Özel'den Lüksemburg açıklaması: AK troller karın tokluğuna trollük yapadursunlar, millet Moselle Nehri'nde yat yüzdürüyor

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 19 Mart'ın yıl dönümü sebebiyle katıldığı canlı yayında gündeme dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. Özel, gündemdeki pek çok konuya değindi ve çarpıcı açıklamalarda bulundu.

12punto

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İBB Başkanı ve CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasına giden sürecin ilk günü olan 19 Mart'ın birinci yıl dönümünde Halk TV'de; Seda Selek, Fikret Bila ve Kürşad Oğuz'un sorularını yanıtladı.

Özgür Özel'in yaptığı açıklamaların satır başları şöyle:

Şimdi bir iddiayı yalanlamanın basit bir yolu var. Hatta ben o kadar iddialıyım ki bu konuda; basın toplantısının sonunda da arkadaşlara dedim; Türkiye’deki tapu sorgusu yapmaya yetkili herhangi bir yerden, bütün tapu daireleri, belediye başkanlıkları, ilçe ilgili ilçe belediye başkanlığı, büyükşehir belediye başkanlıklarından ve hatta en basiti Çevre Şehircilik Bakanlığı’ndan bunlara bakılır.

Ben ‘duydum, böyle bir tapu var’ demiyorum. Bu işlemin ID numarası diyorum. Yani bu şu demek: Nasıl ben mesela şimdi tutup da Sayın Selek’in TC numarası budur diyorsam; değilse, ‘bunlar hayal mahsulü, yalan’ demeyecek. ‘Benim TC’m bu’ diyecek veya ‘O TC başkasına ait’ diyecek. O TC’yi girdik, bakın hiçbir şey çıkmıyor, diyecek. Benim kendisiyle ilgili iddialarımdan hiçbir tanesi böyle ‘duydum, yaptım, ettim’ değil. Olunca söylüyorum. Mesela ‘yat’ meselesi; duyduğumuz bir konu ama isbata muhtaç bir konu. Ama şu ID numarası, 1 numaralı örnek; Akın Gürlek’e ait İstanbul, Kartal’da, Esentepe’de İnönü Caddesi 151D’de 10106661 ada numaralı, 551 parsel numaralı Avrupa Konutları’nda bir daire, emsal değeri de 26 milyon 250 bin lira. Bu yok, diyecek. Bu ID bana ait değil, diyecek. Bugüne kadar ben şimdi devletin elinde bu sorgunun imkânının olduğu 12 tane tapu söylemişim, dört tane de sattığını söylemişim. Evet. Bir tanesi yanlış olacaktı da bu vakte kadar beni tutacaklardı. Beyefendiye destek atan iki kişi var; o da kendine destek değil, bana husumet. Bir tanesi Süleyman Soylu, tweet’ini retweet etmiş. Hani Süleyman Soylu diyordu ya; o dedikten sonra dünya kadar AKP’liyle her türlü münasebetimiz oluyor. Hani demişti ya; ‘Bundan sonra Özgür Özel’e selam veren bizden değildir.’ Kendini dinlemeyen kimse olmadı. Akın Gürlek’e selam veren bir kendisi var. Bir de MHP’de bir genel başkan yardımcısı var, onun da kişisel husumeti var bize.

Yüksek yargı çevreleri, Ankara çalkalanıyor. İddialar, "zaten vardı, ispatlandı" diye. AK Parti'deki temel duygu biz bu yükü taşıyamayız. Yargıdaki temel söylem, bunu ben biraz önce yayın öncesi sizlere de söyledim. Duyuyor musunuz? Görüyor musunuz? Ankara'da konuşuluyor. Yargı çevresindeki temel söylem, "söyleniyordu, ispatlandı".

Ortak laf böyle yalanlama olmaz. Yalanlama ne? Bunlar hayal mahsulü diyor. "Ben terörle mücadele eden bir kişiydim" diyor, ezbere bak. Ve diyor "bu beni yıpratmaya ve hedef göstermeye yöneliktir." Ya terörle mücadele eden kişi derler, ben dün akşam iftarda beraberdim. Kolunu vermiş, ayağını vermiş, evladını vermiş. Hep beraber kucaklaştık.

Hepsinin taleplerinin vücut bulduğu 18 kanun teklif var senin partin tarafından mecliste bekletiliyor. Sen terörle mücadele eden kişiye sahip çıkacaksan o sahip çıkılacak adam sen değilsin. 16 tane tapu biriktirmiş adam. Ömrü boyunca aldığı bütün maaşların 10 katına kadar daire ya da satılmış daire bulunan, daha bunun yanında ayrıca şey bundan ibaret değildir. Biz de veriyoruz. Onun verdiğinin aynısını ben de veriyorum mal beyanı olarak.

Kendimin, eşimin, kızımın varsa tapular, varsa arabalar, TL ve döviz bazındaki bütün mevduat hesapları, takı varsa takı, pırlanta varsa pırlanta, altın varsa altın gramı gramına hepsini sorar devlet.

'GÜRLEK MAL VARLIĞINI AÇIKLASIN' ÇAĞRISI

Açıklasın mal varlığını. Bakın ben, benim mal varlığım Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, meclisin elinde, devletin elinde. Toplam ailemizde üç tane ev var; Manisa'da, İstanbul'da bir de Ankara'da. Ankara'daki de daha çok yeni alındı tadilat madilat oluyor, misafirhanede kaldım 17 yıl. Ankara'da.

İki tane araba var. Biri yani 5-6 yıllık bir araba eşimin, bir tanesi de 3 yıllık bir araba benim. Birinin değeri 1,5 milyon lira, birinin değeri 900.000 lira falan. İki tane mütevazı sokak arası dükkan var bütün Manisalılar bilir. Sağlık ocağının yanında hani eczane dışında bir işe yaramayacak, gittiğim mütevazı dükkan.

İş Bankası'nda bir hesabım var eczane. 1999'dan beri onu kullanıyoruz. Vakıfbank'tan, Halkbank'sına da gelen param belli. Mal varlığım orada. O malların her birini edinirken bu hesaptan parayla ödedik. Kuruşu kuruşuna, ellerinde incelesinler.

Şimdi Akın Bey'in mal varlığını görelim. Mal varlığı derken, benim mal varlığımdaki gibi devletin sorduğu gibi TL cinsinden mevzuat, mevduat, döviz cinsinden mevduat, bütün aileye ait olan bütün gayrimenkuller ve varsa takımaka altın maltın, hatta pahalı saat varsa bilmem ne, onu da bildirecek.

Devlet bunları istiyor. Verdiği mal varlığını bir açıklayalım, görsün. Beynin verdiğim ID'lerin olmadığını bir göstersin. Bakın, saat ben 1:30'da çıkacağım canlı yayında bütün Türkiye'nin önünde ID numarasıyla bütün hareketlerini söyleyeceğim, adres adres vereceğim. Cevap; "ben terörle mücadele ettim, beni hedef gösteriyor." Böyle bir cevap yok.

Sayın Özel, sizi, Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek konuyu yargıya taşıyacağınızı söyledi. Yarın öbür gün dava açıldığında ve mahkeme sırasında sonuçta ne var, ne yok, hangisi doğru, hangisi gerçek, bunların mahkeme safhasında belgeleriyle ortaya çıkması gerekmiyor mu?

Birincisi, söylediği şu söz var, sondaki söylediği söz; "elinde bu belgeler varsa yargıya gitseydi" diyor. Ben gittim yargıya. Bir hakimle, bir İstanbul Başsavcısına karşı yargıya gitmenin yolu HSK'ya gitmektir. Hakimler Savcılar Kurulu'na gittim. Ben beş dedim, yedi tane başvurum varmış bekleyen. İşlem yapmadıkları.

Akın Gürlek hakkında şikayette bulunuyorsun, HSK diyorlardı, Akın Gürlek'in elinde bakan bir şey yapamıyor, o oluyor bu. Ben bir açıklama yapınca koşuyor, Erdoğan'la görüşüyor. AK Parti camiası ne diyor? Direk Erdoğan'la görüşüyor diyor. Herkesin rahatsız olduğu bir yapısı vardı. Erdoğan'a zarar veriyor diyor. Şimdi bu yükü nasıl taşıyacağız diyorlar. Ama net bir şey var, net bir şey.

Benim gördüğüm bir şey var, benim gördüğüm bir şey var. Bu kişi hakkında yaptığımız bütün iddialar HSK'da bekliyordu, bu kişi HSK'nın başına getirdiler şimdi Adalet Bakanı yaparak. Davacı kadı olursa Allah yardımcın olsun demişler. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi kadı davacı olmuş bizden. Birinci yaklaşım bu. İkincisi bana diyor ki "Hadi git mahkemeye." O zaman hodri meydan diyorum. Halk TV ekranlarından hodri meydan diyorum. Eğer bu işten çekinmiyorsan, "Mahkemeye ver" diyor ya, mahkemeye vereceğim kendisini. Dokunulmazlığına kaçtı ya. İki tane yol var, bu dokunulmazlıktan kurtulması için. Birincisi yargılanması için istifa etmesi, yargılanması ve göreve dönmesi lazım. İkincisi daha basit, görevinde kalabilir. 400 imza lazım. 140'ı bizde var. 138 tanesi bizde var. Geri kalanı da AK Parti'de var. Akın Gürlek'in hakkında bir soruşturma komisyonu kurulması için 400 imza yetiyor, hatta 300 imza önce yetiyor, 400 imzayla da Yüce Divan açılıyor. Madem yargıdan kaçmıyor, madem alnı açık, değil de, hadi Anayasa Mahkemesi yargılasın onu Yüce Divan sıfatıyla. Yapacağı şu, Erdoğan'a diyecek ki: "Ben bu yükün altında ezilemem. Özgür Özel'in iddiaları yönünden ben yargılanmak istiyorum." Bugün için bir bakanın yargılanabileceği yer Anayasa Mahkemesidir, hodri meydan. Benim mal beyanım ellerinde. Açsınlar döksünler. Onun mal beyanını bir görelim, açılsın dökülsün. Örneğin bu ID mal beyanında yoksa, bu ID bu malı sattı demektir, ama o da görülür. O zaman hesabında parasını göreceğiz kardeşim. Bu paraları bir yerlere sakladın mı, koydun mu, aldın mı, yaptın mı? Elimizde 450 milyon TL'lik edinilmiş mal ya da satıp da alınmış parası var.

Tapunun bir numarası bu. Evet. Akın Gürlek, Akın Gürlek hani tapu dolabının karşılığı yok deyince ama siz tapudan aldığınızı... Bu numara, tapudaki karşılığının numarası. Diyecek ki: "Bu numara bana böyle bir işlemim olmamıştır" diyecek.

Vaktiyle biz başvurduk bunlar için. Mal beyanına bakın falan dedik. O zaman önceki Adalet Bakanı başkandı. Erdoğan üzerinde de bu gelip gidip "Aman ha o dosyayı soruşturmasınlar falan" diye Akın Bey baskı yapıyordu.

"BU ŞÜPHEYİ ORTADAN KALDIRMAK ADALET BAKANI'NIN ELİNDE"

"Nereden buldun" diye kendisine soruyoruz. Onun açıklaması lazım. "Nereden buldun" kanunu öyle bir kanundur zaten. Bir malı edindiysen... Bakın ben biraz önce kendi adıma nereden bulduğumu söylüyorum. Ben ne mal edindiysem, ne araç aldıysam, sattıysam o hesaplardan resmi hareket de yaptım. Bunun aldığı bazı yerlerde senetle ödendi diyor. Senet verildi. Seneti kim karşıladı, kim bozdu, kim ödedi, kim düzenledi, kim aracılık etti? Bunların hepsi izaha muhtaç. Ha, yani şimdi nasıl Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarımız için kendisi gerçi yalan yanlış ifadeler de bulundu. İlk göreve geldiği gün A Haber'e çıktı. Sayın gazeteciler sordu. Dedi ki, "Soruşturma dedi makul şüpheyle başlar" dedi. Oysa soruşturma basit şüpheyle başlar. Kovuşturma makul şüpheyle başlar. Yargılama için makul şüpheye ihtiyaç var. İddianamenin kabulü gerekir.

Makul şüphe. Soruşturma basit şüpheyle başlar. Ben şimdi bir soruşturma başlasın diye basit bir şüpheyi ifade ediyorum. Ben de milletvekiliyim ya, milletin vekili olarak şöyle bir basit şüpheye sahibim. Beyefendinin görev yaptığı çok kritik mahkemeler oldu ve görev yaptığı çok kritik bir Cumhuriyet Başsavcılığı görevi oldu. Bu görev sırasında çok sayıda kişi kendisine mal varlıklarına çöküldüğünü, bu malları geri almak için itirafçı olmalarının telkin edildiğini ve mal varlıklarının bir kısmının verilmesi gerektiğini söylediler. Avukatların aracılık ettiğini, çantacıların gidip gittiğini, İBB Borsasının kurulduğunu söylediler.

İBB iddianamesini yazan, kalemi tutan acaba parmağını mı yalamış? Bu basit şüphe. Bu şüpheyi ortadan kaldırmak Adalet Bakanı'nın elinde. Ben bunu niye soruyorum? Normal şartlarda kendisi İstanbul Cumhuriyet Başsavcısıyken ben bu şüphelerimi HSK'nın önüne koyuyordum. Sayın Devlet Bahçeli bana dedi ki: "Artık Akın Gürlek siyasi." Akın Gürlek'i, işte yemin töreninde CHP'liler neden engel oluyor?

Özgür Bey ve arkadaşları sorular sorsun ona, dedi. Her ne kadar bugün MHP'nin Genel Başkan Yardımcısı bana en duyduğu hürmetle, körü körüne Akın Gürlek'e sahip çıkmaya çalışıyorsa da biri, o ikisinden biri, ben soruyorum şimdi. Devlet Bey soru sor dedi, soru soruyorum. Bekleyin Akın Gürlek versin cevabını. Ben basit bir şüpheye sahibim. Kamu görevi yaptığı sırada çok önemli mal varlıkları, çok önemli tutukluluklar, serbest kalmalar, itirafçılıklar, geçmişte FETÖ borsaları, şimdi İBB Borsası... E, bir tane mal birden bu kadar, on katına, yüz katına, on tane savcı bir araya gelecek, 190 yıl çalışacaklar, kazandıkları paradan bir bardak su bile içmeyecekler. Ancak bu mal ediniliyorsa çıkacak.

AKP içinde bir rahatsızlık var. Ya esas şöyle bir rahatsızlık var; Kürşat Bey, siz siyaseti her biriniz çok yakın takip ediyorsunuz. Örneğin, bir önceki İçişleri Bakanı nereden geldi? İstanbul Valiliğinden geldi. İçişleri Bakanı'nı İstanbul Valisi'nin bürokratı getirdiler, İçişleri Bakanı yaptılar. AK Parti'nin bir evladı olan Bülent Turan yıllarca grup başkanvekilliği yaptı. AK Parti siyasetinde, yani Bülent Turan'la ben aynı görüşlerde değilim. Çok da kavga ettim ama kendisiyle bir hukukum var, bir centilmenlik hukukum var.

Ben nasıl Cumhuriyet Halk Partisi'nde saatin vidasından, içindeki en küçük çarktan geliyorsam, AK Parti'nin siyasetinden de Bülent Turan geliyor. Bülent Turan geldi, Bakan Yardımcısı oldu. Üstüne geldi, İstanbul Valisi Bakan oldu. Sonra işi gücü bıraktı, Bülent Turan'la uğraştı. En sonunda bakan değişti, gitti. Bülent Turan yerinde duruyor. Ama mesela Bülent Turan İçişleri Bakanı olmuyor da bu sefer Erzurum Valisi geliyor Bülent Turan'ın üstüne. Bu sefer bu AK Parti'nin siyasetçileri, "Ya biz bunca zaman, Allah biliyor işte, her bir tanesi kendi teşkilatlarında ilçe başkanlıklarını süpürerek başladılar. Sobaya odun çekerek başladılar. Biz yıllarca siyaset yapacağız, saatin vidasından buraya kadar geleceğiz, atanmış birisi yine tepemize atanacak."

Ben şu anki İçişleri Bakanı'na bir şey söylemek için söylemiyorum, eskisinin pozisyonundan söylüyorum. AK Parti siyaseti şunu tartışıyor şu anda: "Ya bu kadar emek, bu kadar gayret, bu kadar teşkilata hizmetin hiçbir karşılığı yok, hep atanmışlar, hep atanmışlar." Bir önceki atanmış geldi, hepimizi rezil etti, gitti. Yani o İçişleri Bakanı'nın gidişi gidiş mi? İçişleri Bakanı geldi ve yıllarca emek vermiş siyasetçilere iftiralar atarak, hakaretler yaparak, kuyusunu kazarak, muhalefete bilgisiz dırarak, basına "zor sorular sorun da zor kalsın" diyerek, onu yaparak bunu yaparak tutunmaya çalıştı.

Şimdi benim AK Parti siyaseti ile ilgim alakam yok. Ama bir hakkaniyet açısından baktığınızda, bir parti bu yükü taşıyamaz, kaldıramaz. Hep atanmışlar, hep atanmışlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan vazgeçer mi sizce Akın Gürlek'ten?

Ya şimdi Akın Gürlek özel bir durum. En kuvvetli bağ, insanların birbirleriyle suçları üzerinden bağlandığı bağdır. Anne ile bebeğin göbek bağından daha kuvvetli olduğu durumlar vardır. Birbirlerinden besleniyorlar, birbirlerini var ediyorlar, birbirine vadediyorlar. O Erdoğan'a yeniden Cumhurbaşkanlığı için rakibini ve rakip partisini yok etmeyi vadediyor. Erdoğan da ona her türlü hukuksuzluğa rağmen korunmayı vadediyor.

O birinci vadin işte Ekrem İmamoğlu'na iddianameyi düzenledi, bilmem ne yaptı, o da gitti onu bakan yaptı, korumaya aldı. Onun dediği herkesi bakan yardımcısı yaptı, boşalan yerlere aşağıdan istediklerini yaptı. Bakın, memlekette iki tür adam var. Bir tanesi sizin, bizim okuduğumuz meselelere, "Ya kardeşim böyle olur mu?" diyenler. Mesela diploma davasında, diploma davasında şerh koyan hakimi Kahramanmaraş'a sürmeleri, ihaleye fesat karıştırma davasındaki hakimi Kahramanmaraş'a sürmeleri, Beylikdüzü davasında beştir, oyalayan hakim savcıya "Hadi mütalaanı ver" deyip vermeyince karar açıklayan hakimi Diyarbakır'a sürmeleri, almak davasının hakimini, Ekrem Bey'i haklı gören, tak, Samsun'a sürmeleri, efendim Akın Gürlek'e hakaret davasında muhalefet şerhi yazan hakimi İş Mahkemesi'ne ağır cezadan ya da Asliye Hukuk'tan buraya sürmeleri, asliye cezadan sürmeleri, İBB soruşturmalarına bakan mali şube müdürünü gidip de Başakşehir'e ilçe belediye emniyet müdürü yapmaları, almak davasında istinaf heyetini başka dairelere göndermeleri, bilirkişi davasında hakimi başka mahkemeye sürmeleri.

Şimdi burada sekiz tane, "Ben talimatla iş yapmam, doğrusunu yaparım, alınan karara şerh koyarım" diyeni darmadağın ediyor. Sonra bir mahkeme daha görülüyor, dokuzuncusu, "Hadi bakalım, muhalefet şerhi yaz." Böyle bir hukuk düzeni kurulmuş durumda memlekette. Bunların her birini buralara dağıttıran Akın Gürlek'in "bu istediğimiz gibi karar vermiyor, dediğimizi yapmıyor, bu şerh yazdı" demesi...

Bu ülkede de bir yaz bir kış kararnamesiyle hakimlerin, savcıların yeri değişir, coğrafi güvence vardır ve çok büyük bir ahlaki sorunları, hırsızlıkları, kişisel ahlakları gibi şey yoksa yerlerinin değiştirilmeyeceği garantisi vardır. Bırakın yaz ve kış kararnamesini, bu arkadaşlar sadece mahkemede bir karara şerh düşmüş diye, "Ya bu doğru değil, ben aksi düşünüyorum" demiş diye sürülüyor bu arkadaşlar. 3 gün sonra, 5 gün sonra, 7 gün sonra...

Cumhurbaşkanı yardımcılarını, Meclis Başkanı'nı suçlamak için bir şey demiyorum. Her fırsatta herkese anlatıyorum diyorum. Bugün de mesaj attım diyorum. Hatta şunu söylüyorum; ya bizim Cumhuriyet Halk Partisi'nin 2011-2015 Cezaevi İzleme İnceleme Komisyonu vardı. Ben, Veli Ağbaba, Nurettin Demir. Türkiye'nin bütün cezaevlerini geziyorduk, hak ihlali var mı diye bakıyorduk. Orada da şeyi de ayırmıyorduk. Hani sağ örgüt, sol örgüt, o dur, bu dur falan. Gözümüzü kapıyorduk, hak ihlali var mı diye bakıyorduk. Bugün AK Parti üç kişilik bir heyet kursa, iyi hukukçuları var ellerinde. Bu heyet gitse, İBB tutuklularını dinlese, sana, ailene, kardeşine, çocuğuna, bunların özgürlüklerini veya sana şantaj yapıldı mı, tehdit oldu mu? Bir rapor çıkarsa. Bana getirmesin raporu ya.

Yani Erdoğan'a götürsün, partinin yetkili kurullarına götürsün, kendi vicdanına götürsün. Ama şöyle bir şey söylüyorum; şu anda Türkiye'de Erdoğan'ı yenme suçundan dolayı ve gelecekte Erdoğan'ın iktidardan edilme ihtimaline karşı siyaseti de normal yapmadıkları için öyle bir işe giriştiler ki bizim iktidarımız el değiştiremez. Devir teslim bizim için görevi devredip eve gitmek değildir. Kendilerince söylüyorlar işte şu riskimiz var, bu riskimiz var diyorlar, hapse gireriz diyorlar, çorap söküğü gibi gelir diyorlar, bütün bürokratlar konuşur diyorlar falan diyorlar, filan diyorlar. Bu meseleyi öyle bir hale getirdiler ki Ekrem İmamoğlu'nu içeride tutmak ve Cumhuriyet Halk Partisi'ne, Cumhuriyet Halk Partisi'nin kadrolarına iktidar yüzü göstermemek için büyük bir kumpasın içine girdiler. Giderken öngöremedikleri şekilde hiçbir şey bulamadılar. Girerken bulacağız diye düşünüyorlardı. Çünkü kişi kendinden bilir işi. Ona dediler ki, "Kim yapıyorsa İstanbul'la bir işi, bunlar ondan alıyordur yüzde 10-15'ini, 20'sini." Öyle yaptılar. Bakın bugün açık söylüyorum. Bugün ben yemin koydum ortaya. Çıksın biri de desin ki "Ben de yemin ederim" yok. Ben diyorum ki Havuz medyası dediğimiz, başta Sabah gazetesi olmak üzere TMSF'nin elindeki o zaman işte Kanal 24'leri, takvimleri bilmem bütün gazeteleri, bunların AK Parti tarafından, AK Parti'ye müzahir yayın kuruluşları haline gelmesi için Binali Yıldırım başkanlığında, Binali Yıldırım yönetiminde bir havuz oluşturuldu. Bunu bilmeyen mi var Türkiye'de? Kamu müteahhitleri bu havuza gönüllü katkı yaptılar, gönüllü tırnak içinde. O havuzdan medya egemenliği sağlandı. Binali Bey bununla AK Parti çevrelerinde Erdoğan'ın güvenini kazandı. Binali Bey'in en büyük mahareti, Ulaştırma Bakanı'yken ve AK Parti'nin en önemli ihaleleri Ulaştırma alanındayken o yıllarda, ulaştırmada kamudan ihale alan müteahhitler bir havuza katkı yaptılar. O havuzda havuz medyası oluşturuldu. Bu olmadıysa Allah benim belamı versin. AK Parti'den bir kişi de çıksın "bu olmadı" diye bir yemin etsin de göreyim. Böyle bir şey olmadı desinler. Bunu herkes biliyor, bunun böyle olduğunu biliyor. Bakın 17-25 Aralık'ta dört bakanın evlerinden, çocuklarının evlerinden ayakkabı kutularında para çıktı. Önce FETÖ'cüler koydu dediler, aynı bugünkü refleksle "terörle mücadele ediyorum, hedef gösteriyorum" diye. Günün sonunda FETÖ'nün koyduğu paraları faiziyle geri istediler. FETÖ koydu dedikleri, ilk refleks söyledikleri parayı. Erdoğan ne dedi böyle bir programda biliyor musunuz? Döndü bu paralardan bahsediliyor, Türkiye bunları konuşuyor. Erken vade diyor ki; "Devletin, hazinenin, kamunun cebinden para çıkıyor mu?" diyor. "Kamunun cebinden para çıkmıyorsa yolsuzluk yoktur" diyor. Yani diyor ki, "o toplanan paralar başkaları tarafından toplandı, belediye bütçesinden alınmadı. O yüzden de yolsuzluk yoktur" diyordu Erdoğan. Bunu normalleştiren, o paranın varlığını kabul eden ve o paraya meşruiyet atfeden birisi Erdoğan.

Bizim hiçbirimizin bakın, bir arkadaşımızın çocuğunun kulağındaki küpeye dedektör tuttular "altın mı" diye. Altın olanı söktüler, aldılar. Kumbaradaki paraları döktüler. 30.000 dolar mı ne çıkmış, yurtdışına giden kim? 3.000 dolar mı çıkmış, 30.000 dolar mı çıkmış? Sarı bir zarfta onu söylediler. Onu kanıt diye söylediler. Hangimizin, hangisinin balya balya paralar çıktı? Çıktığını gösterdikleri Gaziosmanpaşa Belediyesi'nden o videosu stok video çıktı. Ben TRT... ben ben Gazi Osman Paşa aramasını izliyorum, TRT veriyor. Gazi Osman Paşa Belediyesi'nde gizli kasa bulundu. "Ne alakası var ya" demişim. Gökhan Zeybek diye bağırdım böyle bakın. Gökhan Zeybek dedim. Özel kalemi aradı, Gökhan Zeybek geldi. "Belediyede kasa ne gezer" dedim. "Olmaz efendim belediyede kasa" dedi. Gökhan Zeybek aradı. Belediye başkanı gözaltında, belediye meclisinden bildiği birini dün gibi. AK Parti'den döneminden kalmış kasa dediler. Kasayı AK Parti koymuş ne koyuyorsa içine, koca bir kasa. Dedim ki "Dolar ne işi gezliyor?" "Dolar yokmuş" dediler. "Arama tutanağını getirin" dedim. 15 dakikaya arama tutanağı, WhatsApp fotoğrafı geldi. Diyor ki, "Belediye başkan makamının arkasında gizlenmiş, önceki dönemden kalan bir kasa açıldı, içinden belediyeye ait resmi mühür ve devir teslim sırasında başkana yapılan sunum, o sunumu da önceki belediye başkanına da borcun bu kadar, alacağın bu kadar, olan işte hard disk mi CD mi ne çıktı." "Nasıl oluyor?" dedim ya. Bu sefer "Şevket" diye bağırdım. Şevket Bey geldi basın danışmanımız, basın müşaviri partinin. "TRT'ye sorun kardeşim" dedim. "Dolar çıkarıyorlar, kasa arama tutanağı bu." Demişler ki, "Elimizde arama anına ilişkin görüntü yoktu, stoktan. Stok videoda da tesadüfen dolar çıkıyor kasadan. Ekrana bir karış yazmışlar Gaziosmanpaşa Belediyesinde gizli kasa bulundu, doları veriyor polisler. Onlar stok görüntüymüş, bugünün değilmiş. Onlar bilmem ne mafyasının, uyuşturucu mafyasının dolarlarıymış.

AKP sözcüsü Ömer Çelik "Bunların hepsi herhangi bir belge konulmayan, havada kalan iddialar." dedi, açıklamalarınızla ilgili...

Hangi belge konulacak? Bu belgeden ne anlıyor? Yani bu bu bu daha belge değil de ne yani? Ömer Çelik, bu belge değilse ben senin alnına ne yapıştırayım? Yani daha bunu belgeden saymıyorsa, ben alnına ne yapıştırayım Ömer Çelik'in yani? Onu soruyorum. Ona soruyorum, diyorum ki bak burada 12 tane tapu var, 12 tane. Hepsi Akın Gürlek'in. Aha bu belge değilse ne belge? Sen bu belge sahte diye açıklayaydın. De ki bu belge sahte. Yok, öyle demiyor mu, açıklıyor. Demez, yiyemez ki nasıl diyeceksin?

Özgür Özel'in silgisi sürekli kaleminden önce bitiyor. Bu gidişle CHP'yi tarihten silecek, diyor.

Silgisi kaleminden önce bitiyor kötü bir şey değil ki. Silgi bitiyor, kalem yazıyorsa iyidir. Kalem bitiyor, silgi devam ediyorsa kötüdür.

Şunu şunu kastı yani siz el yükselttikçe baskının da artma ihtimali yüksek. Olur. Ee Zaten Zaten şöyle bir şey var, ellerinden geleni ardlarına koymasın dediğim bu. Benim Ömer Çelik'e dediğim şu: "Ben size karşı doğruları söyledikçe, mücadele ettikçe, dik durdukça siz saldırıyorsunuz ya, devam edin kardeşim. Çünkü millet görüyor bunu, millet görüyor bunu." Sen tapıya belge değil diyorsun yani. Bana şunu diyecek, şunu diyecek. Bizim Adalet Bakanımızın, Özgür Özel'in bahsettiği gibi tapuları yoktur, hiç olmamıştır, almamıştır, satmamıştır, geliriyle mütenasip bir mal beyanı vardır, ya da elden çıkardığı malların paraları karşılığı şunlardır. Bunu söylesin bana. Yani daha ne olacak? Ben Özgür Bey, Ömer Bey'in yaptığı açıklamalar bu ikinci kez oldu. Açıklamanın sonunu işte sizle ilgili olarak "CHP'yi tarihe gömecekler" diye bitiriyor. Acaba bu sözden CHP'ye bir kapatma davası olasılığı algılanabilir mi? Böyle bir duyumunuz var mı? Buna karşı bir hazırlığınız var mı?

Şimdi, 47 yıldır 1. parti olmamıştık. O söylediği Özgür Özel'in genel başkanlığında girilen ilk seçimde 1. parti olduk, Ömer Bey'in önündeki son ankette de 1. partiyim. Benim masamdaki tüm anketlerde neredeyse 1. partiyim. Biri hariç, küsuratlı bir şeyle AKP'ye müzahir bazı arkadaşların şeyinde var. İkincisi, partiyi kurdular, 23 yıldır iktidar oldular. Hep 1. oldular. Ne diyorlardı? "Yendik de yendik, yendik de yendik." Son seçimi kim kazanmış Ömer Bey? Siz hiç Özgür Özel'i yenebildiniz mi Ömer Bey? Siz hiç Özgür Özel'in genel başkan olduğu seçimde galibiyetiniz var mı Ömer Bey? Siz hiç Ekrem İmamoğlu'nu yenebildiniz mi Sayın Erdoğan? Ekrem İmamoğlu dört kere yarıştı, kazandı. Özgür Özel'in genel başkanlığında şurada söylemiştim, arenada söylemiştim, Ecevit gibi girdiğimiz, Ecevit'in girip de kazandığı gibi, ikisi yerel ikisi genel, 4 seçimden 70'lerde 1. parti çıktı.

Sayın Bahçeli de muhalefetteydi o zaman: 'Sayın Bahçeli, Sayın Kılıçdaroğlu, ben bu seçimden birinci parti çıkamazsam bırakıyorum. Siz de bırakıyor musunuz ya?' deyip dalga geçiyordu. Ben birinci parti çıktım. Bırakacaktım çıkamasaydım. Bırakırım gelecek seçimle çıkamasam. Sen bırakabiliyor musun ya? Sen kaybedensin şu anda. Birinin kazandığında ne konuştuğuna bakma, demokratlığına bakmak için kaybettiğinde ne yaptığına bak. O yüzden net.

Şimdi elbette görmüyor muyuz? Bana geçenlerde de çok değer verdiğim bir abim, bir partinin Sayın Genel Başkanı, 'CHP şantaj altında mı?' dedi. 'Acaba?' dedi falan. Ya daha ne şantaj olacak ya? Ya soruyor musunuz, 'şantaj altında mı?' Abim, canım abim! Adam diyor ki bana: 'Ey Özgür Özel, Ankara'ya dön, partinin başında otur. Ankara merkezli siyaset yap.' Bu ne demek? Ankara'ya dönmez, mitinglere devam et dersen, seni partinin başından indiririm demek. Yani bunun için tefsire ihtiyaç yok ki! Basit bir meal bu yani. Mealle anlaşılır, uzun tefsirlere ihtiyaç yok.

Bugün sizin söylediğiniz; ben partimin son kararsızlar dağıtılmadan 32.4 oyum. Son seçimde 6 parti %5 almış, %25 almışız. %65'ini kazanmışım belediyelerde Türkiye'nin. Kararsızlar dağıtılınca 38-39 düzeyinde oyum. Ayrıca da bu anketlerin hepsi 'telefonum dinleniyor, korkuyorum' diyen seçmenin yaptığı anketler.

Bu şartlarda bu parti nasıl sıfırlanacakmış? Ne kastediyormuş? Arife tarif gerekir mi? Apaçık, apaçık tehdit ediyor ama millet bunu görüyor ve Ömer Bey'in yiğitliği bu kadar demek ki. Beni seçimde yenemeyeceğini biliyor Erdoğan. Kadın kollarına, gençlik kollarına, ana kademeye, parti sözcüsüne, milletvekiline güven yok. Akın Gürlek yenecek bizi. Buna mı güveniyormuş Ömer Çelik? Adana'nın yiğit evladı butlana mı kalmış? Millet seni şutlayacak. Sen bu kadar butlana bel bağlarsan sonunda başına gelen şutlanmak olacak. Millet seni şutlayacak seçimde.

"BUYURSUN BİLEK BURADA GELSİN BÜKSÜN"

Yoksa Ömer Bey'e buyursun, bilek burada, gelsin büksün. Bu bileği bükemiyor da biz bükemiyoruz akın bütçeye mi diyormuş? O akına mı kalmış koskoca AK Parti? 23 yıllık AK Parti'nin yenemediğini akın yenecek, bundan da Ömer Çelik ile Tayyip Bey böbürlenecek miymiş? Adamın alnını karıştırır bu millet be, alnını karıştırır!

Tankıyla, topuyla, askeriyle, komandosuyla sarıyorlar meclisi. Sarıyorlar Çankaya Köşkü'nü, darbe yapıyorlar. Alıp götürüyorlar, koyuyorlar da bu millet yine getirip baş tacı ediyor darbeye maruz kalanı. Şimdi Ömer Çelik'in umudu tanktan inip cübbe giyen darbecilerse, o Ömer Çelik öyle kahkaha, kahkaha demokratlık kestirmeyecek orada burada. Orada burada böyle başarı hikayesi anlatmayacak bana.

Parti uçağının burnu yukarıya doğruyken ben de kahkaha atarım. Uçağın burnu aşağıdayken 'Koş akın, kurtar bizi. Bunları batır, biz çıkalım' diyorsan, bu millet sana şimdiye kadar boşuna oy vermiş, boşuna bel bağlamış. Bu kadar yoksulluk, bu kadar acizlik, bu kadar sefalet hepsi ürününüz. Bile şuraya bak. İşler kötüye gidince darbeciye büründünüz. Yazıklar olsun! Yazıklar olsun darbeci anlayışa.

"YAĞMUR GİBİ İHBAR VAR"

Bugün tapuları açıkladınız. Akın Bey'in mal varlığı ile ilgili başka kalemlerde de bir çalışmanız ya da bir açıklamanız olacak mı, böyle bir hazırlığınız olacak mı?

Benim bildiğim 16 tapu vardı, dördünü sattı. Toplam 450 milyonluk gayrimenkul ve var. Ama ben takısını bilmem, altınını bilmem, pırlantasını bilmem, gümüşünü bilmem, külçesini bilmem. Ama bunun bilmesi gereken biri var, devlet. Oraya verdiği mal beyanını paylaşırsa görürüz. Bunun, bundan ayrıca ben de Akın Gürlek'in kendinin malları dışında eşine ilişkin, mallara ilişkin bir döküm yok şu an elimde.

İkincisi RTÜK'te bir tane emekli polis var. Akın Bey'in ricasıyla girmiş. Daha RTÜK'te yüzünü gören yok. Daire Başkan Yardımcısı diye maaş alıyor. Bu da ihbar. Sayıştay mayıştay gidip bakıyorsa baksın oralara. Bu personel orada mı diye. Bu personelin üzerinde çok mal alınmış, çok mal satılmış. Bunun gibi üç kişi var. Bir tanesi bilhassa İstanbul'da yanındaydı.

Burada Çay yolunda bir tane avukat bürosu var. Akın Gürlek'in çok yakınlarının olduğu. İstanbul'da bürolar var, oralarda birtakım işler var. Bu konuyla ilgili yağmur gibi ihbar var. Somut deliller oldukça takır takır koyarız, bunun üzerinden de yine oturur konuşuruz. Ama önce bana bugünkü durumu bir açıklayacak.

Yargıdaki çeteleşmeye dair, hatta daha önce de açıkladığınız, kamuoyunda bildiği, ismini duyduğu iki avukat üzerinden, hem tutuklu sanıklara hem de ailelerine giderek, baskı yoluyla, şantajla ifade vermesini, yalan ifade vermeye zorlandıklarını söylediniz. Hatta karşılığında da daha önce çok yüksek miktarda para istendiğini de söylemiştiniz. Bugün bu konuya değindiniz. Öyle bir gelişme yaşandı, Antalya Büyükşehir Belediyesi davasında bir itirafçı yalan ifade verdiğini açıkladı. Tam olarak da cümlesi şöyle: "Tutukluyken eşimin durumunun zor olduğunu söylediler, ben de ifademi değiştirerek para aldığımı söyledim, fakat böyle bir şey olmamıştır, haklarını helal etsinler."

Şimdi bir kişinin bile, itirafçının bile, ben yalan ifade verdim demesiyle bir dava temelden çökmüş olmuyor mu? Çünkü Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek de şu anda, tutuklu olarak yargılanan sanıklardan biri. En iyi ihtimalle de tutuksuz yargılamaya gerekli kılmaz mı? Ama dediğim gibi ilk bölümü daha kritik. Temelden sarsılmış olmuyor mu yalan ifade veren bir itirafçının bu itirafı?

Oluyor. Ayrıca şu kadarını da söyleyeyim, birincisi Antalya böyle çöktüğü gibi, daha İstanbul'da ilk itirafçının ifadesine başvurulduğunda, soru cevapta geçen hafta ifade ortaya çıktığında şu çıktı; "Sen demişsin ki; 25 milyar lira yolsuzluk var. Soruyoruz sana, buranın bütçesi ne kadar? 5 milyar." 5 milyar olan yerde 25 milyar yolsuzluk olur mu? Olmaz. "Niye öyle dedin?" "Ben öyle demedim, zapta öyle geçirmişler" falan. Sonra, ben onu yapmadım, ben bunu yapmadım.

Size yani çok iddialı olmamakla birlikte, ama çok ihtimal dahilinde bir şey söyleyeceğim. Bu İBB dosyasının itirafçılarının içinde çok sayıda kendi vicdanıyla hesaplaşıp benzer ifadeler kullanacak kişiler olacak. Şimdiye kadar, benim bildiğim 7 itirafçının sorgum sırasında, benim söylediklerim dışında şeyler yazıldı. İmzalama noktasına gelince, "İmzanı atarsan gidersin, yoksa Silivri'ye dönersin" dendiği için imzalamak zorunda kaldım ifadeleri olduğunu ve bunların önümüzdeki İBB meselesinde, İBB yargılama yasasında ortaya çıkacağı kuvvetli ihtimal. Bu 7, 77 olsa şaşırmam. Çünkü sistemin nasıl işlediğini, ben sistemin mağdurlarından, maruz kalanlarından dinledim.

Önce sizin söylediğinizi söyleyeyim. O kadar net bir şey var ki; Yener Toruner, İBB tutuklusu. Yener Toruner'in oğluna musallat oluyor, Mehmet Yıldırım denen avukat. Gidiyor, geliyor, gidiyor, geliyor. Ve diyor ki; "Babana söyle şöyle bir ifade versin, serbest kalsın." Çocuk bunu ailesine söylüyor ve hatta bir gün bu konuyla ilgili kendini, çünkü iftira ediyorsun falan derler diye bunun ses kaydını alıyor, görüntü kaydını alıyor. Bu tesadüf bu kayıtlar birinde, kişi de savcıyla konuşturuyor. Savcı olduğunu iddia ettiği kişiyle konuşturuyor Mehmet Yıldırım. Bununla ilgili kayıt var. Ben ne yaptım? Bunları topladım HSK'ya koşturttum. Dedim ki; ya bak bu çocuğu dinleyin, bu aileyi dinleyin, bunun üzerine gidin, bu avukatı sorgulayın. Ama bakın ne olduğunu söyleyeyim şimdi size.

Ben bunu İstanbul'da bir mitingde Bayrampaşa'ydı herhalde, otobüsün üstünde dedim ki; yarın gideceğiz ve başvuracağız. Bir tutuklunun oğluna bir avukat, "şu teklifte bulunuyor" dedim. O gece o tutuklunun, bakın tutuklunun adını vermedim, oğlunu Artvin'de önce evine gittiler, bulamadılar, Artvin'de demiş annesi, Artvin'de gözaltına almaya çalıştılar. Kendisi Artvin emniyetine başvurdu, Şavşat'tan Artvin'e indi, İstanbul'a getirildi. Ben ne tutuklu söyledim ne oğlunun ismini söyledim, sadece bir avukat dedim. Savcı, kim olduğunu bildi. Nasıl bildiyse. Sonra o avukatın adını söyledik. O avukat Antalya Kepez'den yurt dışına kaçmaya çalışırken yakalandı. Kepez'deki çevirmede yakalandı. Antalya'dan Yunan Adaları'na kaçmaya çalışacakken başkasının arabası, kendi cep telefonunu İstanbul'da bırakmış. Bu avukatı getirdiler, ev hapsi verdiler. Geçtiğimiz günlerde de ev hapsini kaldırdılar. Oysa ki mesela Mehmet Murat Çalık ölümle cebelleşiyor, kanserle cebelleşiyor, ev hapsi vermiyorlar. Kimseye ev hapsi vermiyorlar

"İTİRAFÇILIK MÜESSESESİNİN FEVKALADE SAKAT VE ÇOK HAK YİYEN, KUL HAKKINA GİREN, MASUM İNSANLARA İFTİRA EDEN BİR MÜESSESE OLDUĞUNU GÖRMEK LAZIM"

O avukatın kimle konuştuğunu söylememiştir. Avukata "firar" diyorlar, jandarma yakalıyor, avukatın görüştüğünün de peşine düşüyorlar. Bunu savcı yapıyor.

Diğeri, çok açık ifadesi var Murat Kapki'nin. Mücahit Birinci; "2.000.000 dolar verirsen çıkıyorsun" dedi diye kayıt altına aldırdı. Mücahit 1'i Ak Parti, partiden attı. Savcı sorguya çağırdı, ona ev hapsi de vermedi. Mücahit Bey yargılanıyor, geziyor.

Böyle duruyoruz biz. Bu işin başında kim var? Bu İBB borsası ne oluyor? Ve burada bütün mesele şu, bugün de bir kez daha söyledim, yılmadan söyleyeceğim. İnsanlara şunu söylüyorlar: "Sen bu ihaleyi yapmışsın." Yaptım. "Talimatı Ekrem'den almışsın." Ben Ekrem Bey'le hiç görüşmedim. Ben Ekrem Bey'le; ben burada çalışıyorum Ekrem Bey orada.

Beni başarılı bir finansçıydım. İBB Medya A.Ş.'nin başına getirdiler. Ben doğru düzgün şartnameler hazırladım. İhaleleri de kim hak ediyorsa o aldı. Böyle dersen olmaz, istediğim gibi ifade vermiyorsun. O zaman sen çocuğuna kim bakacak? Annem yaşlı, o bakacak. Eşim; eşim yok. Hay Allah ya, iyi bir düşün. Hadi at imzayı, al çocuğunu git evine. İmzayı atmayınca sana güle güle. Sanıyor ki Silivri diyorlar, Silivri'ye bir gidiyor; senin diyorlar naklin çıktı. Haydi bakalım Gebze'ye. Öbürü Afyon'a, öbürü Düzce'ye, öbürü Bolu'ya. Bütün kadınları böyle dağıtıyorlar. İtirafçı olacaksın da itirafçı olacaksın.

O yüzden bu itirafçılık müessesesinin fevkalade sakat ve çok hak yiyen, kul hakkına giren, masum insanlara iftira eden bir müessese olduğunu görmek lazım. Önce geçen hafta İstanbul'da, bugün sizin işaret ettiğiniz gibi, Antalya'da bu müessese daha ilk düğmeden yanlış olduğu ortaya çıkmıştır, ilk düğmeden.

Şimdi Silivri'ye dönelim. Yani Silivri'de geçen hafta başladı İBB davası. Tabii başlayamadı bir andan işte, mahkeme heyetiyle Ekrem Bey'in arasında tartışmalar oldu, başka bir sürü mesele oldu. En sonda da vekillerin girmemesine dair bir açıklama yapıldı. Siz bugün öyle olmayacağını söylediniz. O ne aşamada?

Yani vıcık vıcık bir, gayri ciddilik, iş bilmezlik, liyakatsizlikle karşı karşıyayız. Siz heyeti çok eleştirmiştiniz daha başlamadan davadan. Korkunç bir heyetle karşı karşıyayız. Bir kez daha söyleyeyim heyetle ilgili olarak; İstanbul'da Ağır Ceza Mahkemesinin heyeti olmak için, diyorlar ki sağda solda 20'şer yıl, mahkeme başkanlığında 30 yıla yakın kıdem aranır. Bu geçmişten beri böyle. Sağda solda oturan arkadaşlar 1 yıl, 9 aydır, 10 aydır hakimler. Kur'ayı 1 yıl 9 ay önce çekmişler. Normalde birisi Artvin'in Şavşat'ında, öbürü Tokat'ın Zile'sinde mahkemelerde doğru kararlar verip, bozulmayacak, Yargıtay'ın bozmayacağı kararlar verip, 5 yıl, 10 yıl oralarda biriktirip, daha büyük şehirlere, daha büyük şehirlere gelip 20 yılı doldururken o kürsüye layık olacakken bu arkadaşlar 1 yıldır belli ya bu dava 40'a düşecek.

40'ta bir heyet var, heyetin başkanı Akın Bey'in can yoldaşı, öbür ikisinin yerine 2 yeni, 1 yıl 9 aylık hakimi koydular, mevcut mahkeme başkanının 7 yıllık kıdemi ile birlikte ki 10 isteniyor, 3'te 2'sini avukatlıktan saydılar ve 10 yıl 8 aylık bir kıdemle 3 hakimi oraya oturttular. Bunlar ilk gün gelmişler. Bunlara demişler ki; "Özgüvenli ol." Ya o cübbeler eskiden hakimler, savcılar, cübbeler ne, adliyenin girişinde giyerlermiş. Avukatlar dahil. Öyle anlatıyor büyükler. Hadi geldin, odada giydin bilmem ne giydin. Geliyor cübbesiz. Böyle eller burada bir salona bakıyor. Bir göbeği gösteriyor, bir kaşınıyor bir geriniyor. Karşısında 1 yıldır haksız yere durmuş insanlar. Onlara gövde gösterisi yapıyorlar. Konuşmaya başlıyor ya kolun yarısını giyiyor, öbür lafı tamamlıyor, öbür kolun yarısını giyiyor. Böyle yani bir kabadayılıkla başlıyor.

Zaten %2.1 ihtimal düşecekken, 1 yıldır biliyorduk buraya düşeceğini, heyeti de özel ayarladılar. Bu heyet, karşısında, tabii karşısında kaç yılın siyasetçileri, 1 yıldır içeride durmuş, birikmiş insanlar. Usul esastan önce gelir. Usul tartışması açılıyor. Yargılanan kişinin usule ilişkin söz talebi var vermiyor. Vermeyince eli ayağına dolaşıyor. Kapıyı şaşırıyor, öbürüne vuruyor. Öbür kapıya gidiyor. Bilmem ne yapıyor derken şimdi ne öğrendik bu işten? Artık cübbeyi odada giyip geliyor.

Şimdi bir kere biraz önce bahsettiğim, yani üçünden toplam 70-75 yıl kıdem beklenen heyetin kıdemi, tecrübesi 10 ay, 10 yıl 8 ay, 10 ay olunca bir yönetememe hali var ve ikide bir öyle söylüyor zaten. Ben oradayken de üç kez duydum; "Duruşmayı yönetemiyorum. Böyle yönetemem." E böyle yönetemezsin tabii yani. Kurallara uygun yöneteceksin.

Bakın ilk gün hepimiz ne bekliyorduk? Yoklamayla başlayacak. Yoklama almadı. Direkt başladı. Sonra bir tane kadın söz istedi, avukat olduğunu söyleyen. Söz verdi ona, 10 dakika konuştu. Bir sürü şey söyledi ona. Sonra, "Siz kimin avukatıydınız?" dedi, "Kimsenin" dedi. "Niye?" "Gözlemci geldim" dedi. Ya kardeşim bir yoklama yapsan, hem demişsin her sana üç avukat, bunları kayda geçersin. Hem olanı olmayanı bilirsin. Hiç değilse ilk söz verdiğinde "Adınızı alayım, kimin avukatınız?" dese, dese ki "Ben kimsenin avukatıyım", o zaman dersin ki "Olmaz". Yalan atarsa, derse ki "Ben filancanın avukatıyım", kişi der ki "Yok benim öyle bir avukatım". Bu kadar acemi.

Ve o yüzden de bu kadar saçma sapan darmadağınık işler yapıyor. Sonra da suçu CHP'nin üstüne atıyorlar. Şimdi sen yoldan geçene, "avukatım" diyene söz verip de sonradan onun herhangi birinin avukatı olmadığını öğreniyorsan, salon "ooo" gülerser ya da "aaa" derse, sen de "Yok bilmem ne yap". Olmaz yani bunlar.

Şimdi iyi bir öğretmen nasıl sınıf hakimiyeti kurar? Kötü bir öğretmen. En çok bağıran öğretmen susturmaz. En makul şaka yapmasını da bilen, caydırıcılığı da olan öğretmen sınıfı susturur. Çok bağıranda da sınıf arsızlaşır. Çok yumuşak olursan da sınıf terbiye olmaz. Ama sen gelip o sınıfa öğretmenliğin gereğini yapıyorsan ve adil davranıyorsan, sınıf da sana adil davranır. Burada bir kere böyle bir durum var.

İki, ilk gün Ekrem Bey'e söz vermediği için ortalık dalgalandı. İkinci gün söz verdi. Sonra basın mensuplarını aldı, aldığı yeri değiştirdi, kör noktaya yolladı ondan oldu. Geçen gün de bir arkadaşımız yine bu hakimin acemiliğinden, bakın şöyle söylüyor: Milletvekilleri orada oturacak, avukatlar burada oturacak. Şimdi milletvekillerinin şu tarafa geçmek istemesinin sebebi, ailelere ayrılan yerde oturuyor milletvekilleri. Orası boşaldıkça bir evlat daha gelecek, bir çocuk daha gelecek yani mevzu o. Demiş ki "Hukukçu olan milletvekilleri, avukat olanlar avukatların olduğu yere oturabilirler." Kapıdan da cübbesi olmayanı sokmuyorlar. Bizim de bir arkadaşımız cübbesini giymiş, girmiş oturmuş. Hakimin acemiliğinden, o diyor ki "Avukat olanlar geçsin burada otursun." Kanun şöyle yazar. Avukatlık Kanunu'nda da yazar, milletvekili ile bağdaşmayan işler de var anayasaya ve iç tüzüğe göre. Milletvekili seçilen bir avukat görev süresi bitene kadar avukatlık yapamaz. Niye? Yasama, yürütme, yargı ayrılığından. Sen şimdi yasamanın bir temsilcisi olarak gelip de nasıl yargının karşısında birini savunacaksın? Olmaz. Kendini bile savunamazsın yani, olmaz. O yüzden de diyorlar ki sen burada bulunmayacaksın.

Yani normalde zaten bulunmaması gereken bir alan, hakimin acemiliğinden arkadaşımız gitmiş oturmuş. Bu sefer "Kalk" demiş. O da bu sefer "Sen oturttun, niye kalkıyorum?" demiş. 6-7 dakikalık bir sürtüşmenin sonunda yine mahkemeyi tehiri etmiş. Konu bana intikal etti. Ben milletvekilimizin haklı olduğunu biliyorum ama konunun böyle yansıtılmaması için dedim ki "Arkadaşlar bundan sonra o ne acemilik yaparsa yapsın. Siz bildiğinizi yapın ve mahkeme aksın." Çünkü biz istiyoruz ki başta tutuklu arkadaşlarınız, ilk ifadelerini versinler, tutukluluk değerlendirmesi gelsin. Ne olacak tutukluluk değerlendirmesinde? Örneğin, Örneğin Esra var, son bu casusluktan bir yıl ceza istiyorlar, bir yıl. Bir gün yatarı yok. İfadesini verecek çıkacak. Aykut Erdoğdu, yattığı aldığına değmiş. Ne bileyim işte Sıtkı kardeşim ve diğerleri yani hepsi şu anda ifade vermek üzere olanlar, ifadelerini verecekler, tutuksuz yargılanacaklar. Bunun içinde biz, hatta ben istiyordum ki keşke çok hızlı bir şekilde bu işler aksa, bayram öncesi bir tutukluluk incelemesi olsa.

Peki, iktidarın bu duruşmaları yavaşlatma gibi bir derdi olduğunu düşünüyor musunuz? Öyle yorumlar da oluyor.

Ya şimdi hakimin şu haline bakınca 6 günde 4 kişinin ifadesini alınca, dışarıdan bakan öyle görüyor. Ben böyle olduğunu düşünmüyorum. İyi niyetten değil, onlar da bir an önce ceza çıksa da onlan suçlasak istiyor. Yani ondan, yoksa şey... Ben hakimin durumunu şöyle görüyorum: Acemi bir şoför. Dan diye stop ediyor arabayı. "Bırakıyorum kullanmayacağım, ben yapamıyorum bu işi" diyor kaçıyor, ertesi sabaha kadar tekrar gelip oturuyor. Direksiyondan indi bu adam yani. Kullanamayacak bu arabayı. HSK'ya sesleniyorum buradan. Çok net bir şey yapmaları lazım. Türkiye'nin en kıdemli, bu konuya yeterliğince kıdemi olan üç tane ağır ceza reisini bu mahkemeye atasınlar ki, doğal hakim ilkesi bir kez daha ayaklar altına alınmış olur ama şu an zaten çiğnediler. Hiç olmazsa herkes bu acemiliklere katlanmak zorunda kalmasın yani.

AKIN GÜRLEK HAKKINDA SUÇ DUYURUSU AÇIKLAMASI

Bu arada arkadaşlar arada söyledi. Akın Gürlek suç duyurusunda bulunsun demişti ya. Suç duyurusunu hazırlamışlar. Yarın sabah 9'u 5 geçe avukatlarımız UYAP'a yüklemiş ve ilgili yerlere teslim etmiş olacaklar."

Şimdi, tabii 18 Mart var, 19 Mart yıl dönümü var ama bu faslı tamamlamadan önce, kısa bir süre önce gazeteci Murat Yetkin'e bir röportaj verdiniz. Ve orada dediniz ki, tutuklu Cumhurbaşkanı adayınız Ekrem İmamoğlu hakkında, 'Eğer Ekrem Bey'den çok korkuyorlarsa, sokak performansından çok korkuyorlarsa, hiç değilse ev hapsi versinler.' Şimdi bunu ilk defa böyle bir şey duyduk. Bu şekilde bir yargılamayla, yani tutuksuz yargılama, ev hapsi şeklinde o zaman hani tansiyonun düşeceğini gerçekten düşünüyor musunuz? Veya bu söylediğinizin somut bir karşılığı olacağını bekliyor musunuz?

Birincisi, o cümlenin başında bir rezerv var. Diyorum ki; 'Bir an için kendimi de onlar gibi hukuk tanımaz bir çizgiye çekecek olsam, onlar gibi bakacak olsam' diyorum cümlenin başında. Çünkü neden? Siyasiler mi karar veriyor bu işe? Evet, siyasiler karar veriyor. Ben de onlar gibi hukuk tanımaz ve yargıya talimat verir veya bu işi siyasi olarak konuşur bir hale gelecek olsam bunu deyiveririm.

Dediğim şu; o kadar korkuyorlarsa... Normal şartlarda hani deminden beri konuşuyoruz ya. Murat Yetkin'e sorabilirsiniz çünkü hani ben de onunla... Dedi ki; 'Tutuksuz yargılama verirler mi sizce?' 'Vermezler' dedim. Çünkü bütün görüştüğümüz AK Partililer, etrafta konuşan AK Partililer diyorlarmış ki; 'Eğer tutuksuz yargılama yaparsak bu sefer otobüsün üstüne o çıkar, hiç indiremeyiz.' Doğru, böyle diyorlar dedi Murat Bey bana. Murat Bey de bir gazeteci olarak, AK Parti'nin de... Evet, Ekrem İmamoğlu çıkarsa kampanyaya başlayacak.

Dedim ki; o kadar korkuyorlarsa ev hapsi versinler. Otobüsün üstüne çıkmaz, biz otobüsün üstünden onu savunuruz ama hiç olmazsa bu tecrit, bu zulüm biter. Bütün arkadaşlarımız için tutuksuz yargılama istiyoruz. Ekrem İmamoğlu için de tutuksuz istiyoruz ama 'tutuksuz olursa kampanya yapar' diye korkuyorlar. Nasılsa ne derse hakim onu yapıyor; hiç olmazsa çoluğuna çocuğuna kavuşsun. O 12 metrekarede, betonun üzerinde yatmak yerine, bu kadarcık avluda durmak yerine evinde, daha rahat bir durumda olsun. Çok insani bir şeyle söyledim bunu. Bu bir.

İkincisi; ben Ekrem İmamoğlu'nun bu ifadesinden sonra normalde tutuksuz yargılanması gerektiğini düşünüyorum. Tüm arkadaşların tutuksuz yargılanması gerektiğini düşünüyorum. Ama bu ifadeye kadar geçen sürenin de çok büyük bir hak ihlali olduğunu düşünüyorum. Ama bunu yaparlar mı? Yapmazlar. Ama bir yöntem olarak tutuksuz yargılama yerine, tutukluluk tedbiri yerine bir diğer tedbir olan ev hapsini vereceklerse bu durumdan iyidir diyorum. Bunu da insani bir şekilde, son derece...

"NEYİN PAZARLIĞINI YAPACAĞIM?"

Bazıları; 'Efendim Özgür Özel pazarlık mı ediyor?' Pazarlık etsem Murat Yetkin'le mi edeceğim pazarlığı? Murat Yetkin üzerinden mi edeceğim pazarlığı? Biz öyle pazarlığın içinde olsak bu işlerde arka kapı diplomasileri işler, bilmem ne olur falan filan. Yani ne pazarlığı? Ben son derece... İçim de yanıyor, Ekrem Başkanı her Çarşamba günü veya işte şimdi artık Cumaları mı olacak ne olacak, orada bırakıp bırakıp dönmeye içim de yanıyor arkadaşımı. Fevkalade insani bir şekilde söyledim. Neyin pazarlığını yapacağım?

Ha, siz soruyorsunuz, orada da söyledim; tansiyon düşer mi? Şimdi bir kere, 107 tane tutuklu var orada değil mi? Yanlış değil, 107 tutuklu var. 107 tutuklunun bir kere tutuklu olmayanlar duruşmalardan vareste. Belki böyle bir karar almadı ama ağzından söyledi. 'Ben kimseyi zorla getirmeyeceğim, tutuksuzlar gelmeyebilir' dedi. Vareste tutma kararı ilan etmemekle beraber fiilen böyle uygulayacağım dedi.

Artı her birisi için birileri geliyor haklı olarak. Kim geliyor? Anası, babası, bacısı, eşi, çocuğu... Her birine de üç kişi geliyor olsa, 300 kişi de oradan azaltsın, 700 kişi. 700 kişinin salon ve civarında yarattığı tansiyon bir kere düşer. E bir de biz onlara örgütsel destek veriyoruz Cumhuriyet Halk Partisi örgütleri. Bayrampaşa'dan birisi tutukluysa Bayrampaşa geliyor desteğe, herkes veriyor yani. Hepimiz niye gidiyoruz oralara? Otomatikman sen tutuksuz yargılarsan bu salonda tansiyon düşer kardeşim. Türkiye'de de tansiyon düşer.

Bu bir taahhüt değil, bir öngörü. Ben Ekrem İmamoğlu tutukluysa başka tepki gösteririm, tutuksuz yargılanıyorsa başka. Şimdi İzmir'de geçmiş dönem Büyükşehir Belediye Başkanımız 700 yılla yargılandı, tutuksuz yargılandı. Bir gün gittim yanında oturdum. Kemal Bey o zaman gitti mi? Gitmedi herhalde yani... Duruşmaya gitmedi ama desteğini açıkladı. Bir gün ben oturdum yanında, bir gün başka arkadaş... Yargılandı, aklandı, döndü. Zaten görevinin başındaydı. Orada ne tansiyon yapacaksın?

İzmir, şu andaki... Bu arada da eşini aradım ulaşamadım; Şenol Aslanoğlu'na başsağlığı diliyorum, kardeşini kaybetti. Bir mektup yazdım, avukatına ulaştıracağım şimdi. Tunç Başkan var, Heval var ve Şenol Bey tekrar içeriye girdi, Şenol Başkan. Bu arkadaşlarımızın tutukluluğu fahiş hatadır. Zaten yedekleme tutukluluğu yaptılar. İlk tutukladıkları dosyadan tutuksuza döndüler, ikinci bir dosyadan tutukladılar. İzmir'de 155 kişi tutuklandı ilk gün. 10 gün içinde iddianame yazıldı. Her şey yolunda gidiyor diye demiyorum bakın yani. Tutuksuz yargılamaya geçildi çoğu için. 30 kişi kaldı, sonra 8 kişi kaldı, 3 kişi kaldı. İlk davadan hepsi çıktı, ikinci bir şeyden üç tutuklama daha yaptılar. E şimdi İzmir'de nasıl bir tansiyon var? Ona göre bir tansiyon var. Ama sen 150 kişiyi tutuklu tutarsan ona göre bir tansiyon olur. Bunu söylüyorum.

Bu benim, tutuksuz yargılama olursa yani böyle bir... Olur olmaz şeyler söylüyorlar. Efendim dün şuursuzun, yani FETÖ'cü birtakım hesaplardan birtakım adamlara abuk subuk, kendince istihbarat geliyor. Onlar da güya şey yapacak, reyting alacak falan... Efendim ben Bülent Arınç'la...

BÜLENT ARINÇ'LA PAZARLIK MI YAPTI?

Ben olanı söyleyeyim, olanı söyleyeyim. Ben genel başkan seçildim. Ben 2009 yılından beri Bülent Arınç'la siyasi rekabet içindeyim Manisa'da. Bakarsanız, şu açıdan bakarsanız bu rekabetin de galibi benim. Şu açıdan benim, yanlış anlamayın hani Bülent Bey'e şey yapmak için demiyorum: Ben siyasete girdiğimde Manisa'da AK Parti yüzde 60 alıyordu. Benim aday olduğum 2009 seçiminden önce, son girdiğimiz seçimde CHP'nin oyu yüzde 6'ydı. Benim aday olduğum seçimde de ilk adaylığımda yüzde 14 aldım ben. AK Parti yüzde 60 alıyordu. Bugün ben yüzde 60 aldım Manisa'da.

Yani Sayın Bülent Arınç'la 2009'dan bugüne gelen rekabetimizde, bunu bir AK Parti-CHP rekabeti diye koyarsanız; Bülent Arınç yüzde 60'lardayken AK Parti, şimdi işte yüzde 30'larda, 20'lerde... CHP yüzde 60'a çıktı. Yani çok biliyor ya arkadaşlar "Bu diyalog zarar mı veriyor, bilmem ne mi veriyor?" diye. Manisa'ya, Soma seçimlerine her pazar akşamı sosyal medyadan Soma'yı ilan edenlere, Soma'nın bu seçim sonuçlarına baksınlar: Yüzde 60. Ne diyorlardı Somalılara? İşte dünyanın lafını ediyorlardı. Ben de diyordum ki; "Soma'ya laf eden bana laf eder. Kendi aileme edilmiş sayıyorum." Ne oldu Soma? Soma davasının avukatı, en yakın arkadaşımız Sercan Okur Soma'ya belediye başkanı oldu yüzde 60 oyla. Büyükşehir'de yüzde 60 aldık. O yüzden yani müsaade etsinler de Manisa siyasetini nasıl yapacağımı birazcık ben bileyim. Birincisi bu.

İkincisi, Bülent Bey'le böyle bir rekabet içindeyiz ama 2011'de milletvekili olduğumda, benimle MHP'den de Erkan Akçay'ı arayarak (veya o 2007'de olmuştu), Başbakan Yardımcısı sıfatıyla herkesi aradı. Dedi ki, "Yapabileceğim bir şey var mı?" Centilmence bir şeyimiz vardır bizim. Bir gün onun bir cenazesi oldu, büyük bir haksızlık yapılıyordu. Benim o cenazeye iştirakimden sonra da ayrı bir gönül bağı oluştuğunu kendisi ifade etti televizyonda falan.

Genel Başkan seçilmişim; düşünsene, AK Parti'nin kurucusu ve geçmişte Başbakan Yardımcısı, Meclis Başkanı kalkmış gelmiş odama beni tebrik etmeye. E bu... Ne diyeceğim ben? "Hoş geldiniz, başımın üstüne geldiniz." Geldi. Kardeşim ölmüş, oğlu cenazeye gelmiş, kendi taziyeye gelmiş. Bir başka kardeşim ölmüş, oğlu cenazeye gelmiş, kendi taziye ziyareti yapmak istemiş o gün yoğunluktan atlamış. Demiş ki, telefon açmış... Yine genel başkan seçilmişim. Bir ziyaret deyince dedim ki; "Size düşmez, ben geleyim bu sefer sizi ziyarete" diye söyledim. O da "Hay hay" dedi. Hatta bunu WhatsApp'tan yazıştık. Dedim ki, "Efendim randevu istemişsiniz tebrik için, siz geldiniz, iyi günde kötü günde yanımızda oldunuz. Ramazan münasebetiyle ben geleyim."

Benim odamda dursak, ilk görüşmeden kimsenin haberi var mı? Yok. Ama bir Genel Başkan, Meclis içinde yürürse bu haberdir yani. Gazetecilerden gizlenmez, bilirler yani; "Özgür Bey bugün Meclis'e geliyor, girişi belli, ne yapacak? Bülent Arınç'ı ziyaret edecek." Ben Bülent Arınç'la gizli görüşmek istesem 1500 farklı yerde, 1500 farklı şekilde görüşürüm yani.

Ben yanımda Gökhan Günaydın, arkadaşlarımla gittim, ziyaret ettik.

Gökhan Bey kendisi mi çıktı?

Yani kendimi çıktı değil. Ben Kemal Bey'e 9 yıl boyunca grup başkanvekili olarak eşlik ettim Meclis'te. Genel Başkan Meclis'te iki yanında iki grup başkanvekiliyle yürür. Görüşmeye girer, grup başkanvekilleri kalemde bekler. Bundan daha doğal bir şey yok. Özel görüşme, üçlü görüşme değil ki. Gökhan Bey'e hiç "Girmeyelim" ki çıksın. Gökhan Bey kapıda el sıkıştı. Bülent Arınç, "Bülent Bey buyurun" dedi, ben geçtim. Bülent Bey Gökhan Bey'e de bana döndü, "Ben buradayım efendim" dedi, geçti yerine.

Bakın burada yine Bülent Bey'e bir haksızlık olmasın; görüşmenin son beş dakikası artık ben kalkıyorum, dedi ki; "Ya Gökhan Bey dışarıda. Bir bahane içeri davet edeyim de 5 dakika birlikte oturalım." Çağırdı, Gökhan Bey'e dedi, "Dışarıda basın var mı?" "Var tabii" dedi. "Nasıl açıklayacağız, siz sizin görüşünüzü alalım" falan deyip, onu bir bahane, nezaketle içeri davettirdi ve birlikte de oturdular.

Sonra biz ayrıldık. Çıkışta da bildiğiniz o basit açıklamayı yaptık, kısa açıklamayı yaptık. Efendim TGRT'den Fatih Atik, anlaşılan o ki Bülent Arınç'a sormuş. O da ona bir şey söylememiş içeriye yönelik. Çok da bir şey yok zaten içerikte. Ama öyle şeyler yazdı ki... "Ya olmaz böyle bir şey."

Sonra meslektaşınız Aytunç Erkin Bey beni aradı. Önce WhatsApp'tan yazmış, sonra aradı uçaktan indim. "Böyle böyle, böyle böyle diyorlar" dedi. Dedim ki kendisine; "Vallahi Aytunç Bey hepsi yanlış ama yalanlamak bana düşmez. Siz bir Bülent Bey'i arayın." Çünkü öbür türlü Selahattin Demirtaş - Bülent Arınç görüşmesinden sonra da bir tansiyon oldu, e o kadarlıkta hani dikkat edeyim yani. Çünkü ben yalanlayınca, bilirsiniz üstat, muhatabı yalanlıyor gibi olacaktı. Ben gazeteciyi mi yalanlayacağım yani? Ben yalanlarsam Bülent Arınç'ı yalanlamış olurum. Ama o yalanlarsa haberi yapanı yalanlamış olur. Bülent Bey de Aytunç Erkin'e bir sayfa; "Yazıklar olsun" da demiş, "Ne münasebet" de demiş ve baştan sona yalanladı Fatih Atik'in yazdıklarını. Ben istemem Fatih Atik'i, bir gazeteciye bunları böyle söyledi...

Ama yapmış, ne oluyor? Çünkü TGRT iftira çukuruna döndü. Her türlü iftira orada atılıyor. Güya eski CHP'liler götürülüyor orada maaşla programlar yaptırılıyor, olmadık laflar... Bugün daha bir tanesi, eski TGRT'ci şimdi bir başka yerde... Bu kadar şey dururken Akın Gürlek'in böyle bir durumdayken üzerine mal yapacağını düşünmüyorum. Çok biliyorsan al işte, gazetecisin; ID'si orada bilmem nesi orada.

Ama Bülent Arınç meselesinde, sonra da FETÖ'cü doldurmasıyla birisi de tutmuş, Bülent Arınç Özgür Bey'e Tayyip Erdoğan tarafından yollandı, arabuluculuk olsun bilmem... Ya kardeşim biz Bülent Bey'le Manisa'yı konuştuk. İşte konuştuk dediklerini konuştuk, konuşmadık dediklerini konuşmadık. Asla da bu mevzulara falan girmedik, girmeyiz de. Ayrıca Tayyip Erdoğan bana bir aracı yollayacaksa onu herhalde Bülent Bey'e yaptırmaz o. Yani Bülent Bey gibi bir profil yerine daha bugün aktif siyasetin içinde olduğu, kendisine yakın birisi, bana yakın birisinden konuşur. Böyle bir şey yok. Böyle bir ihtiyaç varsa Erdoğan'da, biz bunu açık iletişimle de yaparız zaten.

Ya böyle birilerinin geldiğini hiç siz düşündünüz mü, hissettiniz mi? Böyle bir, yani aracı diye birileri AK Parti ile, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la... Çünkü Devlet Bahçeli'yle konuştuğunuzu biliyoruz. Daha Kadir Gecesi'nde... Bunda niyet sezdiniz mi?

Şu kadarını söyleyeyim. Bak bu dediğiniz sakın üstünüze alınmayın ama bu teori, bu çünkü hep dile getiriliyor. Şu kadar saçma bir teori: Kenan Evren'in Süleyman Demirel'e, Bülent Ecevit'e, Alparslan Türkeş'e aracı yollaması gibi. Darbeci darbe yaptığına niye aracı yollasın? Yollayacak olsa darbe yapmaz. Adam bize darbe yaptı ya. Bir yanda işte kurultay davası falan bir tarafta tutmaya çalışıyorlar.

Hiçbir değeri yok bakın bir daha söylüyorum. Süreç odaklı partiyi tartıştırmak için. Adam hakimden bakan yardımcısı, bakan yardımcısından başsavcı, başsavcıdan bakan yapıyor. Gözü dönmüş adamların. Adam bu şimdi 23.59'da tarafsız İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, gece 12'de bakan oluyor. Ertesi gün Seda Hanım saat 3'te AK Parti il başkanlarına 'Partimiz için çalışmaya devam edeceğim' diyor Akın Gürlek. Ne aracı yollayacak? Aracı yollasa derim ki 'Dalga mı geçiyorsun?' derim ya ne aracısı. 'Gitsen ikna et genel başkanını, vazgeçsin bu işlerden' derim ya. Ben bu aracılığın sonunda ne yapacağım ki? Ben mi bir şey yapmışım?

Şunu anlarım, ben ona bir şey yapıyor olurum, o da der ki 'Haksızlık yapıyor bana bunu yapmasın ben de onu...'. Ben ne yapıyorum ki ona hakkımı aramaktan başka?

Yargılama süresi sonunda Sayın Ekrem İmamoğlu'nun serbest bırakılması, beraat etmesi, Cumhurbaşkanı adayı olarak siyasete devam etmesi gibi bir olasılık görüyor musunuz?

Yani şöyle bu yargılama zaten adaylığa engel olmaz. Şundan adaylığa engel olmaz; bu yargılama en iyi şekilde yani işte bu bir buçuk ay boyunca 100 kişinin ifadesini alacağım diyor. İkinci celseyi ne zaman yapacak belli değil ama Mayıs başında bu celse biteceğine göre, ikinci celse diyelim ki Haziran sonu Temmuz'da yaptı. Orada 400 kişi kim bilir kaç ay sürecek. Sonra delillerin tartışılması, taleplerin toplanması, savunmalar, iddia makamının sorulması, son sözler. Yani bu bir yıldan önce bitmeyeceği çok belli. Sonra istinaf aşaması var, o normalde 2-2.5 yıl. Zaten seçim geçer.

Hadi o öne geldi, Yargıtay aşaması var. Yargıtay 3 yıl 4 yıl. Yani seçime kadar bu ceza kesinleşmez. O yüzden adaylığa engel değil. Adaylığa ne engel olabilir? Birtakım basit davalarla deniyorlar ya ahmak davası, o davası, bu davası. Diploma davası da başladı. Şimdi onu söyleyeceğim. Onlardan birini kazanıp onlar cezayı verip istinafta kesinleştirirlerse belki öyle bir şey olur. Öyle denemeler var ama orada da işte biri düştü biri kalktı falan bir şeyler oldu.

Esas mesele diploma burada. Çünkü bir idari kararla diplomayı iptal ettiler. Biz Bölge İdare Mahkemesine başvurduk ve bu işlemin iptalini talep ettik. Reddettiler. Şimdi istinafta. İstinaftan yürütmeyi durdurma talep ettik. Yürütmeyi durdurmayı reddetti, esastan görecek. İstinaftan eğer kabul edilmezse başvurumuz Danıştay'a gidecek. Ve Danıştay'ın bir... O sırada büyük ihtimalle adaylık sırasında Danıştay'a gitmiş olacak. Biz de yürütmenin durdurmasını isteyeceğiz. Danıştay'ın ilgili dairesi yürütmeyi durdurma verirse aday olur, vermezse aday olamaz. Yani esas risk ve ihtimal alanı burası. Buraya bakmak lazım.

Diploma davasında.

Diploma davası. Zaten üstadım boşuna değil. 19'unda sabahleyin gidecekken, ki 4 gün gözaltı süresi var, 23'ünde ön seçim var. Yani ön seçime sokmamak, birinci amaç. Yani Cumhurbaşkanı adaylığı kesinleşmeden mani olmak. Ondan da bir gece önce diploma iptali yaptılar. Yani buradan bir şey çıkmaz. Yargılamadan çıkmaz derken bu talimatlı mahkemeden ceza çıkar ama kesinleşmesi yetişmez. Veya şöyle de düşünüyorlardır: Ani bir erken seçim icap ederse, kendilerinin istediği ya da şartların gerektirdiği... O zaman da zaten ceza kesinleşmemiş olacak, daha çok yeni, daha görülüyor olacak. Diplomayı o yüzden iptal ettiler.

18 Mart diploma iptalinin yarın birinci yıldönümü. 19 Mart'ta Sayın Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınışının yıldönümü ve siz de yarın akşam Saraçhane'de büyük bir miting düzenleyeceksiniz.

Yani yarın akşam Saraçhane'de yatacağım ben.

Saraçhane'de o yattığınız odada mı yatacaksınız?

Evet, evet. Onu...

7 gün yattığınız odada.

7 gün yattığım odada bir gece daha yatayım. Yani yıldönümünde yarını bir yılı yaşayacağız ya, o bir yılı yaşamanın şeyinde benim...

O 24 saati yaşarken yarın geceyi orada geçireceğim. Ben herkes yani biz, yıldönümü ayın 19'u, neyin? Darbe girişiminin. Ama diplomanın 18'i.

19'u arife, arife gecesi yapmanın birtakım zorlukları var malum, ertesi gün bayram sabahı herkes gidecek falan. Bir de biz çarşambacıyız ya; darbe çarşamba oldu, ilk miting çarşamba oldu Saraçhane'de, son miting çarşamba oldu Saraçhane'de ve her çarşamba bir yıldır miting yapıyoruz. 99.'suna geldik. Yine çarşamba akşamı yapıyoruz. 18'i 19'una bağlıyoruz. Tabii bazı yerlerde biz şöyle dedik, 18'ini 19'una hep birlikte bağlayalım mı? Bu sabaha kadar sürecek miting, sabaha kadar miting sürmez. Yani onu söyleyeyim. Hele hele yarın Galatasaray'ın 11'de maçı başlayacak. 11'de yani biz mitingi yaparsak şey olur. Biz 11'e doğru işi toparlamaya niyetliyiz. Yani 18'ini 19'una bağlayan gece, mitingi makul bir saatte, saat 20.30'da başlatacağız. Öğrencilerimiz olacak Boğaziçi Üniversitesi'nden, İstanbul Teknik Üniversitesi'nden, işte o süreçte oralarda olmuş İstanbul Üniversitesi'nden öğrenciler olacak. Boğaziçi'nin işte etkinlik alanlarına el konmuş, kulüp odaları kapatılmış öğrencilerinin dinletisi olacak. Bir yıl boyunca okuduğumuz şiirleri hatırlayacağız. Bir yıl boyunca söylediğimiz şarkıları söyleyeceğiz ama mesela işte "Bekle Bizi İstanbul"u Onur Akın söyleyecek mesela. Ne bileyim, "Buğday Tanesi"ni İlkay Hanım gelecek, lütfederlerse, söyleyecekler. "Yiğidim Aslanım"ı Zülfü Bey söyleyecekti ama bir yurt dışı programı, bir özel sağlık meselesi de varmış, oradan alınmış bir randevu... Sevingül Bahadır gelecek söyleyecek falan. Öyle şiirlerle, şarkılarla bir yılı hatırlayarak ve orada darbenin birinci yıldönümünde dimdik ayakta durduğumuzu göstererek 18'ini 19'una bağlayacağız. Ümit ediyorum önemli bir kalabalık olacak. Önemli bir gece olacak. Sonra biz makul bir saatte geceyi sonlandıracağız. Arkadaşlarımız, örgütümüz, milletvekillerimiz oranın sakin ve barışçıl bir şekilde dağılmasına katkı sağlayacaklar. Ben de Saraçhane'deki odama geçeceğim. İlk önce oradan herhalde Galatasaray'ın maçının tam... maçını oradan izleriz. Ondan sonra da geceyi orada geçireceğim. Ertesi gün de 19'unda Saraçhane'de işte Halk TV de oradan bir bağlantı yapmak arzusundaydı iletmişler. Halk TV'ye, Sözcü TV'ye, diğer televizyonlara, yabancı basın kuruluşlarına 19'unu orada anlatacağız. On... yarın gece iftarımız yarın Şehitler ve Gaziler Günü malum, Çanakkale'nin yıldönümü olduğu için 18 Mart. İstanbul'da şehit aileleriyle bir iftarımız olacak, sonra gelip mitingi yapacağız. 19'unda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin personeli ve belediye meclis üyeleri ve aile dayanışma, içeride tutuklu olan arkadaşlarımızın aileleriyle 19'unda bir iftar yapacağız. 19'unda son iftarı ailelerle yaptıktan sonra ve 18'inde başladığımız şeyi 19'unda ailelerle bir iftarla tamamladıktan sonra, ben Saraçhane'den ayrılıp memleketim Manisa'ya gideceğim. Bayramda Manisa'da olacağım.

100. miting Çanakkale'de. Ama bu cumartesi değil, bu cumartesi bayram malum. Bir sonraki cumartesi 100. mitingi Çanakkale'de yapacağız. Mitinglere devam edeceğiz.

Zaten bir kere il mitinglerini durdurmak mümkün değil. Yani söz verdiğimiz 30'dan fazla ilimiz var sırada bekleyen. Gittiğimiz her ilde tarihinin en büyük mitingini yapıyoruz. Artık ilk başlarda bunu küçümsemeye çalışanlar oluyordu. Ne bileyim işte bir Yozgat göründü, çok ikonik çok farklı bir mitingdi. Konya'da Erdoğan'ın son iki seçimdir kaçtığı meydanı doldurduk falan derken en son Karaman'a gittik. Karaman tarihinde görülmüş en büyük mitinglerden birini yaptık. Bu iş büyüyerek devam ediyor. Böyle bir muhalefet partisinin, iktidara yürüyen partinin böyle bir eyleminin, tırnak içinde popülerleşmiş olması, talep görüyor olması, "ben de orada olacağım" diyen insanların olması çok önemli. Eskiden bir miting yapıyorsunuz mesela Karaman'daki mitinge Mersin'den katılım sağlarsınız. Şimdi bunlara da ihtiyaç kalmadı yani.

Mersin nasılsa bize geldi, yine gelir diyor ve öyle bir şey yapmıyor. Karaman'da ben bu meydanı kendim doldururum kimse gelmesin kardeşim diyor yani. Böyle bir noktadayız. Gece mitingleri konusunda tamamen terk etmiyoruz ama bir format arayışımız var. İstanbul'da da gece mitingleri çok efsanevi kalabalıklarla devam ediyor. Pendik'in son mitingi bir önceki mitingini aştı. Yani sönümlenir mi deniyordu Pendik'te yaptığımız son miting, ama oraya bir format arayışımız var. Faydalı yaratıcı fikirleri konuşuyoruz.

Aslında benim en çok merak ettiğim de şuydu, bundan sonraki eylem planını merak ederken. Bundan sonrasını şekillendirirken geriye dönüp bu bir seneye baktığınızda, yol arkadaşlarınıza, neyi yaptık, ne kadar yaptık, neyi eksik bıraktık, ne yapmalıydık? Bu gibi soruları da soruyorsunuz. Şimdi siz geriye dönüp şu bir seneye bıraktığınızda baktığınızda evet çok etkili bir mücadele verdiniz ama "ya şunu da yapmadık" ya da "şunu da eksik bıraktık" dediğiniz bir şey oldu mu?

Ya şöyle, eylemsellik ve mücadele boyutunda bir sıkıntımızın olduğunu düşünmüyorum. Zaten kimse düşünmüyor. Yani hatta şöyle, bütün öngörüleri alt üst eden, bunu özellikle bunları düşünen kişiler bana söylüyor. Yani ne bileyim Fatih Bey, şimdi geçmiş olsun beyin ameliyatı geçirdi, o da diyor ki "Özgür Bey" diyor, "ne yalan söyleyeyim ben" diyor, "bu işler yazın yavaşlar sanıyordum" diyor cezaevinde bana defalarca onu söyledi. Birçok arkadaş "hadi yazı geçirdik kışın bu iş olmaz" dedi. Bu işler bir mücadele ve eylem ruhuyla bir yere kadar geldiler. Eksik yaptık diye değil ama yapmamız gereken bir mevzu var. İnsanlar bizden, evet mücadelede iyisiniz ama bu ülkeyi nasıl yöneteceksiniz sorusuna cevap bekliyorlar. Bunun cevabı Cumhurbaşkanlığı aday ofisi, parti programının bir hükümet programına evrilmesiydi. O konuda da lansmanı takip ettiniz. Yani sadece o gün İran savaşının çıkmasından dolayı zamanlamayı hatalı bulanlar vardı ama çok önceden ilan edilmiş bir toplantıydı ve yapmak durumundaydık bütün Türkiye'den katılımcılarla birlikte. Ama şimdi örgütümüz, geçtiğimiz yıldan farklı olarak, geçtiğimiz yıl bunun %80'i, 70-80'i mücadele, %30'u kendi faaliyetlerimizi anlatmak üzere oldu. Şimdi mücadeleyi bırakmadan ama Türkiye'yi nasıl yöneteceğimizi anlatarak. Özellikle bizim, ev kadınları için, özellikle hiçbir geliri olmayanlar için dile getirdiğimiz vatandaşlık temel geliri, ev kadınları için sosyal sigorta yani sigortalanma ve emeklilik hakkı olmak üzere toplumun tüm kırılgan gruplarıyla ilgili sıkıntıları nasıl çözeceğimizi sahada bol bol anlatmamız lazım. Bu yıl yani zulümden, zulüme direnmenin yanında iktidara yürümenin de en net şekilde hissettirildiği bir yıl olması lazım.

Bolu'ya operasyon yapıldı, Tanju Bey tutuklandı. Sonra Kuşadası geldi. Siz Kuşadası'na da ciddi tepki gösterdiniz. Çünkü Özlem Çerçioğlu'nun diyeti.

Üç taksit ödeme yapıyorlar.

Evet, yani bir yandan bunlar da sürüyor. Hem Bolu, hem Kuşadası özelinde ne söylemek istersiniz?

Birincisi, tekrar dönünce akın gürleyeceğim ama Adalet Bakanlığı ömrü boyunca hiç tenezzül etmediği bir haysiyetsizce tutuma bulaştırılmaya çalışılıyor. Bu konuda kendisini şiddetle uyarıyorum. Bu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı zamanında vardı. Bütün gazeteciler biliyor. Bugün basın mensuplarıyla şeyden sonra konuştuğumuz arkadaşlarla da görüştük. Antet yok, açıklama başta yandaş basına ama onlar da birbirleriyle gruplarda paylaşıyor. Adalet Bakanlığı'ndan bilgi notları gidiyor. Furkan denen bir edepsiz var. Furkan denen edepsizin bunu yaptığını biz biliyoruz. Akın Gürlek onu İstanbul'da kullanıyordu şimdi o edepsizi yanında Ankara'ya getirmiş. Öyle bilgi notları geçiyor ki, olduğu gibi kullanabilen bir tek Akit var. Ak it gazetesi var ya, o Akitler onu olduğu gibi kullanıyorlar. Akit dışında diğer yandaş basının bile midesinin kaldırmayacağı bir rezalet var. Tanju Başkan'ın kurduğu bir vakıf, vakıfa topladığı paralar, verdiği burslar, vakfa giren belli çıkan belli. Mahkeme var. Yalan yazıyorlar buradan o Furkan edepsizinin yazdıkları. Yetmedi, önce burslarla ilgili yalan yazdı, yetmedi. Utanmadan sıkılmadan, efendim gönül ilişkisi falan diye bel altı dünya kadar yalan... Tanju Başkan'ın şikayetçi olduğu, eşinin de haberdar olduğu birtakım şantaj, birtakım pislik işleri yazın yazın diye yolluyor. Ya Adalet Bakanlığı burası ya. Adalet Bakanlığı. Sen adaletin tesisinin teminatı olacak bir göreve atanmışsın hasbelkader. Hiç olmazsa bak, birinci kuraldır ya, hiç olmazsa zarar verme, zarar verme. Bir faydan olmayacağı belli, zarar verme. Yanında getirdiğin o Furkan denen operasyon kişisini diyeyim, kişisini bu işlerde kullanma. Sen adalet bakanısın.

İletişim Başkanlığındaki isim mi?

Oradaydı. Devir teslimde oradaydı. Her türlü rezilliğe bulaşan o kişiyse.

Şimdi orayla ilgili bir kere şunu söyleyeyim. Tanju Başkan yargılanır, bu yargılamanın sonunda da beraat eder. Bunu bildikleri için haysiyet cellatlığına başvuruyorlar, hızlı bir şekilde tutuksuz yargılanması lazım.

İkincisi, Aydın'da Ömer Günel... Neden dava İstanbul'da? Aydın'ın savcısının, Kuşadası'nın savcısının eli armut mu topluyor? Yok. Nasıl alıyorsun İstanbul'a? Aydın'daki işlerden İstanbul'a para aktarılıyormuş. Hiçbir şey kalmadı, Kuşadası'ndaki işlerden Ömer Günel para toplayacak, aktaracak. Bir kuruş para verdim diyen var mı? Taşıyan var mı, aktaran var mı, aktarıldığı yerde ispatın var mı? Yok.

Amaç ne? Amaç şu sayın seyirci; amaç İstanbul'a bağlamak için bir yalan. Diyor ki, bu operasyonu biz yapacağız. Niye? Bu operasyonu Aydın'da yaptıramadığın için. Niye? Aydın'da önceki dönem AK Parti milletvekili bana iki mavi klasör getirdi. 'Bunlar' dedi, 'benim Aydın'da Özlem Çerçioğlu'na karşı takip ettiğim dosyalardı, lanet olsun bunlar da çöp oldu' dedi. 'Bu kadını gittik getirdiler' dedi. Onun da kendi zaviyesinden öyle bir isyanı var.

Aydın'da Özlem Çerçioğlu'nun azmettirmesiyle Ömer Günel'e bir şey yaptıramayacakları için kanıt yok, ispat yok, iftira var. İftira için de oradan bulmuşlar, böyle bir operasyon çekiyorlar. Niye orada? Niye çağrılarak değil, niye gözaltı? Niye tutuklu? Ne var ortada? Para verdim diyen mi var? Para aldım diyen mi var? Yakalanmış para mı var? Ne var? İtirafçı beyanı var, İstanbul usulü. O yüzden ben 'Yoksa Kuşadası dediler, durun bakalım' dedim, 'Sorgu tutanağını görelim, neyle suçlanıyoruz, ne oluyor ne bitiyor.' Yine bir baktık, yine İstanbul işi yapmışlar."

PKK'nın devamı olan PJAK'a savaşın sürdüğü bölgede bir özerk bölge sağlanmasını amaçladığı ifade ediliyor efendim. Siz nasıl görüyorsunuz CHP olarak?

"Bir kere burada şöyle net ve tutarlı bir çizgide kalmak lazım. İran rejimi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin tasvip edeceği bir rejim değil. Niye değil? Birincisi kadın hakları üzerinden değil, kadınlara yaptıkları ve çektirdikleri üzerinden değil. Hukuk devleti olmadığı için değil ve hak ihlallerinin çok fazla olduğu bir devlet olduğu için değil. Laiklik yok, hak ihlalleri var, demokratik bir cumhuriyet değil. Biz İran'ın kadın haklarına saygılı, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğünün olduğu demokratik bir cumhuriyet olmasını arzu ederiz. Ama bunun mücadelesini İranlı kadınların vermesi, İranlı gençlerin vermesi, İranlıların vermesi lazım. Ayrıca kadını eziyorlarsa, muhalefeti öldürüyorlarsa, bastırıyorlarsa burada uluslararası hukukun işlemesi lazım.

Dünyanın şöyle bir düzeni var: Bir ülkedeki hak ihlalleri tüm ülkeleri ilgilendirir. Dünya nizamı içinde Birleşmiş Milletler devreye girer. Gerekli görüşmeler yapılır, öneriler verilir. İlla müdahale edilecekse -müdahale son iştir bir ülkeye- ama o ülkede 3000 kişi öldürüyorlar, kadınlara eziyet ediyorlarsa, müdahale edilecekse o ülkeye barış gücü yollanır; işgal kuvveti değil, bombardıman uçağı değil. Orada barışı sağlamak için barış gücü yollanır.

Şimdi bunun yerine, biraz önce gayet güzel ifade ettiğiniz gibi, İsrail'in kendi kırmızı kitabında Suriye'den sonra hedefte İran var. Zaten geçmiş süreçlerini biliyoruz. Ben şunu çok net söyleyeyim: Benim istediğim İran'ı en son İsrail ister. Yani demokratik yönetilen, hukukun üstünlüğü olduğu demokratik bir cumhuriyeti en son ister. Çünkü öyle bir İran'ı kimse tutamaz, çok güçlü bir yapı ortaya çıkar. O yüzden İsrail, İran istikrarsız olsun istiyor. İran bölünsün istiyor; aşağıda Beluciler, yukarıda başka özerk bölgeler olsun istiyor. Bu İsrail'in hesabı.

Burada şeyden endişe ederim, doğru bulmam: Böyle sürekli Trump dedi ya 'Kürtler ayaklanacak', öbürü bilmem ne... Ben Sayın Bahçeli'nin de doğru bir tutum içinde olduğunu düşünüyorum. Orada dedi ki, 'Kürt kardeşlerimizi paralı asker gibi görmesin kimse'. O yüzden 'Kürtler, Kürtler' lafı doğru bir şey değil. Suriye'de de, Türkiye'deki Kürtlerin akrabalarının, kendi bulundukları ülkeyle ilgili Amerikan ve İsrail çıkarlarına göre bir şey yapmanın taşeronuymuş gibi gösterilmesi doğru değil. Bunu Pejak yapısı ya da beş altı tane silahlı Kürt yapısıyla ilgili söylemiyorum. Ama özensiz bir dil var. Trump da o özensiz dili kullandı. Ben Kürtlerin Irak'ta da, Suriye'de de, Türkiye'de de barış içinde, tüm haklarını kullanarak, zulmetmeden ve ellerinde silah olmadan yaşamalarını arzu ederim. Buna böyle bakmak lazım. Ülkelerinin eşit yurttaşları olarak yaşamaları lazım.

Burada Amerika'nın füzeleri... 160 tane kız öğrenci ölmüş. Ben bunu dünya basınında da yer bulmadığı için sinirlendim, grupta konuşurken dile getirdim. Dedim ya, insan biraz utanır. Amerika'da 160 tane civciv ölse bugün Kentucky eyaletinde, derler ki 'Ne oldu, 160 civciv birden öldü, salgın mı var, tehlike mi var?' Oraya sağlık gider, veteriner gider. Endişe olur, haber olur 160 civciv. 160 kız öğrenci ölmüş Amerikan füzesiyle, Amerika'da haber olmuyor bu. Öyle bir karartma var. Ben bunu deyince önce İngiltere'de Lordlar Kamarası'ndan birisi paylaştı, sonra Amerika'da yayıldı, Rus televizyonunda haber oldu, sonra Körfez ülkelerinde yayıldı. 'Civciv ölmedi, kız çocukları öldü' diye bir gündem oldu. Ama meselenin kendisi bu özensizlik, bu gözü dönmüşlük.

Burada Türkiye büyük hayal kırıklığıdır, şunu açık açık söylüyorum: Rusya-Ukrayna savaşında Türkiye'nin tutumunu ben destekledim. Taraf olmaması, barışçıl durması, arabuluculuk talep etmesi, 'İstanbul'da bu görüşmeleri yapabiliriz' demesi ve tahıl koridorunun açılması için inisiyatif alması çok doğru dedim.

Ancak İran'daki tutum doğru değil. Burada taraflar arasında tarafsız olmak, güçlüden ve ezenden yana taraf olma noktasına gelmiştir. Bugün İspanya Başbakanı Pedro Sanchez Amerika'ya 'Ben sana üslerimi kullandırtmam' derken ve İsrail'deki büyükelçisini çekerken, Amerika'ya ve İsrail'e rest çekerken; en çok izlenen video TikTok'ta, Facebook'ta, Karadeniz'de bir kardeşimizin çektiği videoydu. Diyor ki, 'Bizim ümmetimiz sahipsiz kalmış, ümmetin lideri Pedro Sanchez olmuş, bizimkilerde yok bu tutum'. Bugünlerde biz kimseye 'İran'ın yanında savaşa gir' demiyoruz. Ama Amerika'nın ve İsrail'in İran'a yaptıklarına karşı çok daha net bir tutum sergilemek lazım.

Günün sorusu Amerika'nın Türkiye'deki üslerini, en azından yakıt ikmal uçakları için kullanmak istediği yönünde. Şimdiden böyle bir teklife kapalıyız, 'Sakın ha, istemediğiniz cevabı duymak istemiyorsanız, olmadık bir soru sormayın' demeleri lazım. Bunun önünü kesmeleri lazım. Öbür türlü ya Türkiye'yi savaşa dahil edecekler, ya da Trump'ı Türkiye'ye düşman edecekler.

Türkiye'nin Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ve Erdoğan'ın çıkarları uğruna Trump'ın oğluyla İstanbul'da yaptığı ve Amerika'da Washington'daki görüşmeyi kaptığı; '300 tane o gün için Boeing alalım, efendim şey yapalım, sizden pahalı LNG alalım, Çin mallarına vergi koyalım, Amerikan mallarına vergiyi sıfırlayalım ve nadir toprak elementlerini size verelim' pazarlığı kirli bir pazarlıktır. Trump'a Türkiye'nin çıkarlarını peşkeş çekmektir.

Amerika'dan 300 uçak alınmaz, 150 tanesi Avrupa'dan alınır. 150 Boeing alacaksan, 150 tane de Airbus alacaksın. Türk Hava Yolları bu dengeyi tutar; hem filonun sağlığı açısından hem iki tarafla ilişkilerin tutulması açısından. Bu nettir, Türkiye'nin geleneksel dış politikası böyle akar.

Sen ne diyor sana Amerikan büyükelçisi, diyor ki; 'Trump zeki adam' diyor Tom Barrack. 'Zeki adam, hiç aklıma gelmemişti. Erdoğan'a onda olmayanı veriyor, her şeyi alacak ondan.' Olmayan ne? 'Meşruiyet' diyor. Neden? Türkiye'de son seçimi kaybetmiş. Ayrıca meşruiyetin temel tanımı seçim kazanmak değil ki, hukuka uygun yönetmek, evrensel hukuka uygun yönetmek. Buraları terk ettiği için burada meşruiyeti olmadığını biliyor. Trump ona meşruiyeti verecek, Türkiye'den çok şey alacak diyor. Nadir toprak elementlerini kastediyor. Bu net.

Amerika'nın Dışişleri Bakanı bizden 5 dakika randevu için yalvarıyordu Erdoğan'a. Erdoğan bu lafı tutmuş, bir de bize, bizim katıldığımız bir toplantıda 'traktör eylemine erken gitti' diye, herkes adına, bu yaptığı doğru değil buradan gitmesi diye laf etmişim... '5 dakika görüşemedi' diye küstah. Sen 5 dakika görüşmek için yalvarıyorlar diye Amerika'nın Dışişleri Bakanı söyledi yüzüne.

Bu şartlar altında bu teslimiyet, bu Amerika'dan aranan meşruiyet ve İran'da yapılan bu haksız zulme karşı bu sessiz tutum doğru bir tutum değil. Hiç olmazsa Pedro Sanchez kadar İran'da Müslüman kanı dökülmesine karşı çıkması lazım.

Sizin Pedro Sanchez'le bu anlamda yakın olduğunuzu biliyoruz. Ortak bir bu konuda bir girişiminiz olacak mı, görüşüyor musunuz?

Oldu zaten. Yani şöyle; birincisi Sosyalist Enternasyonal'de o başkan, ben başkan yardımcısıyım. Geçtiğimiz günlerde tabii çok fazla olayın içinde belki iletişim açısından geride kalmış olabilir, Sosyalist Enternasyonal'in Presidyum toplantısını bizim de talebimiz üzerine hızlı bir şekilde online yaptık. O online toplantıda hem Pedro Sanchez'in hem Sosyalist Enternasyonal'in tutumunu kayıt altına aldık ve hepimiz bu konuda çok önemli sözlerin altına imza attık. Pedro Sanchez'in bu tutumunu bütün Sosyalist Enternasyonal gibi biz de destekliyoruz. Ayrıca bir kez daha Sosyalist Enternasyonal'in Filistin'e gitme meselesini o gün görüştük. İran konusunda kuvvetli inisiyatif alma meselesini görüştük.

ÖZEL'DEN LÜKSEMBURG AÇIKLAMASI

Bugünkü şeyde gerçi yalanlamada hiç bahsetmiyor doğru olduğunu bildiği için ama... Ben 'Lüksemburg'da bir yat var, Lüksemburg'dan alınmış bir yat var' dedim. Diyorlar ki Lüksemburg'da deniz mi var? Lüksemburg'da doğrudan deniz yok ama Moselle Nehri üzerinde çok lüks bir marina var. Lüksemburg ve Hollanda coğrafyasını biliyorsunuz, akarsular üzerinden de okyanusa açılabilen bu tekneler var. Birisi bir tekne gizleyecekse Lüksemburg'da gizliyor. Bunu da bilmeyen AK troller'e gösterelim. Bu AK troller karın tokluğuna trollük yapadursunlar, millet Moselle Nehri'nde yat yüzdürüyor.