Sandık Berlin’de değil de Ankara’da kuruldu sanki: Türk kökenli seçmen neyi kutluyor?

Berlin’de Sol Parti’yi seçim zaferine taşıyan Türk kökenli Elif Eralp’in yükselişi, Almanya’daki Türk seçmenin siyasi tercihlerindeki kimlik boyutunu yeniden gündeme getirdi. 12punto’dan Işın Ertürk, hukukçu Özgür Dobruca ile “bizden biri” yaklaşımından parti programlarına, Atatürk ve 1915 tartışmalarından Kıbrıs ve Filistin politikasına, konut krizinden ekonomik sorunlara uzanan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi.

12punto

IŞIN ERTÜRK

Berlin’de Sol Parti’yi tarihi bir seçim zaferine taşıyan Elif Eralp’in başarısı Almanya’daki Türkiye kökenliler arasında öyle bir sevinç yarattı ki sormadan edemiyoruz: Seçmen neyi kutluyor? Sandıkta desteklediği partilerin Cumhuriyet devrimlerine karşı hamlelerini, Ermeni meselesi, Kıbrıs ve PKK konusundaki tutumlarını, kira ve geçim politikalarını ne kadar biliyor?

Alt tarafı Almanya’nın bir eyaletinde seçim yapıldı. Ama seçim gecesinden sonra ortaya çıkan manzaraya bakınca sandık sanki Berlin’de değil de Ankara kurulmuş. Elif Eralp’in liderliğindeki Sol Parti seçimlerin açık ara birinci partisi oldu. Eralp şimdi Berlin hükümetini kurmak için Yeşiller ve SPD ile görüşmelerin merkezindeki isim. Ancak henüz Berlin Eyalet Başbakanı değil. Sol Parti, Birlik'90 / Yeşiller ve Almanya sosyal Demokrat Parti (SPD) ile sondaj görüşmelerine başlama kararı aldı. Koalisyonun kurulup kurulamayacağı henüz belli değil.

Buna rağmen Elif Eralp’in başarısı, Almanya’daki Türkiye kökenliler arasında büyük bir coşkuyla karşılandı. Sosyal medyadaki kutlamalara bakıldığında Eralp’in Berlin’de bir Alman partisinin eyalet başbakanlığına aday olduğu gerçeği zaman zaman arka plana düştü. Türkçe bir isim zirveye yürüyordu ya o yeterdi bize. “Bizden biri” kazanmıştı ne de olsa.

İşte tam da o iki kelimenin peşine düşüyoruz bu kez: “Bizden biri.”

İyi de kim bizden biri? Adı Elif olduğu için mi? Ailesi Türkiye’den geldiği için mi? Türkçe konuştuğu için mi? Yoksa savunduğu siyaset bizim hayatımıza, beklentilerimize ve çıkarlarımıza karşılık geldiği için mi? Hangisi? Türk kökenli bir siyasetçi yükseldiğinde göğüsler önce şöyle iyice bir kabarıyor ardından partisinin 1915, Kıbrıs, PKK, İsrail-Filistin ya da başka bir başlıktaki politikasıyla karşılaşıldığında bu kez şaşkınlık başlıyor, sonra da ihanete uğramış eş misali küskünlük.

Peki gerçekten de o seçimi kazanan siyasetçi mi değişti? Tabii ki hayır. Parti programını hiç okumadan bir isme, bir kökene dört kuşak olmuş hâlâ beklenti yükleyen seçmenin bakışı bir türlü değişmedi. O kadar.

ATATÜRK İÇİN SOKAĞA ÇIKAN SEÇMEN SANDIKTA KİME OY ATIYOR?

Bu soruyu sormadan geçmek olmaz. Stuttgart'taki Atatürk Operası tartışmalarını hatırlatalım: Mustafa Kemal Atatürk’ün otoriterlik, milliyetçilik, şiddet ve tarihsel suçlar ekseninde ele alınacağı yönündeki açıklamalar üzerine Stuttgart ve çevresindeki Türkiye kökenli kuruluşlardan sert itirazlar yükselmişti. Türk hukukçu Özgür Dobruca da opera yönetimine ağır tarihsel değerlendirmelerin hangi bilimsel kaynaklara dayandırıldığını sormuştu.

Atatürk ve Cumhuriyet söz konusu olduğunda sokağa çıkan, bildiri yayımlayan, opera yönetimine itiraz eden Türk toplumu, sandığa gittiğinde desteklediği siyasetçinin ve partisinin aynı tarihsel meselelerde nerede durduğunu biliyor mu, hayırsa neden bilmiyor ve bilmeden neyi seçiyor?

Partiyi mi, programı mı ya da sadece "Türk adını" mı?

TERSİNE "ROBİN HOOD": FAKİRDEN AL ZENGİNE VER

Bir de işin Berlin’deki konut krizi tarafı var. Elif Eralp’in ve Sol Parti’nin en önemli taleplerinden biri büyük, kâr odaklı konut şirketlerinin konut stoklarının toplumsallaştırılması. Eralp seçimden sonra da bu konuda geri adım atmayacağını söyledi. 2021’de Berlin’de yapılan halk oylamasında çoğunluk bu yönde oy kullanmıştı. İlk bakışta kulağa basit geliyor: Emlak devlerinden al, kiracıyı koru. Ama Berlin Sayıştayı hesap makinesini masaya koyunca hikâye biraz karışıyor. Sayıştayın modelinde yaklaşık 240 bin konut ve 8, 11, 29 ve 36 milyar avroluk farklı tazminat senaryoları incelendi. Sayıştay, toplumsallaştırmanın Berlin bütçesi ve kiracılar açısından ciddi mali riskler taşıyabileceği sonucuna vardı. Berlin Senatosu'nun daha eski hesaplarında ise piyasa değerine dayalı tazminat için yaklaşık 29 ila 39 milyar avro aralığı bulunuyordu.

İşte Robin Hood’un oku tam burada yön değiştiriyor. Dev emlak şirketlerinin elindeki konutları kamuya geçirmek için onlara milyarlarca avro ödenecekse şu soru kaçınılmaz: Yoksulu “koruma” vaadiyle zengine kaç milyar ödenebilir? Daha da önemlisi, Berlin’in böyle devasa bir finansman gücü harekete geçirilebiliyorsa neden aynı para yeni sosyal ve uygun fiyatlı konutlar üretmek için kullanılmasın? Konutların sahibi değiştiğinde Berlin’e tek bir yeni daire eklenmiyor.

Özgür Dobruca da röportajda tam buraya parmak basıyor: “Konutların mülkiyetinin değişmesi tek başına yeni bir daire üretmez.”

BU KEZ SEÇMEN SORGULANIYOR

Bu röportajın derdi Elif Eralp’i mahkûm etmek ya da Türkiye kökenli bir siyasetçiden Türkiye’nin bütün siyasi ve tarihsel hassasiyetlerini taşımasını istemek değil. Tam tersine. 65 yıllık göç geçmişinden sonra seçmenin hâlâ Türkçe bir ismi siyasi programın önüne koyup koymadığı.

Az sonra okuyacağınız söyleşide Özgür Dobruca çok net söylüyor: “Türkçe bir ad, belirli bir parti programının veya belirli bir tarih yorumunun garantisi değildir.” Bir başka yerde daha da can alıcı bir cümle kuruyor: “Bazen değişen siyasetçi değil, bizim onun hakkında kurduğumuz hayaldir.”

Türkiye kökenli seçmeni bu kez çalışmalarını Almanya'da sürdüren hukukçu Özgür Dobruca ile masaya yatırdık. Stuttgart’taki Atatürk Operası tartışmasında opera yönetimine hukuki itirazlarını ileten Dobruca’ya Berlin seçimlerinden kimlik siyasetine, 1915 kararından İsrail-Filistin politikasına, Türkçe seçim kampanyalarından milyarlarca avroluk konut toplumsallaştırmasına kadar uzanan soruları yönelttik. Dobruca hesabı yalnızca siyasetçiye kesmiyor. Seçmenin de kendi tercihine dönüp bakması gerektiğini söylüyor.

Sırada sorular ve yanıtlar var.

"BAŞARI 'GÖRÜNÜRLÜK' FIRSATI OLARAK ALGILANIYOR"

-Elif Eralp’in Sol Parti’si Berlin seçimlerini birinci parti olarak tamamladı. Eyalet Başbakanı olmaya aday Eralp’e sosyal medyada Türkiye kökenlilerden adeta tebrik yağdı. Ancak hukukçu kökenli sol siyasetçinin önündeki olası hükümet formülü Sol Parti-Birlik’90/Yeşiller-Almanya Sosyal Demokrat Parti SPD.

Diğer seçenek de Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU)-Yeşiller-SPD. Yani konu Elif Eralp ve Sol Parti değil. Berlin’i yönetmeye talip dört partiden söz ediyoruz. Sol Parti 1915’teki olayları açıkça “Ermeni soykırımı” olarak tanımlıyor. Almanya’daki PKK yasağının kaldırılmasını da net bir şekilde talep ediyor. Parti belgelerinde Kıbrıs’taki Türk askerleri için “işgal birlikleri” ifadesi dikkat çekiyor, aynı belgede çekilmeleri talebi de var. Ayrıca... SPD, Yeşiller ve CDU/CSU da 2016’daki Ermeni meselesi ile ilgili “soykırım” kararının ortak sahipleri.

Türkiye kökenli seçmenin bütün bunlar ilgi alanında mı? Elif Eralp’e sizce bugün hangi sorular doğrudan sorulmalı? Eralp’in partisinin bu politikaları karşısındaki kişisel pozisyonunu açıklığa kavuşturmasını Türkiye kökenli seçmen beklemekte haksız mı?

ÖZGÜR DOBRUCA - Elbette haklı. Bir seçmenin, desteklemeyi düşündüğü siyasetçinin hem kendi görüşlerini hem de partisinin temel politikalarıyla ilişkisini öğrenmek istemesinden daha doğal bir şey olamaz. Elif Eralp’e 1915 olayları, Kıbrıs, PKK yasağı ve Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkiler hakkında açık sorular sorulabilir. “Partinizin bu konudaki tutumuna katılıyor musunuz? Katılmadığınız noktalar varsa bunları parti içinde dile getirdiniz mi? Seçildiğinizde bu konularda nasıl davranacaksınız?” diye sorulmalıdır. Bu soruların amacı bir siyasetçiyi kökeni nedeniyle sorguya çekmek değil, seçmenin hangi siyasi çizgiye destek verdiğini anlamasıdır.

Burada iki taraflı bir beklenti sorunu görüyorum. Almanya’daki Türk toplumu, doktorlarıyla, hukukçularıyla, sanatçılarıyla, girişimcileriyle ve sporcularıyla gurur duyuyor. Ancak bir kişi eyalet başbakanlığına aday olduğunda, milletvekili veya belediye başkanı olduğunda çok daha güçlü bir duygu ortaya çıkıyor. İnsanlar onun başarısını kendi görünürlükleri olarak algılıyor kendilerine güvenebilecekleri bir rol model, belki de seslerini duyuracak bir temsilci bulduklarını düşünüyor. Bu duyguyu anlayabiliyorum. Göç geçmişi olan bir toplum için böylesi bir başarı önemli bir semboldür.

Fakat siyasetçinin adı ve ailesinin kökeni, savunduğu politikaların yerini tutamaz. İlk sevinç sırasında adayın geçmişte ne söylediği, hangi girişimleri desteklediği ve partisinin hangi kararların arkasında durduğu yeterince incelenmeyebiliyor. Sonra bir açıklama geldiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Oysa yapılması gereken, kişiyi önce kahraman ilan edip ardından bir görüş ayrılığında “hain” olarak damgalamak değildir. Ben daha mesafeli ve çok yönlü bakılmasını savunuyorum: Siyasetçinin sözlerine, parti programına, somut çalışmalarına ve seçmen karşısındaki açıklığına birlikte bakmalıyız. Ayrıca Almanya’daki Türklerin çıkarları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika konumlarını her başlıkta aynı şey saymamalıyız. Bir siyasetçinin iki alandaki tutumu da ayrı ayrı sorulabilir.

“BİZDEN BİRİ” YETMİYOR

- Stuttgart’taki tartışmalı ve protestoların gölgesindeki Atatürk operası daha librettosu tamamlanmadan büyük tepki yaramıştı. Atatürk’ün otoriterlik, milliyetçilik, şiddet ve tarihsel suçlar ekseninde ele alınmasına karşı Stuttgart ve çevresinden başlayarak Almanya’nın farklı kentlerindeki Türkiye kökenli sivil toplum kuruluşlarından itirazlar yükseldi. Üstelik tepki tek bir siyasi çevreden gelmedi, farklı görüşlerden kuruluşlar aynı itirazda buluştu. Siz de opera yönetimine hukuki itirazda bulunarak bu ağır tarihsel değerlendirmelerin hangi bilimsel kaynaklara dayandığını sordunuz. Atatürk ve devrimleri için sokağa çıkan, bildiri yayımlayan, opera yönetimine itiraz eden bir toplum, sandıkta desteklediği Türkiye kökenli siyasetçinin Atatürk’e, 1915’e, Kıbrıs’a veya Kürt meselesine nasıl baktığını bilmiyorsa burada nasıl bir çelişki var? “Bizden biri” diye gurur duyduğu siyasetçinin gerçekte hangi siyaseti temsil ettiğini sormayı neden unutuyor ya da umursamıyor mu?

ÖZGÜR DOBRUCA - Atatürk’e veya Cumhuriyet tarihine ilişkin bir eserde ağır değerlendirmeler yapıldığında hangi kaynaklara dayanıldığını sormak son derece meşrudur. Benim opera yönetimine yönelttiğim itirazın özü de buydu: Kamuya sunulan tarihsel iddiaların dayanakları açıklanmalı, eleştiriler ciddiyetle karşılanmalıdır. Fakat aynı insanlar sandık başına giderken destekledikleri adayın Atatürk, 1915, Kıbrıs veya Kürt meselesi hakkındaki görüşlerini hiç araştırmıyorsa, kendi siyasi ölçütlerini tutarlı biçimde uygulamıyor demektir.

Bence bunun bir nedeni, olaylara verdiğimiz tepkilerin farklı işlemesidir. Bir opera afişi, bir açıklama veya bir protesto çağrısı gözümüzün önündedir hemen duygusal karşılık bulur. Parti programı ise uzun bir metindir. Adayın geçmiş konuşmalarını, parti içindeki tutumunu ve kararların nasıl alındığını araştırmak emek ister. Açık konuşayım: Toplumumuzun bir kesiminde yeterince okumama, soru sormaktan çekinme ve tanınan kişilerin sözlerini eleştirel biçimde incelememe sorunu var. Bunu söylemekten memnuniyet duymuyorum fakat kendi eksiklerimizi konuşmadan daha bilinçli bir siyasi tavır geliştiremeyiz. Sorgulamanın saygısızlık sayıldığı ortamlarda, en çok da siyasetçiler hakkında soru sorma alışkanlığı zayıflıyor.

Buradan “Atatürk konusunda aynı düşünen herkese oy verilmelidir” sonucu çıkarmıyorum. Seçmenin farklı öncelikleri olabilir. Ancak önceliği gerçekten buysa adayına sormalı, önceliği kira ve iş güvencesiyse onları sormalıdır. Her iki durumda da “bizden biri” duygusu soru sormanın yerine geçmemelidir. Bir siyasetçiye saygı göstermek, onu sorgulamadan izlemek anlamına gelmez.

TÜRK SİYASETÇİ PARTİYİ DEĞİŞTİRİR Mİ?

2016 kararı, farklı büyük partilerin bu meselede birbirine yakın bir tutum alabildiğini açık biçimde gösterdi. Dolayısıyla seçmen, “Benim desteklediğim partide Türkiye kökenli bir siyasetçi var o halde parti Türkiye hakkındaki görüşlerini değiştirecektir” varsayımıyla hareket etmemelidir. Bir milletvekili bir partinin içinde çalışır, ama parti grubunun kararları, siyasi öncelikleri ve uzun yıllar içinde oluşmuş görüşleri vardır. Tek bir kişinin bunları kısa sürede değiştireceğini beklemek gerçekçi değildir.

Bununla birlikte Türkiye kökenli siyasetçileri sırf parti kararlarını taşıyan, hiçbir etkisi olmayan kişiler olarak görmek de doğru olmaz. Parti içinde itiraz edebilirler, eksik buldukları noktaları gündeme getirebilirler, tarihsel konularda daha dikkatli bir dil isteyebilirler ve farklı toplum kesimleri arasında görüşme zemini kurabilirler. Asıl soru, bu imkânı kullanıp kullanmadıklarıdır. Seçmen bunu yalnızca son oylama sonucundan değil, siyasetçinin önceki açıklamalarından, girişimlerinden ve seçmenle kurduğu açık ilişkiden anlayabilir.

Ben bu konuda iki aşırı tepkiye de mesafeliyim. Bir siyasetçiyi Türkçe adı nedeniyle kendiliğinden Türkiye’nin savunucusu saymak yanlış. Aynı kişiyi partisinin her kararından dolayı bir anda “hain” ilan etmek de yanlış. Kişinin bir karardaki tutumunu açıkça eleştirebiliriz, aynı kişinin Almanya’daki göçmenlerin eğitimi, ayrımcılıkla mücadele veya barınma sorunları için yaptığı yararlı çalışmaları da görebiliriz. Siyaset böyle değerlendirilmelidir: Beklentimizi açıkça ortaya koyarak, somut davranışları izleyerek ve gerektiğinde gerekçeli biçimde karşı çıkarak.

FİLİSTİN HASSASİYETİ SANDIKTA NASIL KARŞILIK BULUYOR?

- İsrail-Filistin meselesi bugün aynı soruyu başka bir alanda önümüze bırakıyor. Alman partilerinin İsrail’e silah ihracatına ilişkin politikaları da adayın Türk ismine bakıp oy veren Türkiye kökenli seçmenin desteğini ister istemez alıyor. Filistin konusunda hassas olduğunu söyleyen Türkiye kökenli bir seçmen, oy verdiği partinin İsrail ve Filistin politikasını bilmiyorsa bu hassasiyetin sandıkta karşılığı nedir? Bir seçmenin savunduğu değerlerle oy verdiği partinin İsrail-Filistin ve silah ihracatı politikası arasındaki mesafe ne zaman siyasi bir çelişkiye dönüşür?

ÖZGÜR DOBRUCA - Filistin konusunda duyarlılık yalnızca sosyal medyada paylaşılan mesajlardan veya mitinglerde söylenen sözlerden ibaret kalmamalı. Bir seçmen için bu konu belirleyiciyse desteklediği partinin sivillerin korunması, insani yardım, uluslararası hukuk ve silah ihracatı hakkında ne söylediğine bakmalıdır. Adayına da şu soruları yöneltmelidir: “Partinizin tutumuna katılıyor musunuz? Sivillerin yaşamını korumak için hangi somut adımları destekliyorsunuz? Silah ihracatı kararları hakkında görüşünüz nedir?” Bir adayın Türkçe konuşması veya Türkiye kökenli olması, bu soruların hiçbirine cevap oluşturmaz.

Burada elbette siyasi yetki ayrımına da dikkat etmek gerekir. Berlin Eyalet Parlamentosu’na aday olan bir kişinin federal hükümetin silah ihracatı kararını tek başına vermesi mümkün değildir. Buna rağmen partisinin federal politikası hakkında görüş bildirmesi, parti içindeki tartışmalara katılması ve kendi ilkelerini açıklaması beklenebilir. Seçmenden de bir eyalet adayına, yetkisi bulunmayan her federal kararın doğrudan sorumluluğunu yüklemesini istemem. Fakat adayın açık bir görüşü varsa bunu bilmek seçmenin hakkıdır.

Siyasi çelişki, seçmen kendi açısından çok önemli saydığı bir ilkeyle partisinin politikasının uyuşmadığını öğrendiği ve buna rağmen bu farkı hiç değerlendirmeden yalnızca adayın kimliğine göre oy verdiği noktada belirginleşir. İnsan başka gerekçelerle yine aynı adayı destekleyebilir siyaset birçok önceliğin birlikte tartılmasıdır. Yeter ki bunu bilinçli yapsın. Benim itirazım farklı görüşteki seçmene değil, siyasi kararın içeriğini bir isme veya aidiyet duygusuna teslim etmemizedir.

- Türkiye kökenli bir siyasetçi seçildiğinde insanlarımız seviniyor. Sonra aynı siyasetçi partisinin politikasını savunduğunda hayal kırıklığına uğruyor.”. Ama parti programları zaten seçimlerden önce de ortada değil mi? Bu durumda seçimden sonraki hayal kırıklığı ne derece siyasetçiye yöneltilebilir? Siyasetçi mi değişmiştir gerçekten yoksa seçmen başta odağına almak zorunda olduğu yerden mi ders almıştır?

"SİYASİ DÜRÜSTLÜK ŞART"

ÖZGÜR DOBRUCA - Her olayda aynı cevabı veremeyiz. Siyasetçi seçimden önce savunduğu görüşleri açıkça anlatmış, partisinin programı da ortadaysa, sonradan yalnızca o çizgiyi sürdürdüğü için bütün sorumluluğu ona yükleyemeyiz. Bu durumda seçmenin de “Ben adaya ve partiye hangi beklentiyle yaklaştım, hangi bilgileri öğrenmeden destek verdim?” diye sorması gerekir. Bazen değişen siyasetçi değil, bizim onun hakkında kurduğumuz hayaldir.

Özellikle Almanya’daki Türk toplumunda yüksek görünürlüğe ulaşmış Türkiye kökenli kişilere güçlü bir yakınlık duyulabiliyor. Spor dünyasında da bunu görüyoruz: Başarılı bir oyuncu yalnızca kendi başarısıyla değil, toplumun kendisini onun başarısında görmesiyle de karşılanıyor. Siyasette bu duygu daha karmaşık hâle geliyor. Çünkü bir siyasetçinin başarısı ile seçmenin onun bütün görüşlerini paylaşması aynı şey değildir. Onun yükselmesine sevinmek mümkündür politikalarını ayrıca değerlendirmek gerekir.

Diğer yandan siyasetçi seçim kampanyasında özellikle belirli bir topluma seslenip onların beklentilerinden yararlanmışsa, “Programım internette vardı, okumalıydınız” diyerek bütün sorumluluktan kurtulamaz. Siyasi dürüstlük, seçmenin önem verdiği konularda anlaşılır biçimde konuşmayı da gerektirir. Dolayısıyla sorumluluk iki tarafa da düşüyor: Seçmen daha fazla okumalı, karşılaştırmalı ve sorgulamalı, siyasetçi ise kimliğinin yarattığı yakınlığın arkasına saklanmadan hangi görüşleri savunduğunu söylemelidir. Hayal kırıklığını azaltmanın yolu karşılıklı açıklıktır.

TÜRKÇE VİDEOLARLA SEÇMENE ULAŞIRKEN...

-Elbette hesabı yalnızca seçmene kesmek de kolaycılık olur. Bir siyasetçi seçim döneminde Türkiye kökenini özellikle öne çıkarıyor, Türkçe Tik Tok videoları ile “gel gel” diyor, Türkiye kökenli seçmenle “bizden biri” yakınlığı kuruyor ve bu kimliğin siyasi avantajından yararlanıyorsa, hangi sorumluluğu üstlenmiş oluyor? Kökenine ilişkin kimliği görünür kılıp parti programının tartışmalı bölümlerini görünmez bırakmak sizce samimi bir siyaset midir?

ÖZGÜR DOBRUCA - Bir siyasetçinin Türkçe konuşmasında, ailesinin hikâyesini anlatmasında veya Türkiye kökenli seçmenle yakınlık kurmasında başlı başına yanlış bir şey görmüyorum. Bu, yaşadığı toplumun bir parçasıyla doğrudan iletişim kurmasıdır. Fakat bu kimliği özellikle siyasi destek toplamak için kullanıyorsa, seçmenin kendisine neden yakınlık duyduğunu da biliyor demektir. O noktada daha fazla açıklık sorumluluğu doğar. “Ben de sizin gibi bir aileden geliyorum” mesajını verirken, “Sizin önem verdiğiniz konularda partimin ve benim görüşüm budur” demeye de hazır olmalıdır.

Burada kişiye, kökeni nedeniyle belirli görüşleri benimseme zorunluluğu yüklemiyorum. Türkiye kökenli bir Alman siyasetçi Almanya’nın bütün seçmenlerine karşı sorumludur ve Türkiye’deki her siyasi hassasiyeti paylaşmak zorunda değildir. Fakat seçmenin onu yanlış anlamasına yol açabilecek bir yakınlık dili kullanıyorsa, bu yanlış anlamayı gidermek için çaba göstermelidir. Türkçe bir kampanya videosunda kimliğini anlatıp tartışmalı politikalar sorulduğunda sürekli konuyu değiştirmek, seçmende haklı olarak güvensizlik yaratır.

Samimiyetin ölçüsü, her konuda benimle aynı düşünmesi değildir. Açıkça “Bu konuda partimle aynı görüşteyim” diyebilen siyasetçiye katılmayabilirim, ama nerede durduğunu bilirim. “Bu konuda partimden ayrılıyorum” diyorsa bunun siyasi karşılığını da sorarım. Bence seçmen için en değerli şey budur: Sonradan şaşırmasına yol açacak bir belirsizlik yerine, kararını verirken ihtiyaç duyduğu dürüst bilgi.

"TEMSİL TOPLUMUN HESAP SORMA GÜCÜYLE İLGİLİDİR"

- Son Berlin seçimlerinde Eyalet Parlamentosu’na üç partiden 10 Türkiye kökenli siyasetçi seçildi: beşi Sol Parti’den, dördü SPD’den, biri Yeşillerden. Söz konusu rakam kuşkusuz Türkiye kökenlilerin parlamentodaki görünürlüğünü artırıyor. İyi de temsil dediğimiz şey yalnızca parlamentodaki Türkçe isimlerin sayısıyla mı ölçülür? Bu isimler Türkiye kökenli toplumun ekonomik, sosyal ve siyasi taleplerini ne ölçüde temsil ediyor? Sayısal görünürlük ile gerçek siyasi temsil arasındaki fark nerede başlıyor?

ÖZGÜR DOBRUCA - Parlamentoda Türkiye kökenli kişilerin bulunması önemlidir. Bu, Almanya’da büyüyen nesiller için siyasal alanın kendilerine de açık olduğunu gösterir. Çocuklar ve gençler, ailelerinin göç hikâyesine benzer bir geçmişten gelen birinin yüksek bir kamu görevine ulaşabildiğini gördüğünde bundan güç alabilir. Bu sembolik değeri küçümsemiyorum. Fakat temsil yalnızca soyadlarını sayarak ölçülemez.

Benim için gerçek temsilin ölçüsü şu sorulardadır: O milletvekilleri toplumun sorunlarını dinliyor mu? Kiracıların, çalışanların, esnafın ve gençlerin yaşadıklarını parlamentoya taşıyor mu? Eğitimde fırsat eşitliği, ayrımcılık, kamu hizmetlerine erişim ve siyasi katılım konusunda ne öneriyor? Farklı görüşlerden derneklerle konuşabiliyor mu, yoksa yalnızca kendisine yakın çevrelerle mi görüşüyor? Dahası, yaptıklarını seçmene düzenli biçimde anlatıyor mu? Aynı kökenden gelmek, bu soruların hiçbirine kendiliğinden olumlu cevap vermez.

Burada bizim dernek hayatımıza da dönüp bakmamız gerekiyor. Çok sayıda kuruluşumuz var fakat zaman zaman küçük görüş ayrılıklarıyla bölünüyor, birbirimizle uğraşırken ortak taleplerimizi güçlü biçimde dile getiremiyoruz. Yalnızca tabelası bulunan, düzenli çalışma yürütmeyen dernekler de var. Böyle bir ortamda siyasetçiden tek başına bütün toplumu temsil etmesini beklemek kolay, onu denetleyecek ve somut talepler sunacak örgütlü bir seçmen kitlesi oluşturmak ise zor geliyor. Bölünmüşlük, partilerin muhatap seçmesini kolaylaştırabilir. Gerçek temsil, seçilen kişinin çalışmaları kadar toplumun birlikte soru sorma ve hesap sorma gücüyle de ilgilidir.

- Bir de bütün bunları tersinden soralım. Türkiye’den Almanya’ya göçün üzerinden 65 yıl geçti. Yani neredeyse 5 kuşak. Burada doğmuş, burada okumuş, Alman vatandaşı olmuş ve kendisini Alman olarak gören bir siyasetçiden sırf adı Elif, Cem, Sevim ya da Taylan diye Türkiye’nin tarihini ve hassasiyetlerini diğer Alman siyasetçilerden daha iyi bilmesi neden bekleniyor? Belki sorun yeterince “Cumhuriyet hassasiyetleri” değil, onların hâlâ seçmen tarafından “Türk siyasetçi” diye okunmasıdır. Türkiye kökenli seçmenin artık “Bizden kim seçildi?” sorusunu bırakıp “Ben hangi Alman siyasetçiye, hangi partiye ve hangi politikaya oy verdim?” diye sormasının zamanıdır belki. Siz bu teze katılıyor musunuz?

TÜRK İSMİ NEYİN GARANTİSİ?

ÖZGÜR DOBRUCA - Sorunuzdaki teze büyük ölçüde katılıyorum. Almanya’da doğmuş, burada eğitim almış, Alman vatandaşı olan ve kendisini Alman olarak tanımlayan bir kişiye, sırf adı Türkçe diye Türkiye’nin bütün tarihsel ve siyasi görüşlerini taşıma görevi veremeyiz. Bu kişiye nasıl bir kimliğe sahip olması gerektiğini dışarıdan söylemek de doğru olmaz. Türkçe bir ad, belirli bir parti programının veya belirli bir tarih yorumunun garantisi değildir.

Buna rağmen kökenin toplum açısından tamamen önemsiz olduğunu da söyleyemem. Göçmen bir aileden gelen siyasetçinin yükselmesi pek çok insana “Biz de bu ülkenin kararlarına katılabiliyoruz” duygusunu veriyor. Rol model arayışının insani tarafı burada. Sorun, gurur duymakla siyasi vekâlet vermeyi birbirine karıştırdığımızda başlıyor. Birinin başarısından gurur duyabilirim ama oyumu verirken o kişinin hangi partide olduğunu, hangi sorunlara nasıl çözüm önerdiğini ve görüşlerinin benim önceliklerimle uyuşup uyuşmadığını incelemeliyim.

Hatta ben bu soruyu bir adım ileri götürürüm: “Türk siyasetçi bizim lehimize mi çalışıyor, aleyhimize mi?” derken hangi konuda, hangi somut kararda ve kimlerin yararından söz ettiğimizi açıklamalıyız. Almanya’daki Türk toplumu tek görüşlü bir topluluk değildir. Bir konuda aynı siyasetçiyi destekleyen insanlar başka bir konuda anlaşamayabilir. Bu nedenle seçmenin sorması gereken soru gerçekten de “Bizden kim seçildi?” ile sınırlı kalmamalı. “Ben hangi kişiye, hangi partiye, hangi politikaya ve hangi yetki için oy veriyorum?” sorusu çok daha sağlıklı bir başlangıçtır.

- Elif Eralp’in önemli vaatlerinden biri de Deutsche Wohnen, Vonovia gibi büyük emlak şirketlerinin geniş konut stoklarının kamulaştırılması. Ancak bunun karşılığında şirketlere ödenecek tazminat için milyarlarca avroluk rakamlar tartışılıyor. Berlin Sayıştayı da modelin bütçe ve kiracılar açısından ciddi riskler taşıdığı uyarısında bulunuyor. Burada çok temel bir soru ortaya çıkmıyor mu? Berlin’in milyarlarca avroluk bir kaynağı varsa, neden bu para büyük emlak şirketlerinin elindeki mevcut konutların mülkiyetini değiştirmek için kullanılmak yerine yeni ve uygun fiyatlı konutların yapımına yatırılmasın? Sonuçta kamu milyarlarca avro ödeyecekse bu para kimin cebine gidecek? Büyük emlak şirketlerini daha da zenginleştirme riski yok mu? Bu model gerçekten kiracının sorununu çözecek mi, yoksa konut krizine çok pahalı bir mülkiyet değişikliğiyle mi cevap verilmiş olacak? Elif Eralp’in bu vaadinin ekonomik olarak ne kadar gerçekçi ve uygulanabilir olduğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

MİLYARLAR KİMİN CEBİNE?

ÖZGÜR DOBRUCA - Bu öneriyi değerlendirirken hem kiracıların yaşadığı baskıyı hem de kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağını birlikte düşünmek gerekir. Berlin’de uygun fiyatlı konut sorunu gerçek ve ağır bir sorundur. Büyük konut stoklarının kamulaştırılmasını savunanlar, mevcut evlerin uzun vadede kamu yararı doğrultusunda yönetilebileceğini ve kiracılar için daha güçlü bir güvence sağlanabileceğini söylüyor. Bu hedefi peşinen değersiz görmem. Ancak iyi bir amaç, maliyetin ve uygulama risklerinin açıklanması ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Benim ilk sorum şudur: Tazminatın tutarı hangi varsayımla hesaplanacak, finansman nasıl sağlanacak, faiz ve bakım giderlerini kim üstlenecek, kiracıların ödediği tutar nasıl etkilenecek? Konutların mülkiyetinin değişmesi tek başına yeni bir daire üretmez. Bu yüzden aynı kaynağın yeni ve uygun fiyatlı konut yapımına, arsa hazırlığına ve mevcut yapıların korunmasına ayrılması hâlinde nasıl bir sonuç alınacağını karşılaştırmak gerekir. Ayrıca yeni konut yapmak da arsa, izin, inşaat süresi ve altyapı gerektirir dolayısıyla “Parayı inşaata verelim” demek de tek başına tamamlanmış bir çözüm değildir.

Bir siyasetçiden beklediğim, seçmene bu iki yolun karşılaştırılabilir hesabını sunmasıdır: Kaç haneye, ne kadar sürede, hangi kira düzeyinde yardım edilecek? Kamu bütçesi hangi riski taşıyacak? Şirketlere ödenecek tazminatın uzun vadeli toplumsal karşılığı ne olacak? Bu cevaplar olmadan kamulaştırmayı kesin çözüm diye sunmayı doğru bulmam. Aynı şekilde yalnızca yüksek bir bedel telaffuz ederek kiracıların bu öneriye neden destek verdiğini yok saymak da doğru değil. Benim ölçütüm ideolojik etiket değil kiracının hayatında ölçülebilir iyileşme ve kamu parasının hesabının açık olmasıdır.

- Bir de Türkiye politikasını tamamen bir kenara bırakalım. Türkiye kökenli seçmenin hayatı Almanya’da geçiyor. Kirasını burada ödüyor, burada çalışıyor, enerji faturasını burada ödüyor. Almanya’da enerji krizi, sanayi üzerindeki baskı, iş kayıpları, hayat pahalılığı, yüksek kiralar ve zayıflayan işgücü talebi tartışılıyor. Seçmen kendisine “Benim işimi kim koruyacak, kiram neden bu kadar yüksek, gelirimin alım gücüne ne oluyor, enerji politikasının bedelini kim ödüyor, Almanya’daki sanayi ve istihdam nereye gidiyor?” diye ne kadar soruyor? Bir adayın Türkçe adı ve “bizden biri” görüntüsü yani kökeni, kimliği üzerine kurulmuş siyaset insanın işi, geliri, kirası ve geleceğiyle ilgili bu soruların önüne nasıl geçebiliyor?

"TÜRKÇE KONUŞTUĞUNU GÖRÜNCE HEMEN YAKINLIK KURULUYOR"

ÖZGÜR DOBRUCA - Çünkü kimlik hemen hissedilir, ekonomi politikasının sonucu ise daha uzun bir değerlendirme gerektirir. Bir adayın adını duyduğumuzda, Türkçe konuştuğunu gördüğümüzde veya ailesinin hikâyesinde kendimizden bir şey bulduğumuzda hızlıca yakınlık hissediyoruz. Buna karşılık “Bu adayın kira politikasının finansmanı nedir, enerji giderlerini azaltmak için ne öneriyor, sanayide istihdamı nasıl koruyacak?” sorularına cevap aramak zaman alıyor. Bazen duygusal bağ, bu zor soruları ertelememize yol açıyor.

Oysa Almanya’daki hayatımız burada sürüyor. İnsanlar burada çalışıyor, burada kira ödüyor, çocuklarını burada okula gönderiyor ve geleceklerini burada kuruyor. Dolayısıyla Türkiye kökenli bir seçmen için hem Türkiye’yle ilgili meseleleri önemsemek hem de Almanya’daki ücretini, iş güvencesini ve barınma sorununu siyasi kararının merkezine almak mümkündür. Bunları birbirine rakip iki aidiyet gibi görmek zorunda değiliz. Bir adayın Türkiye’ye ilişkin bir açıklamasını eleştirirken kira konusunda iyi bir önerisini kabul edebiliriz tersine, kendimize yakın hissettiğimiz bir adayın ekonomik programını yetersiz bulabiliriz.

Toplum olarak biraz daha fazla okumaya, soru sormaya ve siyah ile beyaz arasındaki alanı görmeye ihtiyacımız var. Türkiye’deki sert siyasi kutuplaşmayı Almanya’daki derneklerimize ve seçim tercihlerimize taşıdığımızda, dün övdüğümüz insanı bugün kolayca “hain” ilan ediyoruz. Bu tavır sorun çözmüyor. Ben bir siyasetçiye şu soruları birlikte sormak isterim: “Benim kiram, gelirim ve işim için ne yapacaksınız? Bunu hangi yetkiyle ve hangi kaynakla yapacaksınız? Tartışmalı gördüğüm diğer konularda nerede duruyorsunuz?” Cevapları beğenirsek destekleriz, beğenmezsek eleştirir veya başka bir tercihte bulunuruz. Siyasete ve seçmen olarak kendi gücümüze ciddiyetle yaklaşmanın yolu budur.

IŞIN ERTÜRK - STUTTGART