Bugün hakim karşısına çıkacak: İmamoğlu'ndan İBB davası öncesi videolu mesaj! 'Savunma yapmayacağım...'
Bugün hakim karşısına çıkacak olan tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, YouTube kanalından paylaştığı video ile seslendi. İmamoğlu, "Siyasete neden girdim?" başlıklı videosunda "Bu ülkede hala çalışkan insanlar var, vicdanlı insanlar var, sorumluluk sahibi gençler var. Ben siyasete zenginleşmek için girmedim. Zaten işim vardı. Ben bu ülkenin daha adil olabileceğine inandığım için girdim” ifadelerine yer verdi. İmamoğlu İBB davasıyla ilgili ise "Bir yıl sonunda duruşma aşamasına geldik. Bir yıldır haksız yere tutsak haldeyiz. Yarın mahkeme salonunda olacağız ve ben savunma yapmayacağım, yargılayacağım" dedi.
12punto
23 Mart 2025'ten bu yana Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan CHP'nin cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bugün hakim karşısına çıkacak.
İmamoğlu, Silivri Cezaevi'nde görülecek İBB davası duruşması öncesi YouTube kanalından bir mesajı paylaştı.
Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi hesabından yayımlanan videoda İmamoğlu, davanın bir yılın ardından duruşma aşamasına geldiğini belirtti. Süreç boyunca haksız yere tutuklu bulunduğunu vurgulayan İmamoğlu, mahkeme salonunda savunma yapmayacağını söyledi ve şunları kaydetti:
"Bir yıl sonunda duruşma aşamasına geldik. Bir yıldır haksız yere tutsak haldeyiz. Yarın mahkeme salonunda olacağız ve ben savunma yapmayacağım, yargılayacağım. Duruşma öncesi neden siyasete girdiğimi, derdimin millet olduğunu anlatmak istedim."
İmamoğlu'nun mesajı şöyle:
"Bazen insanlar bana şunu soruyor: 'Sen neden siyasete girdin?' Aslında bunun cevabı çok uzun bir hikaye değil. Ben zaten hep çalışarak büyüdüm. Siyaset sonradan gelen bir şey. 5-6 yaşındayken sabahları babamla dükkan açtığımı hatırlıyorum. Kapıyı besmeleyle açardık. İçeri sağ ayakla girilirdi. Önce temizlik yapılırdı, sonra sabırla beklerdik. O sabah disiplinleri insanın karakterini şekillendiriyor. O zaman fark etmiyorsunuz ama yıllar sonra anlıyorsunuz. Ben çocukluğumu biraz çalışarak yaşadım. Toprak belledim, fındık topladım, tütün kırdım, pazara çuval taşıdım. Annemin ürettiklerini sattım. Bizim evde kadınlar da çalışırdı. Annem ekonomikti, güçlüydü. Anneannem de, babaannem de öyleydi. Emeğin cinsiyeti olmadığını küçük yaşta gördüm. Okumayı yazmayı öğrenmeden önce hesap tutmayı öğrendim. Tezgahta öğrendim. Bir ürünü tartarken biraz fazla koymayı öğrendim. Amcam derdi ki: 'Az koyarsan müşteri kaybedersin. Biraz fazla koyarsan dua alırsın.' Bu cümle benim hayatımda çok yer etti.
İstanbul’a geldiğimiz yıllar kolay değildi. Körfez krizi vardı, ekonomik sıkıntılar vardı. Babam yeni bir şehirde iş kurmaya çalışıyordu. Ben bir yandan üniversite okuyordum, bir yandan inşaatların başında dolaşıyordum. Günde 10–12 toplu taşıma değiştirerek şehri geziyordum. Projeleri anlatıyor, ev satmaya çalışıyordum. Gençtim, yorulmuyordum. Ama asıl mesele yorgunluk değilmiş. Sonradan anladım: Mesele inanmaktı. O dönem şunu öğrendim: Bir işletmede patron olmak değil, çalışanla birlikte çalışmak önemli. Akaryakıt istasyonunda gece nöbet tuttuğum günleri unutamam. Araçların camını temizlerdim. Beni oranın sadece çalışanı zannederlerdi. Babam beni diğer çalışanlardan ayırmazdı. Liyakat dediğimiz şey benim için orada başladı.
"ÇOCUKLAR KAYGIYLA DEĞİL UMUTLA BÜYÜYECEK"
Siyasete gelince… Ben bir sabah kalkıp 'Siyaset yapayım' demedim. Beylikdüzü’nde yaşıyordum. Şehir büyüyordu ama ruhu yoktu. Plansızlık vardı, kimlik yoktu. Ben bir model hayal ettim: İnsanların aidiyet hissedeceği bir yer. Çocukların parkta güvende olduğu, insanların kültürle buluştuğu bir kent. 2008'de siyasete girdim. Ön seçim istedim. Kaybettiğim dönem oldu, aday gösterilmediğim oldu ama küsmedim. 2014’te kazandık. Nasıl kazandık biliyor musunuz? Sabah 6’da başlayıp gece 2’de biten bir tempoyla her sokağa girerek, her eve dokunarak. Çünkü siyasetin nabzı sokakta atıyor. Bunu çok erken öğrendim. Belediye başkanı olduğumda şuna dikkat ettim: İnsanlar bu kente ait hissetmeli. Yaşam vadileri yaptık, kültür merkezleri açtık, dayanışma evleri kurduk, gıda bankası kurduk. Ama asıl yaptığımız şey beton değil, bağ kurmaktı.
Sonra İstanbul… Orada da aynı şeyi yaptım. Sokağa çıktım, dinledim. Bir çocuğun 'Anneme iş bulur musun?' dediği anı unutamıyorum. İlkokul çağında bir çocuk 'kaygı' kelimesini bilmiyor ama kaygıyı yaşıyor. Benim siyasette kalma sebebim o cümledir. Bugün yaşadıklarımızı herkes görüyor. Üç kuşaktır büyüyen aile şirketimize kayyum atandı. 77 yaşındaki babamın emekli maaşına el konuldu. Bu mesele şahsi değil. Benim meselem şu: Eğer hukuk keyfi hale gelirse kim güvende kalır? Mülkiyet hakkı dediğiniz şey insanın emeğinin karşılığıdır. Bir ülkede hukuk zayıflarsa ekonomi de zayıflar ve kaçar. Ben bunu bir siyasetçi olarak değil, bir iş insanı olarak söylüyorum. Peki umutsuz muyum? Hayır. Çünkü bu ülkede hala çalışkan insanlar var, vicdanlı insanlar var, sorumluluk sahibi gençler var. Ben siyasete zenginleşmek için girmedim. Zaten işim vardı. Ben bu ülkenin daha adil olabileceğine inandığım için girdim. Belki bugün zor bir dönemden geçiyoruz ama şuna inanıyorum: Bu ülke yeniden nefes alacak. Çocuklar kaygıyla değil umutla büyüyecek. Benim hikayem aslında çok basit. Çalışarak büyümüş bir çocuğun yaşadığı yere borcunu ödeme hikayesi… Ve ben o borcu ödemeden durmayacağım."