Türkçeye Almanya’da 'arsenik operasyonu': Ağlaşalım mı, yapmadıklarımızı mı konuşalım?

Almanya’da Türkçenin kamusal alandaki varlığına ilişkin tartışmalar yeniden alevlendi. WDR’nin çok dilli COSMO yayınları içindeki Türkçe radyo yayınlarını sonlandırmayı planladığı, Giessen Üniversitesi Türkoloji Kürsüsü’nün ise kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirtilirken, Almanya’daki Türkçe medya ve eğitim alanındaki gerileme dikkat çekti.

12punto

Küçük küçük ve zamana yayılarak verilen arsenik damlaları birikir ve bir insanı ölüme gönderebilir. Bir insanı büyüyle böyle öldürebilirsiniz. Ama büyük dilleri ve kültürleri de böyle öldürebilirsiniz...

Almanya’da Türkçe bir kez daha daralıyor. Zorbalanıyor. WDR, 1964’ten bu yana farklı adlarla süren Türkçe radyo yayınlarının da içinde yer aldığı çok dilli COSMO yayınlarını sona erdirmeyi planlıyor. Giessen Üniversitesi’nde Türkoloji Kürsüsü kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya. Türkçe dersleri yıllardır kırılgan. Ortada Türkçe günlük gazete kalmadı. İki gerici ve bayilerde tek tük belki birkaç yüz adet satan İstanbul merkezli renkli günlük kağıtlara gazete diyemeyeceğimize göre, durum vahim. Defalarca yazdık, çizdik. Türkçe basılı medya çeyrek yüzyıl önce alarm veriyordu. Biteli çok oldu.

Geldik bugüne: Biz hâlâ aynı kurban rolünü oynamaya devam edip yine aynı yerden mi konuşacağız? “Bize haksızlık yapılıyor!”

Evet, yapılıyor... Tamam da bu saptama durumu iyileştiriyor mu? Yine hep beraber mağduru mu oynayalım?

Öncelikle Almanya’da Türkçenin kamusal alandan geri çekilişi yeni değil. Radyo yayınları bugün tartışılıyor. Türkoloji bugün gündeme geliyor. Türkçe dersleri yine zayıf halka olarak karşımıza çıkıyor. Türkçe gazeteler bugün can çekişiyor. Ama bütün bunların kökleri yıllardır gözümüzün önündeydi zaten.

Soru şu: Biz bu yıllar içinde ne yaptık?

Özellikle ilericilerimize seslenmek istiyoruz: Neden bir araya gelip kendi Türkçe radyolarımızı kuramadık, kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkçe gazeteleri yaşatmak için ortak bir irade oluşturamadık örneğin?

Niçin kültür geceleri, konserler, festivaller, sahne etkinlikleri için bulunabilen enerji, Türkçe medya için aynı güçle harekete geçemedi? Okunmayan bir dilin haksızlıklar içeren bir rejim için, hadi daha açık söyleyelim, Alman sağcılığı ve mevcut emperyal siyasal sistemi için tehlike oluşturmayacağını bilenlerin suyuna mı gidildi?

Neden hâlâ başkalarının mikrofonuna, başkalarının bütçesine, başkalarının kararına bu kadar bağımlıyız?

Herkes sosyal medyada öfkesini kusuyor da kalıcı bir aydınlanmacı, ilerici Türkçe yayıncılık ağı için masaya oturmuyor mesela? Gerici akımları bir yana bırakalım. Onlar zaten bir yol buluyorlar. Bu ülkedeki 2800'ü aşkın cami ve mescitlerin ezici çoğunluğu “Türkiye kökenli dincilere” ait değil mi? Yanlış mı biliyoruz? Onların keyfi yerinde. Biz aydınlanmacı, modern ve eşitlikçi bir toplum arayan, bu arada kendi dili ve kültürüyle çoğunluk toplumunun kültürel dünyasına da yaratıcı katkılarda bulunabileceğini düşünen insanların duyarsızlığından söz etmek istiyoruz.

Maalesef bu enkazda onların büyük payı var. Çuvaldızı kendimize batıralım..

BİR SES DAHA KISILIRKEN...

Alman kamu kanalı Batı Almanya Radyo Televizyonu WDR’nin yeniden yapılanma planı, COSMO’yu genç dinleyicilere yönelik 1LIVE Street çatısı altında yeniden şekillendirmeyi öngörüyor. Bu plan kapsamında Türkçe dahil çokdilli radyo yayınlarının sona erdirilmesi gündemde.

Elbette burada program değişikliğinden söz edilmiyor. Söz konusu değişiklik Almanya’daki göç tarihinin seslerinden birinin radyodan çekilmesi demek.

Eski adıyla Köln Radyosu, yeni adıyla COSMO Türkçe, yıllarca Almanya’daki Türkiye kökenli toplumun bilgiye erişim kanallarından biri oldu. Kuşaklar değiştikçe yayın süreleri de kısaldı. Formatlar değişti. Şimdi ise bu sesin tamamen radyodan kaldırılması tartışılıyor.

Durum bu.

WDR Türkçe servisinde çalışan muhabirler, anadil yayınlarının bilgiye erişim, toplumsal katılım, kültürel çeşitlilik ve demokratik temsil açısından vazgeçilmez olduğunu vurgularken, Almanya Türk Öğretmen Dernekleri Federasyonu ATÖF de bu kararı kamu yayıncılığının çoğulcu sorumluluğundan geri çekilme olarak değerlendiriyor.

Tepkiler haklı. Yine de eksik bir şey var.

Maalesef her kriz anında aynı yere dönüyoruz. Kurumlara sesleniyoruz. Yayın kurullarına çağrı yapıyoruz. Siyasete baskı kurmaya çalışıyoruz. Elbette yapılmalı. Eee sonra? Aynı anda kendi cephemize de bakabiliyor muyuz peki?

Devlet eliyle bir radyo kapanıyorsa, biz neden yenisini kuramıyoruz? Yayınlar susturuluyorsa, biz neden daha güçlüsünü başlatamıyoruz?

Bir alan daralıyorsa, biz neden yeni alan açmayı akıl edemiyoruz?

İlericilere sesleniyoruz. Çünkü gericilik, yani etnikçilik, dincilik vs. halinden memnun. Bu tür kararlar onların kendi içlerine kapanmalarını kolaylaştırır, oradan kendilerine yeni kârlı iş alanları da çıkarırlar. Biliyoruz. Sorun, ilericilerimizde.

TÜRKOLOJİ KAPANIRSA NE KALIR?

Giessen Üniversitesi Türkoloji Kürsüsü’nün kapatılma tehlikesi de aynı büyük resmin parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Federal Milletvekili Ayşe Asar, bu gelişmeyi Hessen’de yaşayan 160 binden fazla Türkiye kökenli insanın kimliğine, kültürüne ve eğitim haklarına yönelik büyük bir saygısızlık olarak nitelendiriyor. Türkçenin Hessen’de Almancadan sonra evlerde en çok konuşulan dillerden biri olduğunu hatırlatıyor. Türkoloji Kürsüsü’nün kapatılmasının, geleceğin Türkçe öğretmenlerini yetiştirecek akademik zemini de zayıflatacağını vurguluyor.

Hessen’de bu rakamın çok çok üstünde bir Türkiye kökenli nüfus yaşadığını ileri sürebiliriz. Bu, bir yana. Ama ortada çok önemli bir uyarı var.

En nihayetinde Türkoloji bir “süs alanı” değil. Türkçenin akademik belleği, öğretmen yetiştirme zemini, kültürel sürekliliğin bilimsel dayanaklarından biri.

Üstelik Frankfurt Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nün 2005 ile 2007 yılları arasında kapanmış olması hâlâ hafızalarda. Şimdi Giessen için benzer bir tehlikenin konuşulması tesadüf değil. Tasarruf baskısı, siyasi irade eksikliği ve Türkçenin stratejik öneminin görülmemesi aynı çizgide buluşuyor.

Ama bu konuda da aynı soruyu sormak zorunda kalıyoruz...Bu alanlar birer birer zayıflarken biz ne kadar güçlü tepki üretebildik? Denemedik bile.

Kaç kurum birlikte hareket etti? Kaç dernek gençleri bu konuda bilgilendirdi? Kaç medya organı meseleyi manşete taşıdı?

Kaç iş insanı, kaç akademisyen, kaç gazeteci, kaç kültür insanı Türkoloji için ortak bir platform kurdu?

İşin özü bir araya gelmeyi bilmiyoruz. Oysa “imece usulü” kültürümüzün en değerli parçalarından biri değil mi? İlerici bir usülden söz ediyoruz.

İmza kampanyaları elbette önemli. Ama bir toplumun dil meselesi imza kampanyalarına bırakılamayacak kadar acil ve kutsaldır.

TÜRKÇE MEDYANIN SESSİZ ÇÖKÜŞÜ

Asıl can yakıcı nokta burada başlıyor.

Almanya’da Türkçe medya uzun süredir eriyor. Türkçe ulusal gazetelerin Avrupa’daki eski gücünden geriye hiçbir şey kalmadı. Yoklar aslında. Bayilerde ciddiye alınabilecek bir satış yok. Yerel Türkçe gazeteler ise yılların emeğine rağmen ağır bir ekonomik baskı altında. Varlar, ama ağırlıkları yok.

Şu, çok net, ama görülmek istenmiyor: Avrupa’daki Türkiye kökenli okur, Türkiye’den paketlenmiş gündemlere değil, buradaki hayatına dokunan Avrupa merkezli haberciliğe ihtiyaç duyuyor.

Bugün bu ihtiyaç daha da büyüdü.

Almanya’daki Türkçe okur Türkiye’de ne olduğunu zaten anında öğreniyor. Asıl boşluk burada. Yaşadığı ülkede olup biteni kendi diliyle, yerinden, doğru, eleştirel ve düzenli biçimde izleyememek.

Bu boşluk yıllardır doldurulamadı. Daha doğrusu yeterince ciddiye alınmadı.

Türkçe gazeteler zayıflarken okur da çekildi. Okur çekildikçe gazeteler daha da zayıfladı. Gazeteler zayıfladıkça Avrupa’daki Türkiye kökenli toplum kendi gündemini kendi diliyle izleme imkânını kaybetti.

Türkçe gazetelerin batışını sadece medya krizi olarak algılamak doğru olmaz. Çünkü karşı karşıya kaldığımız bu durum düpedüz toplumun kendi hikâyesini kaybetme trajedisidir.

KÜLTÜR VAR, MEDYA YOK

En çarpıcı çelişki ise başka yerde.

Almanya’da Türkçe ve Türkiye kökenli kültür sahnesi son derece hareketli. Konserler, tiyatrolar, film festivalleri, sergiler, edebiyat buluşmaları, kültür günleri, anma programları, sahne etkinlikleri, tiyatro günleri, stand-up haftaları birçok şehirde büyük ilgi görüyor.

Neymiş, demek ki toplumda enerji varmış, insanlar bir araya gelebiliyormuş, salonlar dolabiliyormuş, organizasyon yapılabiliyor üstüne de sponsor bulunabiliyormuş.

O zaman neden aynı enerji Türkçe medya için kullanılamıyor? Neden bir festival için kurulan masa, bir Türkçe medya fonu için kurulmuyor?

Soralım o zaman yeri gelmişken: Kültür etkinlikleri basına ihtiyaç duyuyor ama o basının yaşaması için kimse yeterince sorumluluk almıyor?

Bu soruların etrafından dolaşarak ilerleyemeyiz ne yazık ki?

Türkçe basın olmazsa o konserler, o tiyatrolar, o festivaller, Türkçe gerçekleştirilen tüm kültürel ve sanatsal üretimler toplumsal kayda geçemez, gelecek kuşaklara aktarım aksar. Bugün çekilen fotoğraf yarın sosyal medyada kaybolur. Haber yapılmazsa arşiv oluşmaz. Arşiv oluşmazsa tarih de yazılamaz.

Kültür sahnesiyle Türkçe medya birbirinden ayrı düşünülemez, düşünülmemeli de.

Biri sahneyi kurar. Diğeri de toplumsal kaydı korur, kültür sürekliliği sağlar.

İNSAFA KALMAK...

Türkçeyi savunmak, gericilerin ve milliyetçilerin tekelinde değil. Bu cümleyi bugün yeniden buradan yazmak gerekiyor. Çünkü Türkçe meselesi çoğu zaman yanlış bir yere itiliyor. Ya nostaljiye sıkıştırılıyor ya kimlik hamasetine, adıyla sanıyla etnik-dinci gericiliklere bırakılıyor ya da “zaten çocuklar Almanca yaşıyor” rahatlığıyla küçümseniyor.

Oysa dil meselesi bundan çok daha sert bir gerçekliğe sahip. Dil kaybı, temsil kaybıdır. Hak arama kapasitesinin zayıflamasına yol açar. Korkunç boyutlarda bir aşağılık kompleksi doğurur.

Türkçe zayıfladığında sadece şiir, türkü, aile sohbeti zayıflamaz. Hukuk metnini anlama gücü, sosyal haklara erişim, kuşaklar arası aktarım, toplumun kendi iç tartışmasını kendi diliyle yürütme olasılığı da zayıflar.

Şu noktada iyi anlaşalım: Türkçe medya mücadelesi, romantik bir geçmiş özlemi değildir. Bugünün çok somut, çok politik, çok toplumsal bir meselesidir.

Daha açık söyleyelim: Toplum kendi medyasını yaşatamıyorsa, başkasının kendisine ayırdığı sürenin sonu işte böyle gelir, frekansın, bütçenin, kadronun da insafına kalır.

Bugün yaşanan budur.

Almanya’da Türkçeye yeni darbeler geliyor. Bunu görmek zorundayız. Ama aynaya bakmadan yapılacak her eleştiri eksik kalır. Türkçe için kimse bizim yerimize kalıcı bir gelecek kurmayacak.

Ne Almanya. Ne Türkiye.

Ne de sosyal medyada yükselen birkaç günlük öfke.

“Şimdi iş başa düştü” demek de gerçeği yansıtmıyor.

Çünkü çoktandır o iş başımızda durup bizi bekliyor.

Türkçenin geleceği, artık sadece başkalarının aldığı kararlarda değil.

O, bizim almadığımız kararlarda da yatıyor.

IŞIN ERTÜRK – FRANKFURT