"Masumiyet Müzesi" bize ne anlatıyor?

Avukat-Yazar Başak Akgün Akil, son dönemin gözde dizisi ve kitabı Orhan Pamuk'un eseri Masumiyet Müzesi'ni inceledi.

12punto

Yazar: Başak Akgün Akil

İnsan, hayalleri, zaafları ve kararlarıyla yaşamı boyunca sonuçlarından mesul olacağı bir hikâyenin içerisinde olduğunu bilse ve sayfalarını hızla çevirip tercihlerinin sonuçlarını görebilseydi, yine aynı yoldan geçer, aynı adımları, aynı şekilde atar mıydı? Bazen bir filmi izlerken karakterler üzerinden hiç tanımadığımız duygularla sınanır; kimi zaman karakteri yargılar, kızar, belki ondan nefret eder, belki de çok severiz. Oysa edebiyatta, aslolan hikâyedir, aslolan hayat, aslolan insan ve tam da bu düşün yolculuğu içerisine çıkarabilme sanatıdır edebiyat. 

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un aynı isimli romanından uyarlanan ve bugünlerde Netflix’te izleyicileriyle buluşan “Masumiyet Müzesi”, son zamanlarda adından çokça söz ettiriyor. Ana karakter Kemal’in iç dünyasıyla kaleme alınan roman, bir dönem İstanbul’unun, Nişantaşı burjuva hayatından Fatih’in yoksul sokaklarına dek bir yağmur damlası gibi süzülen aşk öyküsünü izleyicisiyle incelikle sunuyor.

Bu kitap ve film için yalnız bir “aşk öyküsü” demek belki ona haksızlık etmek olur. Yıllar önce okuduğum kitabın ilk sayfası yine yazar tarafından kaleme alınmış Kara Kitap’ta kurgulanan Celal Salik karakterinin: “Onlar, yoksulluğun para kazanmakla unutulacak bir suç olduğunu sanacak kadar masum insanlardı.” sunuşuyla başlıyor. Kitap, bir aşk romanı olarak tanınsa da, toplumsal sınıf ayrımlarında, insanın zayıf yanlarında, sevgi ile vicdan arasında sıkışan hayatlarda ve ömrün parantezi içerisinde insanın eşyalar içerisinde bir ana kıvrılıp yaslanışında altı çizilecek çok satır var.

Orhan Pamuk’un, kitap ile aynı zamanda hazırladığı “Masumiyet Müzesi” ise bir romandan yola çıkılarak oluşturulan tarihteki ilk müze olma niteliğini haiz. Yazar, her ne kadar bu kitapta yer alan karakterlerin gerçek hayatta olmadığını belirtse de, bizzat kendisi tarafından oluşturularak muazzam bir şekilde kurgulanan bu müze, gerçeklik algısıyla zihnin düşlerinin sınırlarını zorluyor. Müzede yer alan eşyalar, Füsun’un küpeleri, sigara izmaritleri, bir çocuk bisikleti, iskambil kağıtları, ayva rendesi, tuzluk ve daha nicesi bizlere yazarın sanki kelimeler yerine kullandığı eşyalarla bu romanı yazdığını anlatıyor. Yine Kemal’in, “Bir kenara atılıp unutulmuş eşyalar çok üzer beni” sözleri karakterin eşyalarla bir noktada kendisini de özdeştirdiğini imgeliyor.  

Filmde, adeta zihninin içerisine girdiğimiz Kemal karakteri, oldukça tartışıldı. Otuz yaşında, uzun boylu, yakışıklı, varlıklı bir aileden gelen Kemal, hikâyenin başında toplumda kabul gören oldukça iyi bir evliliğin eşiğinden adımlarını kendi hikâyesine, kendi gönül hapsine ve yıllarca sürecek aşkına doğru atıyor. Bu karakterde, insanın ait olmadığı yer ne denli güzel olursa olsun, onu bir yolculuğa çıkaracağı hissini görebiliyoruz. Ancak yazarının tanımıyla, o bir “Ortadoğu erkeği”. Füsun’da bulduğu bir macera mıydı, modernlik sevdası mı; bir kadına duyulan büyük bir aşk mı, yoksa kendi hükmüne, kazanmaya aşık bir adam mı; yahut tüm bunlar bir takıntı mıydı bilemeyiz ama bu soruları yanıtlarken belki de Orhan Pamuk’un, romanlarında bazı cevapların okuyucusuna özgü olmasını özellikle tercih ettiğini de unutmamak lazım. 

Füsun karakteri ise, henüz on sekiz yaşında, güzelliğiyle herkesi büyüleyen, yüzünde çocukça bir gülüşle, heyecanlı, sonunu her zaman düşünemeyen ama bir o kadar da akıllı bir genç kız. Füsun, oyuncunun yüzünde seyrettiğimiz yıllar içerisinde kendisini arıyor, kendisini tanıyor, hatta kendisini yitiriyor. Dönüşüyor. Anlaşılmak, görülmek istiyor ve artık gülmüyor. Hayata ve kendisini seven adamlara olan öfkesi, zamanla yüzünün simasına siniyor, belki kağıtlara resmettiği kuşlar gibi artık o da kafesinden kurtulmak istiyor. 

Kemal’in Füsun’da gördüğü ise yalnız bir kadın değil, fiziksel özelliklerinde, çocukluğunda, çocukluk oyuncaklarında, kendi gizli yalnızlığında biraz da kendine ait olan bir şey… Belki bu narsist sevda, insanın yalnız birini değil, en çok kendisini aradığını da gösteriyor.

Kemal, kendini layık gördüğü mutluluk macerasının ardından kalbinin ağrısıyla kendisine sekiz yıl sürecek iç hapsini yarattığında, Füsun ise artık kendi özgürlüğünü, kendini aramaya başlıyor. Ne tuhaf ki, gün geliyor, hapishane de, kanatlar da artık aynı evin içerisinde büyüyor.

Kitapta, Orhan Pamuk muazzam betimlemeleriyle hikâyeyi adeta bir ressam gibi gözlerimizin önünde resmederken, filmde işin doğası gereği çıkarılan bazı sözcüklerin, betimlemelerin yerini Kemal ile Füsun karakterine can veren Selahattin Paşalı ve Eylül Kandemir’in gözlerinde, bakışlarında ve olağan üstü performanslarında buluyoruz. 

Yine, Vecihe karakterine can veren Tilbe Saran’ın gözlerinde taşıdığı anne yüreği, darmadağın duygularında bile kahkahalarına gizlediği o derin hüznü; Mümtaz karakterinde Bülent Emin Yarar’ın belki aynı yoldan geçmiş bir babanın pişmanlığında oğluna seslenemeyişi, varlıklı hayatının zamanla bir koltuk ve bir televizyon kadar küçülerek aralarından yok oluşu; Nesibe karakterinde Gülçin Kültür Şahin’in yoksulluk içerisinde aranılan çarenin yeri geldiğinde toplum normlarıyla bile aynı terazide tartılışı; Tarık karakterinde Ercan Kesal’in Anadolu normları içerisinde artık bildiğinin kendine ağır gelip başını öne eğişi, o vakur hüznü; Sibel karakterinde Oya Unustası’nın iyi eğitimli, modern kadın tasviri içinde en güzel günlerinden dönüştüğü hüznü ve kabullenişi; Feridun karakterinde Bora Akın’ın sevgisi, dönüşümü ve Zaim karakterinde Onur Ünsal’ın ait olduğu hayatı tüm parçalarıyla zaman içinde oluşturuşu öne çıkan performanslarıyla karakter oyunculuğunu ziyadesiyle izleyicilerine sunuyor.

Betimlemeleri bu denli güçlü bir romanı bir filme dönüştürmek her zaman kolay değildir, çünkü bu tür romanlar okuyucusunun yazar ve karakterler ile arasında kurduğu duyguları da üzerinde taşır. Bu noktada da, bir yandan romana olabildiğince sadık kalarak asıl eserden koparmayan, bir yandan da kendi hususiyetini katan senarist Ertan Kurtulan’ın kalemi de ustalığıyla kendisini belli ediyor.

Kezâ, filmde aşkı, buhranı ve kasveti öne çıkaran yakın plan çekimleri; sahnelere ve döneme uygun renk seçimleri ve kitaptaki betimlerimin yerini hiçbir duyguyu yitirmeden oyuncuların mimikleri, metinleri, hatta sessizlikleriyle dahi dolduran yönetmen Zeynep Günay Tan’ı da kutlamak gerek. Filmin, romanla ayrışan bir diğer özelliği de Füsun karakterinin yüzünde, duygularında dönüşen keskin hislerde, artık kelimelerden daha çok konuştuğu gözlerinde, sözlerinde, hatta söyleyemediklerinde gizli. Yine, filmin sonunda da kadın gözüyle, Füsun’un duygularının daha belirgin bir şekilde vurgulandığını görüyoruz.

Marios Takoushis ve Cem Ergunoğlu imzasını taşıyan filmin müzikleri, aşk, arayış ve hüzün temalarını derinden işliyor. Ancak belki de bir dönem filmi olması, belki de sözlerinin karakterlerle birebir örtüşmesi nedeniyle Neco’nun yıllar sonra zamanın sandığından çıkarılan “Seni Bana Katsam” şarkısı, filmin duygularıyla adeta bütünleşerek müzikleri taçlandıran parçayı oluşturuyor.

Ana karakterlere yönelik eleştiriler özelinde; her ne kadar gerçek olmasalar da, uçlarda yaşayan bu iki keskin ruh özelinde insan, ne düpedüz iyidir, ne de başlı başına kötü. Aşkın ise insana hiç zarar vermediğini söyleyebilen azdır. Belki de Kemal’in filmde söylediği: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” ve filmin sonunda vurgulanan “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.” sözleri mutluluk kavramının hayatımıza fark etmediğimiz anlar üzerine serpilmiş anılardan ibaret olduğunu gösteriyor. İyiliğin de, tıpkı mutluluk gibi her koşulda belirgin, salt bir duygu olarak karşımıza çıkamayacağını ifade etmek gerek. İşte Masumiyet Müzesi, hiçbir zaman tümüyle masum olamayan insanın, dünya içerisinde kendine bir an, bir hafıza, bir eşya saklamaya çalıştığı acizliğinde; kimi zaman insanın iyiliği içinde kötü, kimi zamansa kötülüğün içinde iyiyi taşıdığını hatırlatıyor.

Kemal karakteri her şeyi saklıyor ama sevdiği kadının küpesini ve hayallerini fark edemiyor… Bu da, aşkın her koşulda iki kişi tarafından aynı biçimde duyulan bir hikâye değil, bazen daha çok kendi izahımızda, aklımızda olan bir duygu hali olduğunu gösteriyor. Kemal’in hisleri “takıntı mı, yoksa aşk mı?” diye sorarsak, belki aşk da, edebiyat da böyle, belirsiz, bazen cevapsız bir şeydir. 

Fotoğraf: Sercan Meriç