İstanbul'da NATO karşıtı uluslararası zirve gerçekleşti

Türkiye Komünist Partisi'nin çağrısıyla İstanbul Kadıköy'de düzenlenen "NATO Karşıtı Zirve"de, farklı ülkelerden komünist parti ve uluslararası örgüt temsilcileri bir araya geldi. Zirvenin açılış konuşmasını yapan TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Türkiye'nin NATO üyeliği, dış politika ve emperyalizm başlıklarında değerlendirmelerde bulunarak "NATO Türkiye'den çıksın" çağrısını yineledi.

12punto

 12punto.com.tr   

Mustafa BÜYÜKSİPAHİ

Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) çağrısıyla ilan edilen "NATO Karşıtı Zirve", bugün (4 Temmuz Cumartesi) İstanbul Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Aynı hafta içi Ankara’da düzenlenecek olan resmi NATO zirvesine karşı 4-12 Temmuz tarihlerini "NATO Karşıtı Hafta" ilan eden TKP, çeşitli illerde düzenlenecek yürüyüş ve etkinliklerin ilk büyük adımı olarak dünya komünistlerini ve savaş karşıtı örgütleri İstanbul'da bir araya getirdi.

Zirveye, NATO üyesi ülkelerin komünist ve işçi partilerinin yanı sıra Dünya Barış Konseyi ve Dünya Demokratik Gençlik Federasyonu temsilcileri katıldı. Avusturya, Yunanistan, Macaristan, Hollanda, İspanya’dan ve Portekiz’den zirveye katılan komünistler yaptıkları konuşmalarda, NATO’nun kendi ülkelerindeki halk düşmanı politikalarını, anti-emperyalist mücadelenin güncel başlıklarını ve NATO’ya karşı ortak mücadelenin nasıl güçlendirileceğini tartışarak deneyimlerini paylaştılar. Bu uluslararası buluşma, NATO’nun yeni planlarına karşı tavizsiz duruşun ortak bir ifadesi oldu.

Zirvenin açılış konuşmasını Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan yaptı. 

Okuyan'ın zirvede gerçekleştirdiği konuşma şu şekildeydi:

"Değerli arkadaşlar,

Bugün aramızda yurt dışından gelen yoldaşlarımız, dostlarımız var. Onları başka koşullarda konuk etmek isterdik. Sömürüden, eşitsizliklerden, adaletsizlikten arındırılmış sosyalist bir Türkiye kuşkusuz yaşanası, sevilesi, çok güzel bir ülke olacak. Ve o ülkede ne yabancı ülkelere ait üsler, ne Amerikan askerleri ne de NATO barınabilecek.

Son yıllarda NATO’ya karşı mücadelemizi sürdürürken “Türkiye NATO’dan çıksın” talebimize “NATO Türkiye’den çıksın” sloganını da ekledik. Bu iki talep bir bütün ve aslında gerçeği çok daha iyi ifade ediyor. NATO Türkiye’nin her yerinde. Siyasetinde, ekonomisinde, kültüründe. Siyasi cinayetlerin arkasında, darbelerin planlanmasında, psikolojik savaşta, yalan pompalayan enformasyon kanallarında.

Bu uğursuz suç makinesine, emperyalist örgüte ülkemizi 1952’de sokanlar tıpkı 1871’de kendi emekçilerine karşı işgalci güçlerle işbirliği yapan Fransız egemenleri gibi davranmış ve halkımızı NATO saldırganlığı ile baş başa bırakmıştır.

Bunun nedeni açık.

Türkiye burjuvazisi kendi egemenliğini korumak, mevcut toplumsal sisteme dokunulmazlık zırhı sağlamak için emperyalist şemsiyenin altına sığındı ve ayrıca NATO üyeliğini yeni ekonomik-siyasal imkanlar sağlayacak bir fırsat olarak gördü.

Bu adımı atarken “Sovyetler Birliği bizi tehdit ediyor, yardım edin” yalanını kullandı.

Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti farklı toplumsal sistemlere, ideolojilere ve sınıf karakterlerine sahip iki ülke olarak aynı dönemde kuruldu. Lenin’den başlayarak Sovyet yönetimi İngiliz emperyalizminin savaş sonrası planlarını bozan Ankara hükümeti ile iyi ilişkiler kurmanın yanı sıra, ona silah ve altın desteğinde bulundu, siyasi olarak Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesini destekledi.

Daha sonra Türkiye’de burjuvazi iktidarını pekiştirdi, farklı dış politika arayışlarına girdi ama 1991’de dağılıncaya kadar SSCB Türkiye’ye dönük son derece ihtiyatlı bir politika sürdürdü. Türkiye NATO üyesi olduktan sonra bile ülkenin emperyalist ülkelerle azıcık da olsa mesafelenmesi için büyük sanayi tesislerinin kurulmasına yardımcı oldu. Ülkenin iç politikasına karışmamaya özen gösterdi, faşist darbeler döneminde ilişkileri bozacak tepkiler vermemeyi tercih etti. Bu ihtiyatlılık zaman zaman Türk devrimcilerin tepkisini çekecek ölçülere vardı.

Gerçek şuydu ki, SSCB Türkiye’yi askeri olarak hiç tehdit etmedi, ülkede radikal bir dönüşüm peşinde de koşmadı. Yani Türkiye’ye dönük bir Sovyet tehdidi hiç söz konusu değildi.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Molotov tarafından Türk yetkililere iletilen “Boğazlarda üs” ve 1921’de Türkiye’ye bırakılan Doğu’daki iki kentin Sovyetlere verilmesi talepleri hiç resmiyete dökülmemesi bir yana, İkinci Dünya Savaşı’nın sıcak ortamının ve savaşta yaşananlardasn kaynaklı bir güvenlik kaygısının ürünüydü. Savaş boyunca Türk hükümetlerinin anti-Sovyet bir tutum aldığı, özellikle 1939-1944 arasında Nazi propagandasına göz yumduğu, Boğazlardan Alman yardımcı savaş gemilerinin ve cephanesinin geçişine izin verdiği, tank ve uçak üretimi için gerekli kromu Almanya’ya sattığı, milliyetçi çevrelerin SSCB’de yaşayan Türkçe konuşan halkları Sovyet yönetimine karşı kışkırttığı bugün kimsenin inkar edemeyeceği gerçekler. Türkiye’de CHP iktidarı (SSCB ile dostluğa önem veren birkaç isim dışında) savaş öncesinde Almanya’yı Sovyetlere doğru kışkırtmak için her yolu deneyen İngiliz burjuvazisinin izinde gitmiş ve Nazi ordularının SSCB’ye saldırısını büyük bir fırsat olarak görmüştü.

Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu 1952 yılında ülkede bir reel komünizm tehdidi de yoktu. Yasadışı ilan edilmiş olan TKP çok ağır koşullarda mücadele ediyor, işçi sınıfı siyasal ve örgütsel olarak toplumsal ağırlık koyamıyor, sosyalist ideoloji yaygın bir toplumsallık kazanamıyordu.

Ancak burjuvazi geleceği okurcasına, halk düşmanı politikaların ve yoğuyn sömürüye dayalı sermaye birikim modelinin ciddi toplumsal sonuçları olacağını bilerek Atlantik ittifakına demirlemeye karar vermişlerdi.

Korktukları 1960’larda başlarına geldi. Türkiye’de işçi sınıfının ve öğrenci gençliğin hareketlenip siyasal-ideolojik ağırlığını koyması ile birlikte NATO’nun karşı-devrimci refleksleri hemen harekete geçti. 1970-1980 arasında sıkıştırılan iki askeri darbe, onlarca katliam ve cinayetin arkasında, hem resmi şiddet aygıtlarına hem de sivil faşist-sivil dinci hareketlere akıl ve destek veren gizli NATO duruyordu.

Bugün dahi Türkiye’de burjuva siyasetinin bütün renklerinin NATO’cu olmasının kökleri o kanlı yıllardadır. Türkiye’de mevcut düzen NATO olmadan kendini rahat hissetmemektedir.

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından sonra Türkiye burjuyvazisinin bir süre öensizleşme paranoyası içine girmesi de bu anlamda şaşırtıcı değildir. “Sovyet tehdidi” masalının dayanaklarının ortadan kalkması ve burjuva Rusya’nın 1990’larda ABD ve diğer emperyalist ülkelere yaranma konusunda hiçbir sınır tanımaması Türkiye’de “jeostratejik önemimiz azalıyor” kaygısını yarattı. Bu kaygı aynı zamanda çelişkisiz, rekabetsiz ve savaşsız bir emperyalist dünya olmayacağı gerçeğini fark edemeyecek bir sınıfsal körlüğe de işaret ediyordu.

Türkiye SSCB’nin dağılmasının yarattığı boşluklara dönük ABD emperyalizminin ve NATO’nun müdahalelerinin tamamına destek verdi. Sonra 2002’de AKP iktidarı ile birlikte bu destek daha sistematik ve cüretli hale geldi. Öyle ki, Tayyip Erdoğan Büyük Ortadoğu Projjesi’nin EşBaşkanı olarak ilan edildi.Türkiye burjuvazisi, önemsizleşme travmasını atlatmış yeni misyonlar peşindeydi.

Bu misyonların ABD saldırganlığında yardımcı roller üstlenmekten ibaret kalmayacağı kısa sürede ortaya çıktı. Türkiye kapitalizmi büyük bir hızla gelişmiş, sanayileşmede ve altyapıda ciddi atılımlar yapılmış, ülke nüfusu baskın bir biçimde kentlileşmişti. Sermaye yeni pazarlar ve yatırım alanları peşindeydi. Türkiye Komünist Partisi AKP iktidarının ilk birkaç yılının ardından Türkiye burjuvazisinin yayılma arzusu ile AKP’nin ideolojik eğilimlerinin bir sentezi olarak Yeni-Osmanlıcılığın bir strateji olarak olgunlaşmakta olduğunu vurguladı. İlk dillendirildiğinde anlam verilemeyen bir değerlendirme şimdi neredeyse herkes tarafından kabul ediliyor.

Bu bağlamdsa AKP iktidar Arap Baharı’nı büyük bir fırsat olarak görerek Müslüman Kardeşler üzerindeki etkisini ABD ve diğer emperyalist ülkelere pazarlamaya başladı. Suriye’deki iç savaşa doğrudan müdahil olarak Yeni-Osmanlıcılığın NATO’culukla uyumunu kanıtlamaya çalıştıu.

Bu stratejinin kendi içinde ciddi çelişkiler yaşamakta olan batılı emperyalist ülkeler nezdinde tereddüt yaratması kaçınılmazdı. Osmanlı İmparatorluğu’nu yeni bir formatta diriltmeyi hedefleyen bir bölge gücüne bu ölçekte bir alan açmayı istemeyecek çok fazla aktör vardı. Erdoğan ile ABD ve Avruplaı emperyalistler arasındaki sürtünmeler bu nedenle başladı. Türkiye burjuvazisinin daha ihtiyatlı kesimleri Erdoğan’ın agresif dış politikasına karşı tavır almaya ABD ve AB de Türkiye’de daha uysal ve geleneksel bir siyasi seçenek yaratmanın yollarını aramaya…

Erdoğan pazarlıklarda elini güçlendirmek, hatta kendisini korumak için Rusya ile ilişkilerini geliştirdi. Rusya Türkiye’nin zaten enerji tedarikçisiydi, turizm, inşaat ve tarımsal ürünler başta olmak üzere iki ülke arasında kapsamlı ekonomik ilişkiler söz konusuydu. 2016 yılında ABD’nin desteklediği darbe girişiminin başarısızlığa uğramasında Rus istihbaratının önemli rolü olduğu hesaba katılırsa Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin hangi noktaya geldiği kolayca görülür.

Bununla birlikte partimizin o zaman da dillendirdiği gibi, ankara’nın yüzünü Moskova’ya dönmesi ancak geçici bir karakter taşıyabilir. Erdoğan, Rusya’yı batıyla pazarlıklarda koz olarak kullanacak, sonra uygun bir anda NATO ile ilişkileri yeniden merkeze koyacaktı.

2023’ten beri Türkiye adım adım NATO merkezli bir politikaya dönmektedir. Bunun birden fazla nedeni vardır:

1.Türkiye burjuvazisinin kaynak sorunlarını aşmak için ABD, İngiltere ve Almanya’nın “siyasal” kararlılığına ihtiyacı vardır.

2.NATO ile Rusya arasındaki denge politikasının sürdürülmesi, Ukrayna’daki gelişmeler başta olmak üzere bir dizi nedenle olanaksızlaşmıştır.

3.Türkiye’nin hızlı gelişen silah endüstrisinin dünya pazarlarındaki payını artırabilmesi için NATO’nun yeşil ışık yakması ve bir dizi alanda ortak yatırımlara gidilmesi zorunludur.

4.ABD Yunanistan’ı ve Karadeniz’de Romanya’yı kullanarak Türkiye’ye “benim başka seçeneklerim var” diyerek korkutmuştur. Benzer bir korku İsrail’in bölgesel inisiyatifleri nedeniyle de ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin Akdeniz’deki enerji yatırım ve yollarından dışlanması gündeme gelmiştir.

5.AKP iktidarı Ukrayna’daki savaşta Türkiye’nin NATO adına önemli roller üstlenebileceğini fark etmiş ve bu fırsatı değerlendirmeye karar vermiştir.

6.ABD’nin AKP iktidarını zora sokacak finansal, siyasal ve hukuki enstrümanları devreye sokabilecei görülmüştür.

Bütün bunlardan sonra hükümet zirve sırasında NATO ile nikah tazelemeye hazırlanmaktadır. Bu zirve sadece şovlardan ibaret olmayacaktır. Bu zirvede kimilerinin büyük bir ahmaklıkla “artık bittiği” dediği NATO’nun bir saldırı örgütü olarak yeniden organize edilmesi ve güçlendirilmesine tanıklık edeceğiz. NATO içindeki derin e giderek daha da derinleşen çatlakların varlığı nedeniyle bu kanlı örgütün saldırı yeteneğinin azalacağını umanlar yanılıyor. Türkiye burjuvazisi bu çatlaklardan yararlanarak kendisine NATO’da alan açmak, yeni bir yol haritası çizmeye çabalayan Avrupa Birliği’nin askeri ihtiyaçlarını karşılamada birincil roller üstlenmek için hazırlık yapıyor. Bu nedenle Ankara’yı bir devasa hapishaneye çevirip kente makyaj yaptılar. Zirve boyunca Türk silah sistemleri görücüye çıkacak.

Böylece Yeni-Osmanlıcılığın, NATO şemsiyesinde ve onun himayesinde hayata geçirilmeye çalışılacak yeni bir versiyonuna tanıklık edeceğiz. Eski Sovyet Cumhuriyetlerinden Rusya’nın müslüman halklarına, Çin’in Uygur bölgesinden Ortadoğu’ya bir Türk-Kürt-Arap ittifakı!

Yeni Kürt Barışı da tam buraya denk düşüyor.

Peki başarırlar mı?

Bu modelde işçi sınıfına, devrimci mücadeleye yer yok. Oysa görecekler emekçi halkın ve komünistlerin mücadelesinden arınmış bir Türkiye’nin mümkün olmadığını.

Bu modelde NATO içindeki çatlaklar yok. Oysa ABD ile AB arasındaki çelişkiler, AB ülkelerinin arasındaki gerilimler ortadan kalkmıyor, tersine derinleşiyor.

Bu modelde Türkiye burjuvazisi ile rekabet halindeki ABD müttefikleri yok. Oysa İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ve Yunanistan’ın da sözü ve iddası var sözüm ona “Osmanlı” coğrafyasında.

Bu modelde zaman zaman Türkiye burjuvazisi tarafından hafife alınan ama son savaşta olduğu gibi asla hafife alınmaması gereken “rakip” İran da yok. Oysa İran’ın Türkiye kapitalizminin hamlelerini bazı noktalarda boşa düşürecek gücü hâlâ var.

Evet, NATO varlığını sürdürüyor ve kavga da sürüyor; emperyalizme karşı, bağımsızlık ve sosyalizm kavgası."