Kârın özelleştirildiği, maliyetin kamulaştırıldığı büyüme modeli: Ekonomi değil bizim faturalar büyüyor
TÜİK büyüme verileriyle borçla şişen tüketimi “refah” diye sunarken, kapıdaki enerji zamları faturanın kime kesildiğini belgeliyor.
Elektronik Mühendisi ve Yeni Parti Samsun İl Başkanı Mehmet Özdağ, 12punto için kaleme aldığı yazısında iktidarın iddia ettiği büyümenin ekonomide değil faturalarda olduğunu işaret etti.

Özdağ, TÜİK'in açıkladığı büyüme verileri üzerinden şunları yazdı:
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), geçtiğimiz hafta 2026 yılı ikinci çeyrek büyüme verilerini paylaştı. Kamuoyunda yüzde 2,5 seviyesinde bir beklenti dolaşsa da resmi bültende açıklanan oran yüzde 2,3 oldu. Ancak asıl üzerinde durulması gereken husus rakamdan ziyade arka planda işleyen mekanizmadır; yani büyümenin hangi dinamiklerle sağlandığı, bu pastadan kimin ne kadar pay aldığı ve daha da önemlisi, bu sürecin hangi kesimlerin sırtına yeni yükler bindirdiğidir.
Harcama yönlü bileşenler incelendiğinde, hanehalkı nihai tüketiminin 2026’nın ikinci çeyreğinde reel olarak yüzde 3,5 arttığı görülüyor; yani tüketimdeki artış genel büyüme oranını aşmış durumda. Bu tablo ilk bakışta, büyümenin tabana yayıldığı ve halkın refahtan doğrudan pay aldığı izlenimini yaratabilir. Oysa madalyonun diğer yüzü oldukça farklı dinamiklere işaret ediyor. Yılın ilk yarısında asgari ücretlinin enflasyon karşısındaki reel kaybının 5 bin 576 lira olduğu hesap ediliyor.
“Büyüme” Ateşi Borçla Körükleniyor
Tüketim sepetindeki bu yapay büyüme, bir gelir artışından değil; borçlanma sarmalından ve elde avuçta kalan birikimlerin eritilmesinden kaynaklanıyor. Hanehalkı borçluluğunun ulaştığı rekor seviyeler, aynı zamanda ekonominin nasıl “büyütüldüğünü” de gözler önüne seriyor. Zira karşımızda katma değerli üretimle, sanayi yatırımlarıyla veya verimlilik artışıyla ivme kazanan bir ekonomi yok. Aksine; çarkların, geleceği ipotek altına alan tüketici kredileri, kabaran kredi kartı ekstreleri ve kredili mevduat hesaplarıyla döndürüldüğü kırılgan bir model var. Geniş kitleler için borçlanma artık bir refah artışı ya da konut/taşıt gibi bir varlık edinme aracı olmaktan çoktan çıktı; mutfak masraflarını, kirayı ve temel faturaları karşılayabilmek için mecburi bir hayatta kalma refleksine dönüştü. Kısacası AKP, yarının gelirini bugünden harcatıp tüketimi körükleyerek kâğıt üzerinde bir büyüme üretiyor. Bu büyümenin faturası ise hanehalkının omuzlarına yeni finansal yükler olarak biniyor.
Makro düzeydeki bu çelişki, yerel verilere inildiğinde çok daha somutlaşıyor. İlimiz Samsun’un da merkezinde yer aldığı TR83 Bölgesi göstergeleri bunun en çarpıcı örneği: Bölgede resmi işsizlik oranı yüzde 8,1’den yüzde 8,6’ya tırmanırken istihdam oranı yüzde 48,8’e geriledi. Cinsiyet temelli uçurum ise çok daha sarsıcı; kadın işsizliği yüzde 11,8 ile erkeklerin neredeyse iki katına ulaştı. Bazı gazetelerin manşetlerini “büyüme” müjdesi süslerken, sahadaki yurttaş için iş bulmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Kapıdaki Zam veya Enerji “Büyümesi”
Meseleye rakamların ötesinde bir mühendis analitiğiyle baktığımızda gerçek daha net gözüküyor. Büyüme soyut bir kavramdır; asıl önemli olan, nasıl gerçekleştirildiği ve neye zemin hazırladığıdır. Büyüme manşetlerinin mürekkebi kurumadan, ekim ayı için elektrikte yüzde 40-50 bandındaki tarife artışları dillendirilmeye başlandı bile. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’nın elektrik ve doğal gaz sübvansiyonlarını 1 trilyon liradan 200 milyar liraya düşüreceği ifade ediliyor. Bu söylem, yüksek oranlı bir zam için algı yönetimine başlandığını ve kamuoyu tepkisine göre nihai oranın belirleneceğini göstermektedir. EPDK’nin, dağıtım şirketlerinin 2026-2030 periyodunda taahhüt ettiği 19 milyar dolarlık yatırımın maliyetini 10 yıl boyunca tüketici faturalarına yüklemeye başlayacağını da düşündüğümüzde yüksek oranlı zamlar kaçınılmaz görünmektedir. Üstelik bu zam bir sonraki dönemin büyüme rakamlarını da artıracak; fatura bir kez daha yoksul halkımıza yıkılırken, bir yandan da yeni bir “büyüyoruz” algı çalışmasına malzeme yaratacaktır.
Bir yanda manşetlere taşınan “ekonomi büyüyor” söylemi eşliğinde kamusal destekler adım adım tasfiye ediliyor; diğer yanda özelleştirilmiş dağıtım şirketlerinin kâr marjları ve yatırım geri dönüşleri mevzuat zırhıyla teminat altına alınıyor. Şirketler için pazar riskini sıfırlayan “devlet garantili getiri” modeli işletilirken kur riskinden finansman maliyetine, şebeke yatırımından işletme giderlerine kadar tüm fatura doğrudan yurttaşın sırtına yükleniyor. Şirketlerin yatırım riskini almadığı, maliyet artışlarının anında tarifeye yansıtıldığı bu model, klasik bir kamu hizmeti değil, kusursuz kurgulanmış bir sermaye aktarımıdır. Tüketimi borçla körüklenmiş, tabana yayılmayan o soyut büyüme anlatısı ise halkın cebinden şirket kasalarına uzanan bu kaynak aktarımını perdeleyen ve kemer sıkma politikalarını görünmez kılan son derece kullanışlı bir meşruiyet kalkanına dönüşüyor. Nüfusun en yoksul yüzde 20’sinin gelirden yalnızca yüzde 6,4 pay alabildiği bir ülkede, enerji gibi en temel insan hakkı niteliğindeki kamusal bir hizmetin kâr garantili bir rant alanına dönüştürülmesi kabul edilemez. Büyüme rakamları ise tam da bu adaletsizliği meşrulaştırmak; “halk tüketiyor, demek ki ödeyebilir” yanılsamasını yaratmak için bir propaganda aracına indirgeniyor.
Rakam resmi bültende yüzde 2,3; bunda kuşku yok. Ancak bir ekonominin kâğıt üzerinde büyümesiyle o büyümenin kimin cebine girdiği ve kimin hanesine eksi yazdığı bambaşka meselelerdir. Asgari ücretlinin satın alma gücü enflasyon karşısında her geçen ay erirken dağıtım şirketlerinin önümüzdeki on yıllık kârı ve yatırımları doğrudan tüketici faturalarıyla garantiye alınıyorsa büyüyen şey halkın refahı değil, yalnızca belirli sermaye gruplarının bilançolarıdır.
Sis Dağıldığında Fatura Görünecek
Milyonlarca emekçinin reel geliri erirken dağıtım tekellerinin kârı teminat altına alınıyorsa ortada toplumsal bir kalkınma değil; kârın özelleştirilip maliyetin kamulaştırıldığı bir bilanço büyümesi vardır. Kara kış yaklaşırken sayaçlara yansıyacak tarifeler, kimin büyüdüğünü ve kimin bedel ödediğini hepimize bir kez daha gösterecektir. Bir ekonominin motoru borç, yakıtı ise halkın tükenen birikimleri haline gelmişse, “büyüme” en son kullanılabilecek bir kavram olmalıdır. Yüzde 2,3'lük oran; iş bulamayan kadının, asgari ücreti enflasyon canavarına yem edilen emekçinin ve tarlasını sulayamayan çiftçinin değil; sıfır riskle kârını faturalara endeksleyen sermaye çevrelerinin büyümesidir. Büyüme masalı, sermayeye kaynak transferi mekanizmasının üstünü örten kullanışlı bir sis bombasından ibarettir. Ancak sis dağıldığında, ekim ayının ağırlaştırılmış faturaları ve kışın ayazı gerçeği bütün çıplaklığıyla açığa çıkaracaktır. Büyüyen ekonomi değil, ödenemeyen borçlar ve bir avuç şirketin garantili bilançolarıdır.
Haber Kaynağı : 12punto
Çok Okunanlar
İsmail Kartal’ın istifası dünya basınında gündem oldu
Ekrem İmamoğlu'ndan 'Allah korusun' paylaşımı geldi
Seferihisar Belediyesi soruşturmasında 43 gözaltı
İslam Yakut’un firarındaki üniversite detayı
Seçil Erzan'dan hakim karşısında Arda Turan savunması
Edremit’te plastik fabrikasında yangın
YENİ Parti’de Üsküdar sonrası Yargıtay hesabı
CHP'den AKP'ye transfer olmuştu
Erdoğan’ın basketbol oynadığı görüntüler sosyal medyada gündem oldu
İktidarın Bahçelievler hazırlığı