“Bir Darbeci Oğlunun" bellek defteri: “21 Mayısçılar” neler yaşadı?

"Benim Babam Darbeci" kitabının yazarı Tarık Alpagut, Talat Aydemir ile babası Turgut Alpagut'un kalkıştığı darbe girişimlerinde neler yaşandığını anlatıyor.

12punto

Söyleşi: Sercan Meriç

Türkiye’nin siyasi tarihi genellikle askeri müdahaleler, mahkemeler ve iktidar mücadeleleri üzerinden okunur; bu büyük fırtınaların ardında, hayatları kökten değişen ailelerin ve çocukların tanıklıkları saklıdır. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan "Benim Babam Darbeci" kitabının yazarı Tarık Alpagut bu tanıklığı tüm açıklığı ile kaleme aldı. “21 Mayısçılar” olarak bilinen ekibin önemli isimlerinden Albay Turgut Alpagut’un oğlu olan Tarık Alpagut, babasının cezaevinde yaşadıklarını, aileye gönderdiği mektupların ışığında okurlara sundu. Tarık Bey ile Talat Aydemir’in nasıl bir komşu olduğunu, babasının idamla yargılanırken annesinin Süleyman Demirel’in eşi Nazmiye Demirel ile buluşmasında neler yaşadığını, çocukluk ve üniversite yıllarını konuştuk.

"Benim Babam Darbeci" kitabında Talat Aydemir ile birlikte 27 Mayıs’tan sonra yine darbe girişiminde bulunan babanız Turgut Alpagut'un ve ailenizin hikayesini anlatıyorsunuz. O dönemleri nasıl anlatırsınız? 

1980'den sonra bu hakiki asker vesayetinin Türkiye'de iyice hissedildiği zamanlardaki lüks, ihtişam, iyi para, ordu evleri, sosyal tesisler, indirimli alışveriş imkanları gibi şeyler yoktu. Biz normal bir memur çocuğu olarak büyüdük. 

Babanız nasıl bir askerdi? 

Babam, 1940 senesinde orduya katılmış, aslında 41 senesinde katılması gerekirken İkinci Dünya Savaşı nedeniyle erken "kıtaya çıkmak" deniyor o zaman, kıtaya çıkarmışlar ve Bulgar hududuna göndermişler. Babam aslen süvari sınıfına mensup bir subay. Mustafa Kemal Atatürk'ün Dolmabahçe'den Ankara'daki katafalka getirilişinden önceki istasyonda bekleyen Harp Okulu birliklerinin içinde talebe. Çok Atatürkçü ve işte anneme aşık, çok iyi asker, akıllı... Sonra kurmay subay oluyor. Eğer bu işlere kalkışmasalardı geleceğin bence Kara Kuvvetleri Komutanı, Genelkurmay Başkanı bile olabilirdi. Çünkü daha 39 yaşındayken kurmay albaydı. İyi bir askerdi, dürüsttü, namusluydu. 

Babanızla birlikte Fethi Gürcan ve Talat Aydemir aslında başı çekiyor bu darbe girişimlerinde. Babanızın bu harekata girişmesi sürecinde hangi idealleri güttüğünü düşünüyorsunuz?

Ben bir yandan da siyaset bilimi okudum, Mülkiye mezunuyum. Tabii babamların bu süreçlerinde çocuktum ama çok kısa bir süre sonra da büyük oldum, üniversiteyi bitirdim. İlbay (Kahraman) Bey'e de bunu anlatmaya çalıştım. 22 Şubat ve 21 Mayıs hareketine katılan insanlar o zamanlar sol çevrelerle de bir ilişki içerisindeydi. Doğan Avcıoğlu grubunun Yön hareketi vs. Bunlar babamın iyi arkadaşıydı. Daha sonra İlhan Selçuk, Uğur Mumcu gibi dönemin ilerici solcu gazetecilerinin oluşturdukları tepeden inmeci bir sol hareketti Yön hareketi. Babamlarla da çok ilgilendiler. Ama Talat Aydemir, Fethi Gürcan, babam dahil hapishaneye girene kadar, kendileriyle baş başa kalana kadar herhangi bir sol literatürü bilinçli olarak okuduklarına tanıklık etmedim.

Marksist klasikleri hapishaneye götüren ağabeyiniz aslında…

Tabii, tabii… Ağabeyim ODTÜ Ekonomi bölümünde okuyordu. "-izm"le biten bütün kitaplar bizim evde vardı. Felsefenin Temel İlkeleri'yle başlayıp. Bu adamlar da mahkeme süreci bitip de hapishane hayatı yaşamaya başladıklarında okumaya başladılar. Fazla bir şey beklememek gerekiyordu ama hapse girdikten 5 sene sonra aynı hareketi yapsalardı o zaman hakiki bir sol askeri darbe yapmaya kalkışmış olacaklardı.

Babanızın darbeci olduğuna dair haberler çıktıktan sonra ki, aynı zamanda Talat Aydemir'in de komşusuymuşsunuz, zor dönemlerde geçirdiğiniz eğitim döneminde size “iftihar belgesi” veren öğretmenleriniz de var… 

Çok müthiş bir şeydi o. Biz mahalle hayatı yaşardık… Ankara’da Emek Mahallesi'nde. En ufak bir olumsuz tepki görmediğim gibi şefkat gördüm. O dönemde dokuz dersten sınava giremedim, bütün hocalar bana 10 vermişler girmediğim sınavdan. Babam da hükümeti devirmeye kalkan darbeci subay. Şimdiki insanların davranışlarıyla bir kıyaslarsanız ne kadar önemli bir şey olduğunu anlayabilirsiniz herhalde. 

Peki, darbe girişiminin öncüsü olan Talat Aydemir komşunuzdu. Daha sonrasında da idam edildi. Nasıl bir insandı Aydemir?

Bir kere mesafeliydi tabii. Babamın komutanıydı. Mesela Talat Bey babama “Turgut” diye hitap ederdi ama babam ona “Komutanım” ya da “Albayım” derdi. Talat Bey son derece sessiz, sakin, sevecen bakan, ağabeyimle beni görünce bizi seven birisiydi. Klasik bir komşuluk ilişkimiz vardı. Talat Bey'in İttihat Terakkiciler gibi belinde tabancayla gezip, masaya yumruğunu vurduğunu görmedim hiç. Beyefendi bir insandı yani öyle hatırlıyorum.

Babanız Mamak'ta ilk cezaevine giriyor, daha sonrasında Konya'ya naklediliyor ve akabinde Üsküdar'a dönüyor. Tabii siz o zaman büyüyorsunuz, ergenlikten üniversiteye geçiş bir döneminiz var. Neler hatırlıyorsunuz o dönemle alakalı? 

Ben her ne kadar Mülkiye bitirdiysem de hayatımı başka bir şekilde kazandım. Televizyoncu oldum, televizyon yönetmeni oldum. Dolayısıyla buna resim deriz biz, resim yapmak kamerada çerçeve yapmaktır. Öyle resimler var ki kafamda bu dediğiniz zamana dair. Ama esas saik tabii hapishane mektuplarıydı. Çünkü canıyla uğraşan bir adamın ailesine nasıl sahip çıktığını gösteren çok önemli bir belgedir bu kitap. Babamın idamla yargılanırken bile anneme ve bize sürekli mektup yazarak "Aman çocuklar her şey çok iyi olacak" diye moral vermesi çok muhteşem bir şey.

Kitapta en dikkat çeken unsurlardan bir tanesi de annenizin Süleyman Demirel’in eşi Nazmiye Hanım'la görüşmesi… 

Buna bir kadın dayanışması demek gerekiyor. Zamanın ruhu bu kadar acımasız değildi Sercan Bey. 60'lı 70'li yıllarda her ne kadar siyasette millet birbirinin gözünü oymaya çalışıyor gibi gözükse de bu kadar acımasız bir toplum yoktu o zaman. Yani bir sağcı hem de bayağı bir sağcı Başbakanın karısı, onun hükümetini devirmeye kalkışmış bir darbeci subayın karısına sarılıp ağlayabiliyordu. Dayılarım, teyzelerim Ankara Hukuk Fakültesi'nden hukukçudurlar, onların Demirel'in özel kalemi ile irtibatlarıvardı. Randevu alındı. Öyle gitti annem... 

Babanızın Üsküdar'a nakledildikten sonra küçük kaçamaklara çıkıyor. Bir prostat kontrolüne girdiğinde orada bir mektubunda şöyle bir ifade var: "İnönü'nün yapmadığını doktor yaptı" diye. Aslında babanız da mizahı güçlü bir subaymış.

Anneme aşkını anlatan mektuplarında romantizm seviyesi de çok yüksek. Ben 2002-2003 yıllarında Sait Faik Abasıyanık'ın "Havada Bulut" adlı eserinin dört bölüm dramasını çektim. Yani Sait Faik'i iyi bilirim. Babamın o mektuplarında Sait Faik kokusu aldığım oluyor. Sayfalarca inanamayacağınız kadar çok el yazısı var babamın. 

"Cezaevlerinin ülkenin siyasi sosyal kültürel ekonomik durumlarının aynası olduğunu düşünürüm. Türkiye tarihinde bunun somut örneklerini yaşadık; Yassıada, Selimiye, Mamak, Diyarbakır, Silivri ve daha birçokları. Anlaşılıyor ki babamın hapis yattığı 5 yıla yakın zamanda Türkiye şimdiki zamanlara göre çok daha gerilimsiz, demokrasiye yakın, toplumsal barışı güçlü bir ülke profilindeymiş" diyorsunuz. Eski bir Mülkiye mezunu olarak, eski bir Dev-Gençli olarak, bu konuda ne söylemek istersiniz? 

Sayılan her bir hapishane bir dönemi simgeliyor. Yani Diyarbakır'ın simgelediği dönemi biliyoruz Esat Oktay Yıldıran'la. 12 Eylül’de Mamak'ın Raci Tetik'le olan dönemi… Silivri mesela bu son 23 senelik iktidarın eseri. Babamlarda öyle bir şey yok. Babamların hapishaneye girişleri bir dönem simgesi gibi değil. Bütün hapishaneler aynı Türkiye'de o zaman. 71'den sonra bu hapishanelerin simgesel anlamı çok artmaya başladı. Babamın yattığı Mamak'la sonradan solcuların yattığı Mamak'ın hiçbir ilgisi yoktu. Konya ve İstanbul Toptaşı cezaevlerinde rahatlardı. Bir işkence merkezine dönmemişti. 

9-12 Mart 1971’e giden süreçte bir rolü oldu mu babanızın?

Hayır, bir rolü yoktu. Babam hapisten çıktıktan sonra solla tanışmıştı. İlhan Selçuk'la Uğur Mumcu'yla çok iyi arkadaş oldu. Çok garip bir şekilde para kazanmak zorunda hissediyordu. Babam askerken kışlasında görev yaptığı sırada onun yanında askerlik yapmış bir vatandaş Birtat Yoğurt Fabrikası'nı kurdu. "Komutanım benim namuslu bir insana ihtiyacım var fabrikanın başında durur musun?" dedi. Babam da orada çalışmaya başladı. Her akşamüstü Ankara'da Cumhuriyet'in eski bürosuna giderdi. En iyi arkadaşı mesela büro şefi ressam Fikret Otyam’dı. Bir iki sene kadar Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında "Düşünenlerin Düşünceleri" köşesinde yazıları yayınlanırdı. Hiç kopmadı siyasetten ama askeri darbe işine bir daha bulaşmadı.