bu ortamda Murat Belge ve şürekâsının hem edebiyatımızın çürütülmesinde hem de sosyalizmin tahrif edilerek genç kuşağın aklının bozulmasında öne çıkarıldığını görüyor, buna karşı verimli topraklarımızın meraklı, mücadeleci, dayanışmacı insanını şiir, öykü, deneme, eleştiri yazılarımızla gündeme taşımaya çalışıyorduk.
“Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk Sanat Kitabı”nı üç sayı çıkarmıştık 1986’da, aynı yıl Yalçın Küçük Hoca’nın “Küfür Romanları” yayınlanmıştı ve edebiyat dünyasında olduğu kadar siyasal alanda da çok yankı yaratmıştı. Aynı kitabın 2011 baskısında “Cumhuriyete Karşı Küfür Romanları” adıyla yayınlanan bu kitabın ilk baskısı için B. Sadık Albayrak dostumuz, “Sosyalizme Karşı Küfür Romanları” demişti. 1990’lı yıllarda Orhan Pamuk türü pohpohlanarak romanlar yazılmaya başlandı ve gerçekten de toplumun üretken-yaratıcı devinimini tarikat uyuşturucusuyla körelten, onları “sivil toplum örgütü” olarak işçi-emekçilerin önüne süren bir politikanın ürünleri 2000’li yıllarda alınmaya başlandı. Dini yayınların dinsel, mistik edebiyatın teşvik edilmesiyle cemaat yayınevleri ve okulları üzerinden çocuklara, gençlere empoze edildiği sürecin zirve yaptığı bir döneme girildi. Sanıyorum Yalçın Hoca bu dönemin Cumhuriyet’e saldırının da yoğunlaştığına dikkat çekmek için böyle bir ad değişikliğini yaptı.
“PİYASACI EDEBİYAT LEJYONERLERİ”NİN ABLUKASI
Türkiye sermaye sınıfının insanımızı “yurttaş” olmaktan tümüyle çıkartıp yeniden köleleştirme stratejisinin yaşamın her alanına nasıl yansıdığına dair çokça araştırma-inceleme makaleleri, kitapları yayınlandı. Edebiyat alanında Cengiz Gündoğdu, Nihat Ateş, Ahmet Yıldız, B. Sadık Albayrak ve Taylan Kara çok önemli yazılar kaleme aldılar ve kitaplar yayınladılar. Merak edenler araştırır, bunları okur, yararlanır. Bu kitaplarda gerçekçi edebiyatımızı bozmak amacıyla yazılan kitapları, oynatılan kalemleri deşifre eden çok önemli incelemeler var.
Taylan Kara’nın da dikkat çektiği ve beni en çok üzen bir olay da Hamdi Koç'un “Çıplak ve Yalnız” isimli Orhan Kemal karşıtı romanına Orhan Kemal ödülü verilmesidir. Toplumcu edebiyatımızın büyük yazarı Orhan Kemal’e karşı olan bu romana ödül verenler arasında Ahmet Telli, Feyza Hepçilingirler ve Tahsin Yücel’in bulunması ayrıca öğreticidir. “Sanat yapıtının biricikliği nedeniyle yarıştırılamayacağı” ilkemizden hareketle sanat-edebiyat yapıtına yarışmayla ödül verilmesine hep karşıyım, karşıyız. Dolayısıyla Orhan Kemal adına düzenlenecek bir ödül ancak “emek ödülü” olabilir. Bu bir yana, Hamdi Koç’a verilen ödül olayını, on yıl önce bir etkinliğimize katılan Nâzım Öğütçü Ağabey’e sormuştum. Kendisinin de buna karşı olduğunu ama jüride bulunmadığı için engelleyemediğini dile getirmişti. Bu durumun neden bizi derinden yaraladığını sanıyorum anlatabilmişimdir.
Ne yazık ki bu olay, tesadüfen, kazara yaşanan değil, bir olgudur. Sol, sosyalist bilinen gazetelerin kitap ekleri, toplumcu yazar ve şairler adına düzenlenen ödüller, kültür merkezlerinde öne çıkarılan kalemşorlar bu olguyu gözümüzün içine sokar hale getirmiştir. Ayrıntıya girmeden bu çürümeye sosyalist geçinenlerin nasıl yol verdiklerini, 2005’lerde Ankara’da, daha sonra İstanbul’da kimilerince göklere çıkarılan Efe Duyan ve şürekâsının yaptıklarını, o günlerde deşifre eden bizleri önemsemeyenlerin daha sonra yaşadıkları hayal kırıklığıyla somutlamakla yetineyim.
Truva atları her dönemde ortaya çıkmıştır, bundan sonra da çıkabilir. Hem 12 Eylül faşizminin insanımızı köleleştirmek için yaptığı baskılara, işkencelere karşı insanlık onurunu ve aklını korumak için yürüttüğümüz siyasal mücadeleyi edebiyatla da zenginleştirmek amacıyla yaptığımız açılımları da engellemek isteyen Truva atlarıyla daha çok karşılaştığımızın altını çizmek isterim. Bugün edebiyat alanında örgütlü sendikaların, derneklerin toplumda etkisinin, üyeleri arasında saygınlığının olmamasının temel nedeni budur. Yani “piyasacı edebiyat lejyonerleri”nin ablukasını dağıtmadan gerçekçi, toplumcu edebiyatımızın işçi ve emekçiler arasında etkin hale gelmesini sağlamak mümkün değildir.
- Bugün Türk edebiyatı sizce nerede ve ne durumda? Fazlası veya eksiği neler, bunlar size nasıl görünüyor?
MÜSLÜM KABADAYI - Sovyetler Birliği’nin çözülüp yıkılmasının üzerinden 35 yıl geçti. Merak ettiği şeyler için mücadele eden, sevdiği insanlar ve kurmak istediği şeyler için ölümü göze alan insan türünün sönümlendiği bir dünyada edebiyat, postmodernizmin etkisinde kaldı.
12 Eylül faşizmiyle büyük darbe yiyen Türkiye işçi sınıfı ve onun siyasi-düşünsel-sanatsal öncüleri karınca kararınca mücadelelerini sürdürürken on yıl sonra bir de mevcut sosyalist sistemin çözülüp yıkılmasıyla büyük bir moral darbeyle karşılaştılar. “Umutsuzluk” hem sermaye diktatörlüğü hem de likidatörler tarafından pompalandı. Bu, edebiyat-sanat alanına da doğrudan yansıdı. Toplumsal sorunları, emek-sermaye çatışmasının hayata yansımalarını, doğanın tahribatını, savaş-katliam ve geçim sorunları nedeniyle gerçekleşen zorunlu göçlerin dramlarını, arayışlarını konu edinen güçlü romanlar, öyküler yazılsa bile bunları basıp dağıtacak yayınevleri bulunmaz oldu.
Türkiye burjuvazisi SEKA başta olmak üzere topum için kâğıt üreten kamu kuruluşlarını kapattı. Her alandaki özelleştirme furyasına, ithalat politikası da eklenince yayınevleri satamayacağı kitapları basmaz oldu. Böylece şiir kitapları başta olmak üzere bazı tür ve içerikteki kitapların basım sayısı giderek azaldı. Bir de parası olan herkesin şiir başta olmak üzere yazdığı her şeyi kitaplaştırıp bastırmaya yönelmesiyle edebiyat dünyasında nitelik düşmesi de hızlandı. Son yıllarda, kentlerin hafıza merkezlerinden biri olan kitabevleri başta olmak üzere yayınevleri de kapanmaya başladı. Banka sermayesinin, tekellerin kurduğu yayınevleri piyasaya hâkim olduğundan dağıtım yapan yayınevlerinin sayısı da azaldı.
TOPLUMSAL HAFIZANIN İMHASI
Bugün edebiyat yapıtlarının basım ve yayını önemli bir sorun olduğu gibi bunların geniş kitlelere ulaştırılması da ayrıca güçleşti. İyi ki son yıllarda internetten kitap satışı yapan siteler devreye girdi de hem yeni kitapların hem de eski kitapların okurun eline geçmesi kolaylaştı. Ancak, eskiden her semtte var olan kitabevleri kapandığı gibi büyük kitabevlerinin kent merkezlerindeki yerlerinde de yeller esmeye başladı. Türkiye kapitalizminin toplumsal kültürün Cumhuriyet döneminde oluşturduğu atmosferi de ortadan kaldırmayı hedeflediğini, Ankara’nın kalbi Kızılay’daki Turhan Kitabevi’nin kapatılmasıyla çok açık biçimde gördük. Bu olgu, toplumsal hafızanın da yok edilmesini hedefleyen sermaye düzeninin, insanları hafızasız-değersiz bırakmanın, böylece sürüleştirmenin fotoğrafını vermektedir. İşte böyle bir ortamda basılan kitapların çoğunluğu da bireyin iç dünyasını, yalnızlığını, yabancılaşmasını, kimlik sorunlarını, kent yaşamının oluşturduğu atmosferi anlatan yapıtlardır.
1990’lı yıllara kadar edebiyatımızda şiir kitapları hep öndeydi. Son otuz yılda, popüler şairler dışında yayınevleri şiir kitaplarını basmaz oldu. Dijitalleşmenin yoğunlaşmasıyla birlikte internet ortamında, sosyal medyada furya halinde şiirler yayınlanmaya başlandı. Hatta, başka şairlere ait şiirleri (tahrif de ederek) kendi şiiriymiş gibi sosyal medyada paylaşanlar çoğaldı. Edebiyat dünyasında ayrıca bir yozlaşma, çürümeye yol açan bir durum ortaya çıktı. Bu yetmiyormuş gibi son yıllarda yapay zekânın her alanda kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte birçok yazılı anlatım yapay zekâyla yapıldığı gibi, edebi yapıtlar da yapay zekâyla yazılmaya başlandı.
Teknolojinin insanın gelişimine katkısı kadar, hem bağımlılık oluşturması hem de nöronları ve snapsları köreltmesi nedeniyle sadece edebiyat-sanat alanında değil, insanlığın geleceğini tehdit eden ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Buna karşı gerçekçi, toplumcu edebiyat-sanat alanında yapılan yayınlara ve çalışmalara baktığımızda devasa sorunları, olay ve olguları işleyen yapıtların yeterince üretilemediğini, üretilenlerin de gerek kitapların fiyatlarının yüksekliği gerekse okura ulaşma kanallarının darlığı nedeniyle hedefine ulaşmadığını görüyoruz. Yazılama, Evrensel (2017’de sermaye düzeninin zorla el koyması üzerine) ve onun devamı olan Kor, Manos Yayınevleri yanında Öteki, Doruk, Ürün, Ekinsanat, İzan, Klaros gibi yayınevleri gerçekçi, toplumcu kitapları yayınlamaya çalışıyorlar. Bunların yayınlarının da nitelik bakımından eleştiri süzgecinden geçirilmesi gerekiyor. Ayrıca dağıtım konusunda ciddi sorun yaşandığı için artık kitap fuarları da kitapların okurla buluşmasına yeterince yanıt üretmiyor; sınırlı da olsa yayınevleri, şair-yazar toplulukları, dernekler bazı kafelerde, kültür merkezlerinde etkinlikler düzenliyor.
Yeni kuşağa ulaşmanın yollarından biri okullarda söyleşi ve imza günleri düzenlemek oluyor. 30 yıldır çalıştığım okullarda bunu gerçekleştiriyorum. Sadık Güvenç, H. Ozan Uyumlu arkadaşlarım da yapıyorlar. Başka kentlerde, özellikle özel okullarda popüler şair-yazarlarla bu tür çalışmaların yapıldığını biliyoruz. Ülkedeki yayın dünyasının kapasitesine baktığımızda bu çabalar devede kulak kalıyor açıkçası.
- Cumhuriyet tarihimiz boyunca, Türk edebiyatıyla Türkiye'deki ilerici, sosyalist hareket hep bir biçimde iç içe olmuştu. Bu iç içelik son yıllarda kırılmış gibi mi görünüyor? Siz nasıl görüyorsunuz? İlerici, sosyalist genç kuşağın sizce bu edebiyat içinde ne gibi sorunları, tuzakları veya kolaylıkları var?
MÜSLÜM KABADAYI - Bir önceki soruya verdiğim yanıtta dikkat çektiğim sorunlar ve olanaklar üzerinden açıklık getirmeye çalışayım. “Cumhuriyet Dönemi” olarak adlandırdığımız süreç kendi içinde dalgalı olmakla birlikte “Yağma ve Yıkım Düzeni” olarak adlandırdığım 2001 kriziyle uygulamaya konulan sermaye birikim rejimiyle yeni bir aşamaya geçildiğinin, bunun da 2003’te iktidara getirilen AKP’nin ve ardından 2017’de hayata geçirilen “Cumhurbaşkanlığı sistemi”nin her şeyi alt üst ettiğinin altını çizmek isterim.
POSTMODERN ÇÜRÜME ÇOK HIZLANDI
Son 25 yılda, soruda altı çizilen “Cumhuriyet tarihimiz boyunca, Türk edebiyatıyla Türkiye'deki ilerici, sosyalist hareket hep bir biçimde iç içe olma” durumunu ortadan kaldırmak için yoğun saldırılar yapıldı. Ekonomik olarak sosyalist hareketin beslenme kanallarını çökertmekten toplumsal dayanışma bilincini ve maddi dayanaklarını yok etmeye yönelik bu saldırılar karşısında direniş cephesini oluşturmak için mücadele edenler bugüne kadar sol-sosyalist kültürün toplumsal ağırlığını yitirmesinin belli oranda önüne geçtiler. Ancak, AB ve CİA fonlarıyla beslenip sol-sosyalist çevrelerin içinde, etki alanında kafa bulandıranlar başta olmak üzere sınıf kültüründen uzaklaşıp postmodern anlatının etkisine girenler sayesinde çürüme çok hızlandı. Yayın dünyasındaki Can, Everest vd. yayınevlerinin yayın politikalarında ve uygulamalarında yaşanan insan emeğini hiçe saymaya yönelik olayların kamuoyuna yansıyanlarına bakmak bile bunun için yeterli. Telif haklarıyla ilgili yaşanan haksızlıklar, editörlerin kamerayla takibi, lağım sularının bastığı izbe yerlerde çalıştırma gibi…
Diyalektik ve tarihsel yöntemle toplumsal biçimleri, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, bir bütün olarak dönemlerin ekonomi politiğini edebi anlatımla ortaya koyan yapıtlar son yıllarda yayınlanmaz oldu. Emperyalist-kapitalist sistemin Anadolu’ya nasıl girdiğini, toplumsal dayanışmayı nasıl çökerttiğini ve buna karşı çıkrıklarını ortaklaştırarak üretim ve bölüşümde eşitliği amaçlayan uygulama arayışlarını konu edinen Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca” romanı gibi 12 Eylül Askeri Darbesinin niçin yapıldığını son 45 yılda ülkemizde meydana gelen özelleştirmeler, kaynakların emperyalist devletlere ve Kazdağları’ndaki ve İliç’teki altın madeninin yağmalanmasında görüldüğü üzere uluslararası şirketlere aktarılmasının yol açtığı doğa ve emek sömürüsünü konu edinen kaç roman yayınlandığına bakmamız bile sosyalist edebiyatımızın gerilemesini göstermek bakımından yeterlidir. Yakınlarda sonlanan Doruk Madencilik’te çalışıp maaşlarını, tazminatlarını aylardır alamayan işçilerin Bağımsız Maden-İş Sendikası öncülüğünde 17 gün boyunca ortaya koydukları direnişin ekonomi politiğini ortaya koyan hikâyeler, romanlar, destansı şiirler yazılması gerekiyor. Bunların hızla yayınlanarak Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin gündemine taşınmasıyla edebiyat-politika ilişkisi sosyalist anlamda yeniden kurulacak, böylece toplumsal bir dinamizm kazanılacaktır. Yoksa, 2026 1 Mayıs’ında da gördüğümüz gibi sendikalar, odalar, dernekler ve siyasal partiler üzerinden işçi ve emekçilerin parçalanmışlığı, sermaye sınıfının hegemonyasını sarsacak, sömürü düzenini yıkacak bir ortak mücadeleye dönüşmeyecek. İdeolojik-politik mücadelenin geniş kitlelerde karşılık bulmasını sağlayan en etkili araçlardan biridir devrimci, sosyalist sanat ve edebiyat.
DİJİTALLEŞME, TİCARİLEŞTİRME VE DİNSELLEŞTİRME
Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Ahmed Arif, Enver Gökçe vd. sosyalist şair-yazarların edebiyat alanında yarattıkları güç hâlâ etkisini sürdürüyor olsa da, dijitalleşmenin etkisinde çok yoğun biçimde kalan yeni kuşağı kazanmaya yetmiyor. Dolayısıyla bu kuşağın toplumsal uyanışa, sınıfsal mücadeleye, devrimci duruşa kazanılmasını sağlayacak dijital ortama hitap eden edebiyat ve sanat çalışmaları yapmayı gerekli kılıyor. Kimi sosyalist gençlik örgütleri, devrimci grupların düşüncelerini yaymak, eylemlerini duyurmak için hareketli anlatılara başvurduklarını, gençlerle bağ kurduklarını bildiğimizden, bunun edebi türler bakımından gerçekleştirilmesinin olanakları zorlanmalıdır.
Genç kuşağın edebiyat ve dünyasına ilgili hale gelmesinde okul ortamı çok etkili olmuştur. Eğitimi ticarileştirme ve dinselleştirme stratejisini 2005 Müfredat Programıyla bir saldırıya dönüştüren sermaye sınıfına karşı, o dönemde Yurtsever Eğitim Emekçileri İnisiyatifi olarak kendisi de eğitimci olan Av. Esmani Kırmızı’nın hukuki desteğiyle Danıştay’a dava açan tek yapıydık ne yazık ki. Konuyla ilgili sendikalar, dernekler AB rüzgârının etkisindeydiler, böylesine hayati önemdeki saldırının neleri amaçlandığının farkında değillerdi veya mücadele etmek istemediler. 2006’da bu müfredatın önemli bir kısmını Danıştay iptal etti ama MEB, ufak tefek değişiklerle yeniden hayata geçirdi.
Yine üzülerek belirtiyorum ki o zamanın sendikalarına, odalarına, derneklerine, hatta siyasal partilerine egemen olanlar uygulamanın vahametinin farkında olmadıkları için başlattığımız mücadelede bizi yalnız bıraktılar. 20 yıl sonra Türkiye’deki eğitimin getirildiği duruma bakmak, sanırım ne demek istediğimi çok açık biçimde gösteriyor.
Bugün okullara egemen olan tarikat ve cemaatler gençliği kuşatıyor. Dolayısıyla ilerici, devrimci, sosyalist görüşteki öğretmenlerin öğrencilerini bırakalım politik, bilimsel bilgi bakımından etkilemekte bile zorlanıyorlar. “Laiklik Meclisi” gibi çalışmaların bu büyük tehlike karşısında 20 yıl önce başlatılması gerekiyordu. Ne yazık ki treni kaçırmak, bizim cenahta sık karşılaştığımız bir tablo.
Bütün bu olumsuzluklara karşın, gençliğin dinamizmi, arayışı, baskı ve sömürüye karşı duruşu engellenemediğinden MESEM öğrencileri başta olmak üzere çalışan gençliğin edebiyat-sanatla buluşturulmasını sağlamalıyız. Edebi yapıtlar yanında en çok müzikle ilgisi olan gençlerle oluşturulacak topluluklar yol açıcı olacaktır.
SORULAR: OSMAN ÇUTSAY