Emekli Amiral Cem Gürdeniz 12punto’da dış gündemi değerlendirdi: ‘Sürekli kriz üreten bir rekabet düzeni olacak’
Emekli Amiral Cem Gürdeniz, NATO’nun bu yıl düzenlediği “Steadfast Dart 26” tatbikatı sonrasında BBC Türkçe’ye konuşan General Ingo Gerhartz’ın Türk askerine övgülerini, Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul’un Türkiye’de yapılacak NATO zirvesini işaret etmesini ve ABD tarafından Küba’ya uygulanan ablukayı 12punto’da değerlendirdi.
12punto
Haber: Cenk Başboğaoğlu
Emekli Amiral Cem Gürdeniz, Almanya’da icra edilen “Steadfast Dart 26” tatbikatını yöneten ve Hollanda'daki Müşterek Kuvvetler Karargahı Komutanı General Ingo Gerhartz’ın Türk askerine olan övgüsüne ve “NATO toprakları” vurgusuna, ilk başta olumlu gözükse de dikkatle yaklaşılması gerektiğini ifade etti.
‘GERÇEK MÜTTEFİKLİK, TÜRKİYE’NİN GÜVENLİK KAYGILARINI EŞİT DERECEDE SAHİPLENMEKLE MÜMKÜNDÜR’
Gürdeniz, “NATO toprağı ifadesi pratikte Orta ve Kuzey Avrupa merkezli bir güvenlik algısını yansıtırken, Türkiye’nin Karadeniz, Ege, Doğu Akdeniz ve güney sınırlarındaki özgün tehditleri çoğu zaman aynı öncelik düzeyinde ele alınmamaktadır. Bu nedenle Türk askerinin Orta Avrupa’nın savunulmasında öne çıkarılması ile Türkiye’nin kendi güvenlik hassasiyetlerinin yeterince destek görmemesi arasında bir asimetri bulunmaktadır. Türkiye’nin askeri kapasitesinin Avrupa’nın güvenlik açığını kapatan bir unsur olarak görülmesi, buna karşılık Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarının aynı ölçüde sahiplenilmemesi ciddi bir sorudur. Türkiye Akdeniz’de ve Ege’de Güney Kıbrıs’tan İsrail’den ve Yunanistan’dan kaynaklı çevrelenme baskısı ile karşı karşıyadır.
AB’nin Sevilla haritası halen geri çekilmemiştir. GKRY MEB ilanını geri çekmemiştir. Avrupa’nın savunma kapasite açığı, Türkiye’nin sahadaki tecrübesi ve hızlı konuşlandırma gücü nedeniyle Türk ordusunu AB yöneticileri gözünde pragmatik nedenlerle cazip kılmaktadır. Diğer yandan AB ve NATO’nun Ankara’yı ittifak çizgisinde tutma ihtiyacı da bu övgülerin arka planında yer almaktadır. Türkiye’nin bu süreçte iki kırmızı çizgisi olmalıdır.
Birincisi ekonomik avantajlar uğruna Rusya ile doğrudan gerilim yaratacak riskleri almamalıdır. Karadeniz dengesi Türkiye için hayati önemdedir. İkincisi AB ve NATO ülkeleri Türkiye’nin Doğu Akdeniz, ege ve KKTC’deki jeopolitik çıkarlarını tanımalı ve güneyimizde denize çıkışı olan bir kukla Kürt devletini İsrail ile birlikte teşvik etmemelidir. Gerçek müttefiklik, yalnızca Türk askerini övmekle değil, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını da eşit derecede sahiplenmekle mümkündür.” dedi.
‘ABD’YE ALTERNATİF BİR GÜVENLİK DAYANAĞI ARAYIŞI’
Gürdeniz, büyük bir savaş ihtimali karşısında Avrupa’nın Türkiye’yi Amerika Birleşik Devletleri’ne alternatif bir dayanak olarak görüp görmediği hakkında ise, “Avrupa’nın Türkiye’ye büyük bir savaş senaryosu karşısında cesaret veren bir dil kullanmasının arka planında, kısmen ABD’ye alternatif bir güvenlik dayanağı arayışı olduğu söylenebilir; ancak bunu basit bir ‘yeni büyük baba’ yaratma çabası olarak okumak yanlış olur. Avrupa, özellikle son yıllarda ABD’nin stratejik önceliklerini Asya-Pasifik’e kaydırması ve Washington’daki dalgalı siyasi irade nedeniyle güvenlik mimarisinde bir gerileme hissetmektedir. Bu durum, Avrupa içinde ‘stratejik özerklik’ arayışını güçlendirmiştir. Türkiye ise coğrafi konumu, askeri kapasitesi ve fiili savaş tecrübesiyle Avrupa savunmasının dış halkasında değil, merkezinde yer alabilecek bir ülkedir. Dolayısıyla Ankara’ya verilen önem, bu yapının Türkiye’nin çıkarlarını gözetmek için değil aksine kendilerine ucuz kan bulma arayışından kaynaklanmaktadır.
Ancak Türkiye açısından mesele farklıdır. Avrupa’nın Türkiye’yi cesaretlendirmesi, onu Rusya karşısında daha belirgin bir cephe ülkesi konumuna iter. Bu durum Ankara’nın dengeli dış politika zeminini zorlayabilir. Türkiye’nin çıkarı, ne ABD’nin yerine geçecek bir Avrupa güvenlik şemsiyesine yaslanmak ne de Avrupa adına Rusya ile doğrudan gerilim hattına girmektir. AB ile ekonomik ilişkiler sürdürülmeli, fakat büyük güç rekabetinde Türkiye’nin jeopolitik özerkliği ve bu kapsamda Ankara ve Türk dünyası merkezli yeni bir yapılanma esas alınmalıdır. Avrupa bugün daha çok kendi zafiyetini telafi edecek askeri ve siyasi dayanak aramaktadır; Türkiye’nin yapması gereken ise bu arayışı doğru okumak, ancak kendi stratejik aklını başkasının güvenlik boşluklarını dolduracak şekilde konumlandırmamaktır.” şeklinde konuştu.
‘ANKARA’DA YAPILACAK ZİRVEYE İŞRET EDİLMESİ TESADÜF DEĞİLDİR’
Gürdeniz, Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un NATO’nun geleceği için Ankara’da yapılacak olan zirveye işaret etmesini “Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un NATO’nun geleceği açısından Ankara’da yapılacak zirveye işaret etmesi tesadüf değildir. Bu, Türkiye’nin coğrafi ve askeri ağırlığının Avrupa güvenlik mimarisinde vazgeçilmez görüldüğünün açık göstergesidir. Avrupa bugün hem ABD’ye bağımlılığı azaltmak hem de Rusya karşısında daha dayanıklı bir hat kurmak istemektedir. Bu tabloda Türkiye, Karadeniz’den Ortadoğu’ya uzanan hatta kilit ülke konumundadır.
Ancak burada ciddi bir stratejik risk vardır. Türkiye’nin bu süreçte merkez ülke olarak lanse edilmesi onu fiilen Avrupa’nın ön cephe güvenlik kuşağına yerleştirme arzusunu da içermektedir. Bu durum Rusya ile hassas dengeleri bozabilecek, Karadeniz’de Montrö ile tesis edilen hassas ve kırılgan dengeleri zedeleyebilecek bir yön taşır. Ekonomik olarak AB ile yoğun ticari bağlarımız sürerken, NATO içindeki askeri rolün genişletilmesi Türkiye’yi büyük güç rekabetinde çok ama çok riskli ve hatta tehlikeli bir konuma itebilir.Dahası, iç siyasi tablomuz da bu riski artırmaktadır. Mevcut hükümetin iktidarını tahkim etmek adına Batı ile güvenlik ve finans eksenli ilişkileri diri tutma eğilimi ile muhalefetin iktidara gelme hedefi doğrultusunda NATO ve AB’ye — dolayısıyla finans kapital çevrelerine — daha açık mesajlar verme yaklaşımı arasında gerçek bir stratejik diyalektik oluşmamaktadır. İktidar ve muhalefet arasında yöntem farkı olabilir; ancak büyük resimde Batı güvenlik mimarisine angaje olma konusunda güçlü bir ortak zemin vardır. Bu da Türkiye’nin jeopolitik manevra alanını daraltma potansiyeli taşır.
Ankara’daki zirve Türkiye’ye görünürde prestij ve diplomatik ağırlık kazandıracaktır. Fakat mesele sembolik değil, stratejiktir. Eğer bu süreç Türkiye’yi Rusya ile daha keskin bir karşıtlık hattına sürüklerse, ekonomik ve güvenlik maliyetleri ağır olabilir. Ne yazık ki mevcut siyasal atmosfer ve ülkemizin içinde bulunduğu finansal konjonktür bu teklife mesafeli ve uzun vadeli devlet aklıyla yaklaşacak bir diyalektik üretmeye pek elverişli görünmemektedir. Dilerim aksi olur.” şeklinde yorumladı.
‘GENİŞ BİR BÖLGESEL STRATEJİNİN PARÇASIDIR’
Gürdeniz, ABD tarafından Küba’ya uygulanan abluka politikasının arka planını yorumladı. Söz konusu politikanın sertleşmesinin Venezuela işgaliyle ilişkisi hakkında Gürdeniz, “Küba’ya uygulanan abluka politikasının sertleşmesi ile Venezuela’ya yönelik Amerikan baskısı ve müdahale süreci arasında doğrudan bir jeopolitik bağ vardır. Küba ekonomisi uzun yıllardır büyük ölçüde Venezuela’dan gelen petrol desteğine dayanıyordu. Caracas yönetimi ile Havana arasındaki enerji iş birliği, Küba’nın kronik döviz ve enerji açığını dengeleyen temel unsurlardan biriydi. ABD’nin Venezuela üzerindeki yaptırımları artırması, baskıyı yoğunlaştırması ve Venezuela petrol ticaretini kısıtlaması, dolaylı olarak Küba’nın enerji damarını kesmiştir. Böylece abluka yalnızca finansal ve ticari bir ambargo olmaktan çıkmış, fiilen bir enerji kuşatmasına dönüşmüştür.
Washington açısından mesele sadece Küba’nın ekonomik kapasitesi değildir; Küba Venezuela kadar zengin kaynaklara sahip olmasa da ABD etki alanındaki bir ülkenin Amerikan kontrolü dışında kalması, özellikle son yıllardaki ulusal güvenlik (NSS 26) ve savunma dokümanlarında (NDS 26) vurgulanan Batı Yarımküre önceliği çerçevesinde kabul edilemez görülmektedir. Bu bağlamda ekonomik baskıların sertleşmesi, kısa vadeli bir cezalandırma politikasından ziyade uzun vadeye yayılmış bir stratejik sıkıştırma süreci olarak okunmalıdır. Amaç, doğrudan askeri işgalden ziyade yaptırımlar, finansal izolasyon ve enerji kesintileri üzerinden ekonomik yıpratma yaratmak; zaman içinde toplumsal memnuniyetsizlik ve iç baskı aracılığıyla rejim üzerinde dönüşüm baskısı oluşturmaktır.
Dolayısıyla Venezuela’ya yönelik müdahale, Küba’yı da hedef alan daha geniş bir bölgesel stratejinin parçasıdır. Sonuçta ortaya çıkan tablo, ABD’nin Batı Yarımkürede kendi kontrol alanını yeniden tahkim etmeye dönük uzun soluklu bir güç projeksiyonunu yansıtmaktadır.” dedi.
ABD-İRAN GERİLİMİ
Gürdeniz, bazı kaynaklara göre ABD-İran arasındaki gerilimin yükseleceğine dair görüş hakkında, “Washington’un İran’la geniş çaplı ve uzun süreli bir savaşı göze alması son derece düşük ihtimaldir. Bunun nedeni yalnızca askeri maliyet değil, savaşın ilk andan itibaren kontrolsüz biçimde tırmanma riskidir. İran, ilk mermi düştüğü anda karşılığı sadece askeri hedeflerle sınırlı tutmayacağını defalarca ima etti. Böyle bir senaryoda İsrail şehirleri doğrudan hedef haline gelir; çatışma hızla şehir savaşına ve yüksek sivil kayıplara dönüşür. Bu durumda savaş artık ABD’nin yönettiği sınırlı bir operasyon değil, bölgesel ve yıkıcı bir yangın olur.
İran ayrıca ABD müttefiklerinin topraklarındaki Amerikan üslerini meşru askeri hedef ilan edebilir. Körfez’deki üsler, Doğu Akdeniz’deki konuşlanmalar ve Irak-Suriye hattındaki varlıklar risk altına girer. Daha da önemlisi Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimali küresel enerji piyasalarını sarsar, petrol fiyatlarını fırlatır ve dünya ekonomisini ciddi bir krize sürükler. Böyle bir sonuç ABD ekonomisini de ağır biçimde etkiler. Bu nedenle geniş ölçekli savaş rasyonel olarak Washington’un da finans kapitalin de çıkarına değildir.
Bu çatışma dinamiği daha çok İsrail’in güvenlik perspektifiyle ilişkilidir. İran’la doğrudan hesaplaşma, İsrail’in stratejik ajandasının merkezindedir. ABD ise bu savaşın maliyetini taşımak zorunda kalacak ana aktör olacaktır. Washington yönetimi bu nedenle doğrudan savaşa girmekten çekinmektedir. Ancak iç siyasette özellikle seçim dönemlerinde, güçlü İsrail lobisi, Evanjelik taban ve sertlik yanlısı çevrelerin beklentileri Beyaz Saray üzerinde baskı oluşturabilir. Bu da zaman zaman güç gösterisi niteliğinde sınırlı operasyonlara veya sert söylemlere yol açabilir. Fakat İran artık bu tür sınırlı gösterilere eskisi gibi tolerans göstermeyeceğini ilan etmiş durumda. Her kontrollü kriz sonrasında yeni bir saldırı geldiğini düşünen Tahran, krizi artık varoluşsal bir tehdit olarak tanımlıyor. Bu nedenle ilk mermiyi kimin attığı kritik olacaktır. Eğer ABD ya da İsrail doğrudan askeri hamle başlatırsa, çatışma hızla genişleyebilir ve yüksek can kaybı ile bölgesel yıkım kaçınılmaz hale gelebilir. ABD’nin iç siyasi olarak böylesine bölünmüş olduğu bir dönemde uzun ve maliyetli bir savaşa toplumsal dayanıklılık göstermesi de zor görünmektedir. Bu nedenle retorik sert olabilir; ancak tam ölçekli ve uzun vadeli bir savaş, Washington açısından son derece riskli ve kontrolü zor bir seçenektir.” dedi.
‘SÜREKLİ KRİZ ÜRETEN BİR REKABET DÜZENİ’
Gürdeniz, şiddetini günden güne artıran “emperyalist saldırganlık”ın nasıl bir dünyayı şekillendireceği konusunda ise “Benim kanaatim, ‘emperyalist saldırganlığın’ önümüzdeki aylar ve yıllarda ABD kontrolünde büyük ve uzun soluklu savaşlarla değil, daha çok küçük-orta ölçekli, kısa süreli ve tekrarlanan şok krizlerle ilerleyeceği yönünde. Çünkü uzun savaş hem maliyet hem de iç cephe dayanıklılığı bakımından Washington’u zora sokar. Oysa bugünkü hedef, sistemi kontrollü sarsıntılarla yönetmek, rakiplerinin büyüme ritmini bozmak ve post-hegemonik döneme mümkün olduğunca avantajlı girmektir. Bu kapsamda diğer bir hedef de özellikle ICE operasyonları sonucunda çok gerilen ve kutuplaşan iç toplumsal dengeleri devlet gücüyle -gerekiyorsa baskı kullanarak- tekrar tesis etmektir. Zira her ülke içeride bir sıkıntı olduğunda dışarıdaki tehditten medet umar. ABD’de içerdeki bu sıkıntılı dönemi yarattığı küçük çaplı krizlerle geçiştirmeye çalışmaktadır. Bu şekilde hem dikkatler dağıtılmakta hem de baskı rejimi ve otokratik tedbirleri uygulama imkanları artmaktadır. Nitekim Trump’ın 2027 için dillendirdiği 1,5 trilyon dolarlık savunma bütçesi söylemi, sadece dış cepheye değil, ülke içindeki kırılganlığa karşı da bir büyük güvenlik devleti refleksine işaret ediyor.
Bu çerçevede önümüzdeki dönemin stratejisi, Çin’i doğrudan topyekûn savaşla devirmekten ziyade, enerji ve kritik mineraller üzerinden sıkıştırmak gibi okunmalıdır. Çin’in enerjiye erişimini pahalılaştırmak, tedarik hatlarını baskılamak, kritik mineraller/ara mallar alanındaki bağımlılıklarını bir pazarlık kozu haline getirmek, Çin’i İran ve Venezuela gibi ‘riskli/şantaja açık’ enerji ekosistemlerine daha fazla mahkûm ederek manevra alanını daraltmak hedeftir. Amaç Çin’i çökertmek değil; büyümesini kalıcı biçimde %3 bandının altında tutacak bir sürtünme üretmek ve yeni düzen kurulurken ABD’ye pazarlık üstünlüğü kazandırmaktır.
Bu yüzden dünyayı şekillendirecek ana sonuç, büyük savaşların çağından çok, sürekli kriz üreten bir rekabet düzeni olacaktır. Enerji fiyatlarında ani sıçramalar, deniz ulaştırma hatlarında baskı, yaptırım rejimlerinin genişlemesi, teknoloji ve kritik madenlerde bloklaşma, para-finans kanallarının silahlaşması seçeneklerdir. Trumpizm burada, bir yandan ‘küreselciler/finans kapital’ ile kavga iddiası taşırken, diğer yandan güvenlik aygıtını büyüterek ve dışarıda seçici şoklar yaratarak pazarlık gücünü konsolide ediyor. ABD’nin amacı muhtemelen yeni büyük savaşlar başlatmak değil; uzun savaşa girmeden rakibini yıpratmak, ittifakları yeniden hizalamak ve post-hegemonik döneme daha iyi bir başlangıç pozisyonu ile girebilmektir.” şeklinde açıkladı.