Mekke Anlaşması'nın Pakistan sınavı: Türkiye için bölgesel denge mi, stratejik angajman mı?

Hande Orhon Özdağ yazdı... Mekke Anlaşması'nın Pakistan sınavı: Türkiye için bölgesel denge mi, stratejik angajman mı?

12punto

Hande Orhon Özdağ

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın mürekkebi kurumadan, anlaşmanın tarafı olan Suudi Arabistan ve Pakistan iki ayrı çatışmanın merkezine yerleşti. Suudi Arabistan’ın Husi güçleriyle yaşadığı gerilim, bölgedeki daha geniş saflaşmalarla birlikte Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından ne anlama geldiği sorusunu gündeme taşıdı. Bu soru, Türk kamuoyunda haklı olarak tartışılıyor. Öte yandan, aynı anlaşmanın tarafı olan Pakistan ve Afganistan (Taliban) arasında patlamaya hazır bir bomba gibi duran gerilimler de son günlerde alevlendi. Bu gelişme, Türkiye açısından benzer riskler taşımasına rağmen Türk kamuoyunda henüz aynı dikkati çekmiş gibi görünmüyor. Suudi Arabistan gibi Pakistan da birden fazla bölgesel gerilimin kesişiminde duruyor. Afganistan’la yeniden alevlenen çatışma ise yalnızca iki komşuyu değil, bölgedeki dengeleri ve Çin’in de dahil olduğu daha geniş bir bağlamda güç ilişkilerini sınayabilecek hassas bir nitelik taşıyor.

KÜRESEL GÜNDEMİN UZAĞINDA BÜYÜYEN TEHDİT

İslamabad ve Kabil arasındaki son gerilimin merkezinde, Pakistan’ın Afganistan topraklarından hareket ettiğini ileri sürdüğü silahlı gruplar var. İslamabad, özellikle Pakistan Talibanı (TTP)  gibi örgütlerin, sınırın öte yanındaki varlığını kendi güvenliğine yönelik bir tehdit sayıyor. Kabil yönetimi ise Afganistan’ın Pakistan’a karşı saldırılar için kullanıldığı suçlamasını reddediyor. Son günlerde Pakistan’ın Afganistan içindeki hedeflere düzenlediği hava saldırılarına, sınır hattındaki çatışmalar ve karşılıklı İHA iddiaları eklendi. Böylece iki ülke arasındaki anlaşmazlık, silahlı gruplara ilişkin karşılıklı suçlamaların ötesine geçerek doğrudan askeri karşılaşma riskini yeniden görünür kıldı.

ABD’nin, Afganistan’ı yirmi yıl savaştığı Taliban’a bırakarak ülkeden ansızın çekilmesi o günlerde çok tartışılmıştı. Ancak uluslararası gündem, bugün öylesine yoğun ve çatışmalı ki Afganistan’daki gelişmeler ve bunların yol açabileceği bölgesel gerilimler artık uluslararası kamuoyunun gündeminde eskisi kadar yer bulmuyor. Bununla birlikte Afganistan meselesi; Pakistan ve Hindistan arasındaki rekabet, silahlı grupların sınır aşan faaliyetleri, Çin’in güvenlik kaygıları, bölgesel bağlantı projeleri ve doğal kaynakların paylaşımı gibi hayati hususlar nedeniyle küresel ve bölgesel güç mücadeleleri açısından önemini koruyor. 

''STRATEJİK DERİNLİK''TEN GÜVENLİK TEHDİDİNE

Afganistan’ın tarihine, toplumsal yapısına ve Taliban’ın yeniden iktidara gelişinin bölgesel ve küresel sonuçlarına dikkat çeken en kapsamlı çalışmalardan biri sayın hocalarım Oktay Bingöl ve Yelda Ongun’un editörlüğünde hazırlanan Afganistan’da Taliban Dönemi: Bölgesel-Küresel Bakış ve Türkiye Açısından İnceleme başlıklı kitap. Ben de bu kitaba yazdığım bölümde, Taliban’ın dönüşünün bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri nasıl etkileyebileceğini ele almıştım.

Pakistan dış politikası, uzun yıllar boyunca Afganistan’ı Hindistan karşısında bir “stratejik derinlik” alanı olarak konumlandırmayı hedefledi. Kabil’de Hindistan ile yakın ilişkiler geliştiren bir yönetimin bulunması, Pakistan için her zaman iki cepheli bir güvenlik riski anlamına geliyordu. Bu bağlamda, Pakistan, özellikle askeri istihbarat kanalları vasıtasıyla, Taliban’ı Afganistan’daki nüfuzunu artırmanın ve bölgesel rakiplerine karşı elini güçlendirmenin bir aracı olarak değerlendirdi. Dolayısıyla, Ağustos 2021’de Taliban’ın Kabil’de yeniden iktidara gelişi, ilk bakışta İslamabad için jeopolitik kazanım olarak değerlendirilse de bu durum Pakistan açısından farklı riskleri de beraberinde getiriyordu. Zira, Kabil’de bir “İslam emirliğinin” kurulması, Afgan Talibanı’ndan ayrı, ancak onunla yakın ilişkili olan Pakistan Talibanı’na ciddi bir moral motivasyon kaynağı haline geldi. 

Bugün Pakistan’ın, geçmişte her türlü lojistik ve siyasi desteği sağladığı Afganistan’daki Taliban yönetimiyle doğrudan karşı karşıya gelmesinin ardında bu çelişki yatıyor. İslamabad, Kabil’deki yönetimi Doha Anlaşması kapsamındaki uluslararası taahhütlerini çiğnemekle ve Pakistan’ın güvenliğini tehdit eden terör gruplarına bilerek "güvenli liman" açıp sınır ötesi geçişlere göz yummakla suçluyor. Afganistan tarafı ise silahlı örgütlerin kendi topraklarında olmadığını savunarak krizi Pakistan’ın iç güvenlik zafiyeti olarak nitelendirerek tırmanan gerilimi yumuşatmaya yanaşmıyor. 

DAĞLIK SINIRLARDAN KÜRESEL FAY HATLARINA

Pakistan ile Afganistan arasındaki gerilim, sadece iki ülkenin dağlık sınır hatlarında kalmayacak kadar büyük jeopolitik fay hatlarını tetikleyebilir. Pakistan’ın ezeli rakibi Hindistan ile olan nüfuz mücadelesi, sınır hattında faaliyet gösteren silahlı grupların yarattığı güvenlik açıkları ve Çin’in bölgedeki devasa yatırımları, bu yerel çatışmayı çok daha geniş bir küresel güç denklemine bağlama riski taşıyor. Pekin, Pakistan’ın güvenliğini gözetirken diğer yandan Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki projelerini korumaya çalışıyor. Ancak, onlarca milyar dolarlık hacme sahip olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na (CPEC) yönelik her tehdit Pekin’in bölgedeki diplomatik ve ekonomik hedeflerini bağdaştırmasını daha da zorlaştırıyor.

TARAFSIZ ARABULUCULUKTAN KOLEKTİF SAVUNMAYA MI?

Türkiye bu gerilimin uzağında olsa da dışında kalan bir gözlemci değil. Türkiye, Katar’la birlikte Ekim 2025’te Pakistan ve Afganistan arasında sağlanan ateşkese aracılık etti. Tarafların İstanbul’daki görüşmelerine de ev sahipliği yaptı. Bu ay MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın önce Kabil ve Kandahar’da, ardından İslamabad’da yaptığı temaslar, Türkiye’nin iki tarafla da konuşmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Ne var ki, Türkiye gerilimi düşürmeye çalışan bir arabulucu konumundayken artık Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın tarafı haline geldi. Bu durumun, bölgesel gerilimin derinleşmesi halinde Türkiye’yi ciddi bir bölgesel denge krizine sürükleyebileceği açık. Zira hala ne olduğu açıklanmayan kolektif savunma yükümlülükleri Türkiye’yi gereksiz bir askeri angajmanın ve telafisi güç diplomatik risklerin merkezine çekme potansiyeli taşıyabilir. 

Suudi Arabistan çevresindeki gerilim, Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından ne anlama geldiğini tartışmaya açmıştı. Pakistan–Afganistan çatışması da aynı yakıcı soruyu, Ankara’nın arabuluculuk çabalarının sürdüğü bir bölgede yeniden gündeme getiriyor. Bu iki kriz, anlaşmanın bölgesel çatışmalar karşısındaki sınırlarını ve Türkiye’nin diplomatik hareket alanını birlikte değerlendirmeyi gerektiriyor.