Yazar Özcan Buze: 'Avrupamerkezcilik Türk korkusunun bir sonucudur'
Yazar, çevirmen ve araştırmacı Özcan Buze, Avrupa’daki “Türk korkusunun” Avrupamerkezci şiddetin kaynağında yer aldığını ve bunun çeşitli sonuçları olduğunu ileri sürüyor. “Osmanlı’nın çözülüşünden Cumhuriyet’e, oradan bugüne, Türkiye’deki egemen sınıf bu Avrupamerkezci çerçeveyi büyük ölçüde içselleştirdi; çünkü kendi sınıfsal konumunu meşrulaştırmanın yolu buydu” görüşünü savunan Buze, sorularımızı yanıtladı.
– Avrupa merkezcilik ve “Türkofobi” (Türk korkusu) üzerine bir kitap çalışması içinde olduğunuzu biliyoruz. Türkiye ve Avrupamerkezci bakış birbiriyle sizce nasıl bir ilişki içinde? Yönetenler, yönetilenler ve genelde solumuz açısından manzarayı “tarihselliği içinde ve bugün” nasıl görüyorsunuz?
ÖZCAN BUZE - Avrupamerkezcilik ile Türkofobi arasındaki ilişki, ayrı iki olgu değil, biri diğerinin kurucu mekanizmasıdır. Avrupa kendini pozitif bir içerikle değil, “ne olmadığını” söyleyerek tanımladı: “Uygarlık despot olmayandır, akılcı olandır, Doğu olmayandır, ilerleme Osmanlı olmayandır.” Bu çarpıtmanın tarihsel kökenleri Haçlı Seferlerine kadar gider. Çünkü Haçlılar Kudüs yolunda ilk olarak Türklerle karşılaştı. Sonra Osmanlı’nın Avrupa içlerine ilerlemesiyle iyice ürktü.
Türkofobinin Avrupamerkezcilige evrilmesi 18’inci yüzyıl sonlarında, 18’inci yüzyılda sömürgeciligin başlamasıyla oldu ve 19’uncu yüzyılda iyice olgunlaştı.
Bu arada Marx ve Engels’in kendi yazılarında bile bu önyargının izleri vardır. Ama klasik Marksizmin asıl mirası, ideolojiyi maddi temellere ve sınıf çıkarlarına bağlama yöntemidir, ideolojinin kendisi değildir. O nedenle bu izlerin silinmesi mümkün olmuş ve Marksizm Avrupalı olarak kalmak yerine dünyalılaşmıştır.
“İLERLEME” VE AVRUPAMERKEZCİLİK
Devam edersek: Avrupamerkezcilik, Avrupa’nın kat ettiği yolu biricik, dünyanın geri kalanından kategorik olarak farklı, ilerlemenin yegâne mecrası olarak sunar. Mantığı şöyle işler: “Biz herkesten farklı olduğumuz için geliştik, kapitalizme geçtik. Biz dinamik bir tarihsel hat izledik, onlar statik kaldı. Eğer gelişmek istiyorlarsa, ya bizi taklit edecekler ya da egemenliğimizi kabul edecekler.” Bu iddiayı temellendirmek için Avrupa, kendisinin ilkçagdan beri dünyanın geri kalanından farklı ve verimli bir yola girdiğini ilan etti. Buna göre Avrupa’nın beşiği, herkesten farklı ve çok yaratıcı olduğunu iddia ettiği Antik Yunan idi. Avrupa’nın feodalizmi de çok özgün ve dinamik idi. Merkezi olmayan, parçalı bir feodalite üzerinden kapitalizme sıçramıştı. Doğu’nun ise — Osmanlı, Çin, Hindistan gibi — “despotik”, merkezi, değişmez yapılar kurduğunu ileri sürdü. Bunun en çarpıcı örneği Karl Wittfogel’in “Oryantal Despotizm” tezidir. Çarpıcı diyorum çünkü Wittfogel bu eski önyargıyı 20’nci yüzyılda Marksist bir kılığa büründürerek yeniden üretti.
Bu düğümü kesin olarak çözen, Samir Amin’in —Türkçeye “vergisel” ya da “haraçlı” diye çevirebileceğimiz— “tributaire”, “tributary” toplumsal-ekonomik formasyon formülü oldu. Bu formüle göre, yüzeydeki kurumsal farklılıklar ne olursa olsun, kapitalizm öncesinde dünyanın her yerinde geçerli olan ortak bir mekanizma vardır: Artı ürüne ekonomi-dışı zor yoluyla el konulması. Bu açıdan Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında niteliksel bir fark yoktur. Avrupa feodalizmi de, Osmanlı’nın tımar sistemi de, Çin’deki toprak sahibi ve bürokrat entelektüellere dayalı feodal sistem de aynı haraçlı formasyonun farklı kurumsal varyantlarıdır. Bu formülasyonla Marksizmdeki Avrupamerkezci leke de temizlenmiş oldu. Bu, Marksizmin, ideolojiyi maddi ilişkilere, sınıf çıkarlarına bağlama yöntemi sayesinde mümkün olmuştur. Böylece basitleştirilmiş “beşli şema”nın (ilkel topluluk, kölecilik, feodalite, kapitalizm, sosyalizm) Avrupa deneyimini evrensel bir zorunluluk olarak sunan örtük Avrupamerkezciliği, yerini gerçekten evrensel bir kategoriye bıraktı: Dünyanın her yerinde, farklı kurumsal kılıflar altında işleyen tek bir haraçlı formasyon.
Tarihsel kayıt, “despotik Doğu” tezinin tam tersini göstermektedir: Çin ve Osmanlı gibi merkezi yapılar belirli dönemlerde son derece gelişmişti. Hatta Song Hanedanı Çin’inde olduğu gibi kapitalizmin eşiğine kendi dinamikleriyle ulaşmıştı. Sorun, bu merkezi güçlerin statükoyu korumakta olan çıkarlarıydı: Eşitsiz gelişme yasasının gösterdiği gibi, sistemin merkezinde duran güçlü ve başarılı formasyonlar kendi başarılarının ürettiği kurumsal ataletle malûl olur ve değişime direnirler; çünkü mevcut düzen onların işine gelir. Muhafaza etmekte ısrarlı olurlar. Buna karşılık, sistemin kenarındaki yoksul ve zayıf ülkeler — özellikle İngiltere — atılım yapma yoluna girebildi, çünkü kaybedecek bir statükoları yoktu. Ama bu bilinçli, planlı bir gelişme degildi. Zorunlulugun ite kaka soktugu bir yoldu.
“KÜLTÜREL SOYKÜTÜK” ÇABALARI
Daha sonra, özellikle sömürgecilikle birlikte, Avrupa, biricikliğini kanıtlamak için bu ekonomik-yapısal iddiayla yetinmedi; ona bir de kültürel-soykütük temeli uydurdu. Kapitalizme geçişle birlikte, kendi yolunun yegâne ve evrensel ilerleme mecrası olduğunu kanıtlamak amacıyla, tamamen kurmaca bir “Yunan-Roma” mirası icat etti. Bu miras Yunan uygarlığının gerçek Afro-Asyatik, Mısır ve Mezopotamya kökenlerini sistematik olarak sildi. Özellikle özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, bu kurmaca soykütüğe bir ikinci katman eklendi: “Yahudi-Hıristiyan” hattı. Avrupa, kendi tarihi özgünlüğünü bu iki unsurun, pagan Yunan-Roma mirası ile Yahudi-Hıristiyan dinî mirasının yapay bileşimine dayandırdı. Oysa bu iki unsur tarihsel olarak birbiriyle gerilim içindeydi ve “Yahudi-Hıristiyan” terimi 1945’ten önce siyasi söylemde neredeyse hiç kullanılmıyordu. Bu formül, Soğuk Savaş’ın ideolojik ihtiyacına, Sovyetler Birliği’nin materyalizmine karşı dine dayalı bir cephe olarak ve İslam’ı (yani tarihsel öteki olan soyut “Türk”ü) bu cephenin dışında bırakan bir sınır çizgisi şeklinde tam olarak hizmet etti. Aynı zamanda, ortaçağ İslam uygarlıgının Yunan felsefi-bilimsel mirasını sadece korumakla kalmayıp aynı zamanda geliştirdiği gerçeğini de tek bir ifadeyle sildi.
Yönetenler açısından bu ilişki ikircimli olarak işledi. Osmanlı’nın çözülüşünden Cumhuriyet’e, oradan bugüne, Türkiye’deki egemen sınıf bu Avrupamerkezci çerçeveyi büyük ölçüde içselleştirdi; çünkü kendi sınıfsal konumunu meşrulaştırmanın yolu buydu. Burada Gramsci’nin “transformismo”, yani “dönüşümcülük” kavramı açıklayıcıdır: Egemen sınıf, kendi iktidarını sürdürmek için sürekli olarak metropol normlarına uyum gösterir, kendi toplumunu o normların aynasında yargılar. Samir Amin’in “extraversion” (“dışa dönüklük”) kavramı ise ekonomik düzeyde aynı mekanizmayı tarif eder: Üretim dışa dönüktür, talep dışarıdan gelir, içsel gelişim mantığı askıya alınır.
Sol için durum daha karmaşık ve daha ciddi bir teorik sorunu işaret eder. Türkiye solunun büyük bölümü, kendi anti-emperyalist damarına rağmen, Avrupamerkezci tarih yazımının kategorilerini — özellikle bir dönem “Asya tipi üretim tarzı” ve onun türevi “oryantal despotizm” tezini — sorgusuzca devraldı. Bu, teorik bir hataydı: Marx’ın bu konudaki yazıları (1853 Hindistan makaleleri, Grundrisse’deki dağınık notlar) hiçbir zaman sistematik bir teoriye dönüşmedi; Wittfogel’in 1957’de bunları “Oryantal Despotizm” kitabında sistematize etmesi, doğrudan Soğuk Savaş’ın ideolojik ihtiyacına hizmet eden bir operasyondu.
Bugünün manzarası şu: Türkofobi yalnızca dışarıdan gelen bir önyargı değil, içeride de — hem sağda hem solda — yeniden üretilen bir epistemolojik çerçevedir. Sol’un görevi, bunu ahlaki bir önyargı olarak teşhir etmekle yetinmeyip, altındaki sahte “despotik ve duragan Doğu – demokratik ve dinamik Batı” karşıtlıgını hem ekonomik hem kültürel düzeyde kökünden çözmektir; Samir Amin’in haraçlı-vergisel formasyon kuramının yaptığı gibi…
– Türk aydınlanması, özellikle 1923’te kurulan cumhuriyet ile birlikte Avrupamerkezci bakış da sisteme ithal edilmiş sayılamaz mı? Sonuçta, “muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” gibi bir hedef de ilan edilmişti. Bu hedef, Avrupamerkezci bir tuzak kabul edilebilir mi? Ya da değil miydi? Sakıncasız olduğunu söyleyemeyiz bu ulaşma hedefinin, ama kazandırdıklarının daha fazla olduğunu mu düşünüyorsunuz? Neden?
ÖZCAN BUZE - Bu hedef, klasik Marksist çerçeveden bakıldığında, çift yönlü okunmalıdır. Bu çift yönlülüğün kendisi, Avrupamerkezciligin nasıl işlediğini gösteren bir örnek olay niteliğindedir. “Muasır medeniyet” denilen şey nedir? Soyut bir insanlık ilerlemesi midir, yoksa somut olarak Avrupa kapitalist sisteminin kendisi midir? Biraz önce gösterdiğimiz gibi, bu sistemin “biricikliği” iddiası da, haraçlı formasyon kuramının gösterdiği gibi, tarihsel bir mitostur. Bu sisteme “ulaşma” hedefi, o sistemin kategorilerini — ulus-devlet, burjuva parlamenter biçim vb. çizgisi — sorgulamadan ithal etmeyi gerektirdi.
İSLAMCILIĞIN “TERSİNDEN AVRUPAMERKEZCİLİĞİ”
Bununla birlikte, klasik Marksizm tarihsel kazanımları soyut bir “otantiklik” adına yadsımaz. Marx’ın kendisi, Komünist Manifesto’da kapitalizmin sömürücü doğasını teşhir ederken, onun üretici güçleri geliştirme kapasitesini de kayıtsız şartsız teslim eder. Feodal durgunluğu parçalayan, “bütün sabit, donmuş ilişkileri” eriten bir güç olarak tarif eder. Toplumsal ve ekonomik gerilik aşılmak zorundaydı. “Muasır medeniyet seviyesinin üstü” buysa, bunda eleştirilecek bir şey yok. Cumhuriyetle kadınlara oy hakkı, laik hukuk sistemi, kitlesel eğitim vb. gerçek tarihsel ilerlemelerdir ve bunları “Batılı, dolayısıyla sahte” diye reddetmenin, kendisi de bir tür tersine Avrupamerkezciliktir; yani Doğu’yu değişmez bir öze hapseden oryantalist mantığın aynasıdır, tıpkı bugünün İslamcı söyleminin “modernlik bize ait değil” diyerek aynı hapse gönüllü girmesi gibi.
Sorun hedefin kendisinde değil, o hedefe ulaşmanın aracının nereden devşirildiğindedir. Yanlışlık Batı modelinin taklididir. Burada belirleyici olan ayrım, Samir Amin’in “deconnexion”, “delinking”, yani kapitalist emperyalist sistemden “kopma” kavramıdır: Bağımsız kalkınma, dış ilişkileri içsel gelişim mantığına tabi kılmak anlamına gelir, yani Batı’nın normlarını ithal etmek değil, kendi toplumsal formasyonunun içsel dinamiklerinden hareketle bir modernleşme projesi kurmaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin trajedisi tam burada açığa çıkar: Kazanım gerçektir, ama bunun, sürekli kendini Avrupa’nın aynasında ölçen bir dilde ifade edilmesi, kendi bağımsız teorik üretim kapasitesini başından itibaren felç etmiştir. Cumhuriyet, Lozan’ın çizdiği sınırlar içinde bir ulus-devlet kurarken, Batı şablonundan bağımsız bir modernleşme rotasını benimseyebilirdi.
– ABD, bir Avrupa türevi mi? Türkiye’de “ABD merkezci” bir bakıştan da söz etmek mümkün mü? Böyle bir siyasi yönelim Türkiye’de ve toplum nezdinde (yönetenler zaten bu yönde etkindi) neden pek tutmadı? Mesela insanlar sokağa ellerinde Amerikan bayraklarıyla çıkıp hükümeti protesto etmeyi henüz düşünmediler. Neden?
ÖZCAN BUZE - “ABD-merkezcilik” diye bir kavram yoktur. Varsa bile ben duymadım. Sizin sorunuzdan bunu, kıblesi Vaşington olanları kastettiğinizi varsayıyorum.
ABD’nin başlangıçta kökeni Avrupa idi, kendini tanımlarken de böyle düşünüyordu. Ne var ki, daha sonraki gelişmeler esas alınacak olursa, klasik anlamda bir “Avrupa türevi” değildir. Yapısal olarak farklı bir hegemonya biçimidir. Bizim ABD ile ilişkimiz Lenin’in emperyalizm teorisi çerçevesinde kavranabilir. Çünkü ABD ile esas olarak, o emperyalist aşamaya ulaştıktan sonra ilişki kurduk.
Avrupamerkezcilik kültür ve uygarlık anlamında bir iddia taşır. ABD’nin küresel hegemonyası, Lenin’in tarif ettiği finans kapital, tekelci sermaye ihracı ve dünyanın nüfuz alanlarına bölünmesi mantığıyla doğrudan askeri-ekonomik güce dayanır. Avrupa da emperyalist aşamasında öyledir ama ABD kendini bir “medeniyet beşiği” olarak sunmaz. “Hür dünyanın lideri” olarak sunar. Bu fark önemlidir: Avrupamerkezcilik bir aşağılık duygusu, medeniyetsiz olma korkusu, “muasır medeniyetler seviyesine erişememe” kaygısı üretirken, Amerikancılık daha çok doğrudan bir tahakküm ilişkisi (askeri üs, kredi koşulları, IMF reçeteleri, silah bağımlılığı) üretir. Bu da doğrudan tahakkümü, mitolojik meşruiyetten daha kolay görünür ve teşhir edilir hale getirir.
Türkiye’de Amerikancı bir siyasi yönelim, devlet kademelerinde İkinci Dünya Savaşı’ndan, ama özellikle 1952 NATO üyeliğinden sonra fazlasıyla etkili oldu. Fakat toplumsal düzeyde tutmamasının nedeni de tam olarak budur: ABD’nin Türkiye’deki varlığı hep somut, görünür müdahalelerle hatırlanır: 1964 Johnson mektubu (ki bu mektup, Türkiye’nin “egemen” bir NATO ortağı değil, fiilen himaye altındaki devlet olduğunu açıkça gösterdi), 1971 ve 1980 darbeleri, Kıbrıs müdahalesindeki dolaylı ve doğrudan roller ve son dönemde YPG ilişkisi üzerinden süren gerilim… Bu noktada Gramsci’nin hegemonya kavramı belirleyicidir. Hegemonya, zor kullanmadan rıza üretme kapasitesidir; Avrupamerkezcilik bunu iki yüzyıllık bir kültürel-akademik aygıtla (Helenomania, müfredatlar, müzeler, Yunan-Roma ve Yahudi-Hıristiyan soykütüğü icadı) başardı, ABD ise Türkiye’de bu kültürel aygıtı kurmadan doğrudan jeopolitik araç olarak (NATO, darbe desteği, IMF dayatmaları) sahneye çıktı.
Soyut bir mitosa rıza göstermek kolaydır; doğrudan acı veren bir güce ideolojik bağlılık inşa etmek zordur. Çünkü zorun kendisi, rızaya dayalı hegemonyanın değil, çıplak tahakkümün izlerini taşır ve bu izler halkın hafızasında somut tarihler, somut isimler (Johnson, Kissinger, IMF) olarak kalır.
12 EYLÜL, TÜRK-İSLAM SENTEZİ VE AKP
– Bugüne bakalım: AKP’nin kurucu babalarını epey geriden, hatta 1923’ten de önceden, en gerilerden alabiliriz. Ancak o babaların en acımasızları 12 Eylül generalleriydi. Bunlar AKP’nin de meşru babalarıydı, diyebiliriz. Siz bunların (12 Eylülcülerin ve AKP ricalinin) Avrupamerkezcilik ile ilişkilerini nasıl yorumluyorsunuz?
ÖZCAN BUZE - 12 Eylül cuntası ile AKP arasındaki bağ, sadece personel ve kadro devamlılığı değil, aynı zamanda ideolojik bir devamlılıktır. Bu devamlılık, Avrupamerkezciliğin farklı siyasi projeler tarafından nasıl araçsallaştırılabileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir. 12 Eylül’ün en önemli icraatlarından biri, Türk-İslam sentezini devlet ideolojisi haline getirmekti; bu, görünüşte Avrupamerkezciliğe karşıymış gibi duran ama aslında onun türevi olan bir formüldü. Çünkü “İslam” burada Latin Amerikadaki gibi otantik bir özgürleşme kaynağı değil, devrimci sol potansiyeli bastırmak için kullanılan ve aynı zamanda Soğuk Savaş’ın “Hristiyan Batı’ya karşı ateist komünizm” cephesinde Türkiye’yi “dindar ama Batı yanlısı” bir tampon devlet olarak konumlandıran bir araçtı.
Cunta sonrası dönemde inşa edilen “sivil toplum” söylemi de tam olarak Avrupamerkezci bir ithalat ürünüydü. Burada Gramsci’nin “Jakobenlik” analizi tersine çevrilerek kullanıldı: Gramsci için Jakoben enerji, işçi sınıfının benimseyip aşması gereken bir nitelikti. Kitleleri devrimci bir projeye seferber etme kapasitesi söz konusuydu. Türkiye’deki sivil toplumcu söylem ise tam tersine, örgütlü siyasi iradeyi “Jakobenlik”, “otoriterlik”, “devletçilik” diye olumsuz bir vurguyla damgalayıp tasfiye etti. Devrimci örgütlenmenin yerine NGO’laşmayı, devlet iktidarı hedefinin yerine politika etkisini, sınıf mücadelesinin yerine “demokratikleşme” söylemini koydu. AKP bu zemin üzerine inşa edildi: Önce “demokratikleşme”, “AB üyeliği”, “sivil toplum”, “askeri vesayetin tasfiyesi” diliyle, yani Avrupamerkezciliğin kendi söylemiyle, Kopenhag kriterleriyle vb. meşruiyet kazandı. Sonra konsolide olunca bu dili bir kenara koyup “yerli ve milli” söylemine geçti.
Ama bu geçiş Avrupamerkezciliğin kendisinden kopuş değildi. Burada belirleyici olan teorik nokta şudur: Avrupa’nın çizdiği “Doğu-Batı”, “medeniyet-barbarlık” ikiliğini kabul edip o ikiliğin içinde bir kimlik politikası inşa etmek, o ikiliği aşmak değildir; tam tersine, Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezinin yerel, mağduriyet diline çevrilmiş bir versiyonunu üretmektir. 12 Eylülcüler ile AKP’nin ortak noktası, ikisinin de, gerçek anlamda sınıf temelli bir alternatif yerine, Avrupamerkezciliğin ürettiği medeniyetçi ikiliği kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullanmalarıdır. Biri “Batılılaşarak ve İslam’ı bu Batılılaşmanın güvenlik supabı yaparak”, diğeri “Batı’ya rağmen ama Batı’nın çizdiği medeniyetçi sınırlar içinde, yalnızca o sınırın hangi tarafında durduğunu değiştirerek…”
– Türk faşistlerinin ve İslamcılarının pek sevdiği bir başlık bu “Türkofobi”. Öyle olduğu için de Türk tarihinin solculuk adına neredeyse yok sayıldığı zamanlara, eğilimlere gıda oldu bu “bakış”. Siz Avrupa’nın veya Batı’nın “Türk fobisini” nasıl tarihselleştiriyorsunuz? Ve -asıl önemlisi- neden şimdi böyle bir “Türkofobi vitaminine” ihtiyaç duyuyor İslamcı iktidar? Sol bu vitamine karşı nasıl bir tutum alabilir?
ÖZCAN BUZE - Tarihsel olarak Türkofobi, Avrupa’nın kendi emperyalist genişlemesini meşrulaştırmak için ürettiği bir kategoriydi — Haçlı seferlerinden Helenomania’ya, oradan Soğuk Savaş’ın “Greko-Romen ve Yahudi-Hıristiyan” formülüne ve Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezine kadar sürekli yeniden üretildi. Türkofobi’yle bir kez “öteki” kabul ettirilince, bu İslamofobi’ye, o Ortadoğu’ya, Afrika’ya, Asya’ya, Batı olmayan her yere genişletildi. Çünkü model kurulmuştu, geriye onu işletmek kalıyordu.
TÜRKOFOBİ: BİR TARİHSEL İNŞA
Bu tarihsel inşanın kendisi gerçektir ve teşhir edilmesi gerekir ama gerçekliğini, onun bugün nasıl kullanıldığından bağımsız değerlendirmek gerekir.
İslamcı iktidarın bugün Türkofobi ve İslamofobi mağduriyetine ihtiyaç duymasının nedeni, klasik bir ideolojik işlev görmesi içindir. Kendi otoriter konsolidasyonunu meşrulaştırmak için bir “dış düşman” anlatısına ihtiyaç vardır. “Batı bizi hep küçümsedi, dışladı, Haçlı zihniyetiyle bize baktı” söylemi bu ihtiyacı mükemmelen karşılar. Burada işleyen mekanizma, “sağın Gramsci’si” dediğimiz şeyin bir versiyonudur. Türkofobi gerçekten vardır, Avrupamerkezciliğin kurucu unsurudur. Bu doğru tarihsel-yapısal teşhis alınır, sınıf içeriğinden koparılır ve bir kurban-millet anlatısına dönüştürülür. Tıpkı tersine Gramsci’lerin hegemonya kavramını sınıf içeriğinden koparıp plütokratik bir projeye alet etmesi gibi… Sınıfsal çelişkiler (sermaye-emek, kapitalist sömürü, AKP döneminin kendi inşaat-rant sermayesinin ürettiği müthiş eşitsizlik, enflasyonun emekçi sınıflar üzerindeki tahribatı) görünmez kılınır; onun yerine “biz” (millet, ümmet) ile “onlar” (Batı, Haçlı zihniyeti, faiz lobisi) arasında sahte bir cephe açılır ve bu sahte cephe, gerçek sınıf cephesinin yerini alır.
Sol bu vitamine karşı şu teorik tutumu almalıdır: Türkofobi’nin tarihsel-yapısal gerçekliğini ve Avrupamerkezciliğin kurucu mekanizması olduğunu ve Wittfogel’in “Oryantal Despotizm” tezinden Huntington’a kadar süren bir akademik-siyasi soykütüğünün ürünü olduğunu kabul etmek; ama bunu sınıf analizinden ve emperyalizm olgusundan koparılmış bir kurban anlatısından kesin biçimde ayırmak… Bu ayrımın kriteri açıktır: Türkofobi eleştirisi sınıf mücadelesinin önündeki ideolojik engelleri açığa çıkarıyorsa, sosyalist bir analizdir; eğer “Türkler, Müslümanlar mağdur, dolayısıyla iktidarın her icraatı — sermayenin lehine her yasa, her işçi kıyımı, her kayyum ataması — haklı ve meşrudur” sonucuna götürüyorsa, bu, anti-emperyalist görünüp tam tersine işlev gören bir ideolojik araçtır.
– Bu Türklük meselesinde faşist ideolojiyle sosyalist kurtuluşçular arasında nasıl bir yangın duvarı çekilebilir? İlk izlenimleriniz ve saptamalarınız neler?
ÖZCAN BUZE - Ayrım çizgisi metodolojik olarak kesindir: Faşist-İslamcı Türkofobi eleştirisi, Türklüğü ya da İslam’ı özsel bir kimlik, değişmez bir “millet ruhu” ya da “ümmet bilinci” olarak sunar. Avrupa’nın baskısına karşı bu özün “otantikliğini” savunur. Bu, ırkçılığın ya da dinci gericiliğin ürettiği ters görüntüdür: Avrupa-merkezciliğin “biz-onlar” mantığını içerik olarak tersine çevirip kendi lehine yapısal olarak tıpatıp yeniden üretir. Tıpkı Helenomania’nın Yunan’ı özselleştirmesi gibi, bu söylem de Türk’ü ya da Müslüman’ı özselleştirir. Burada özcülük (“essentialism”), hangi tarafta olursa olsun, epistemolojik olarak aynı hatadır; ikisi de tarihsel-toplumsal inşayı (Yunan-Roma, Yahudi-Hıristiyan icadı gibi) sabit bir öze dönüştürür.
Sosyalist ve kurtuluşçu Türkofobi eleştirisi ise hiçbir özsel kimliği savunmaz. Sınıf analizinin temel ilkesi budur: Bilinci, toplumsal varlık belirler; ulusal-dinî kimlik değil. (Bu, kimliğin oluşmasında bunların rolünü reddetmek degildir, belirleyici olanın toplumsal varlık olduğunu vurgulamaktır.) Türklüğü de, Müslümanlığı da, Yunanlılığı da, Hıristiyanlığı da aynı şekilde, tarihsel materyalist metodla inceler; amaç bir kimliği yüceltmek değil, bir tarihsel-sınıfsal mekanizmanın, Avrupamerkezciliğin nasıl üretildiğinin, hangi sınıf çıkarına hizmet ettiğinin açığa çıkarılmasıdır. Dimitri Kitsikis’in “ Ara Bölge” (“Intermediate Region”) tezi bu noktada metodolojik bir örnektir: Rum-Yunan ve Türk halklarının ortak bir tarihsel-toplumsal formasyonu, Osmanlı’nın haraçlı toplum yapısını, Fenerli Rumların yüzyıllarca ortak idari hayatı paylaştığını göstermek, milliyetçi bir “kardeşlik” söylemi değildir. NATO’nun ve emperyalist çıkarların bu düşmanlığı, 6-7 Eylül provokasyonu, Kıbrıs’ın 1960 anayasasıyla kasıtlı olarak işlevsiz kılınması gibi somut, belgelenmiş araçlarla nasıl yapay olarak ürettiğini teşhir eden materyalist bir analizdir.
EZİLEN ULUS VE MİLLİYETÇİLİK-DİNCİLİK
Pratik test şudur: Bu eleştiri bir milliyetçi-dinci özün savunusuna mı çıkıyor, yoksa üretim ilişkileri ve sınıf çıkarları ile emperyalizm analizine mi? Lenin’in ulusal sorun üzerine yazıları burada önemlidir. Ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkı desteklenir, ama bu destek hiçbir zaman milliyetçiliğin kendisinin bir ideoloji olarak benimsenmesi anlamına gelmez. Lenin, ezen ulusun milliyetçiliği ile ezilen ulusun milliyetçiliği arasında siyasi bir ayrım yapar, ama ikisini de proletaryanın nihai ideolojisi olarak görmez. Bu sorunu emperyalizme karşı mücadeleyle ilişkilendirir. Sosyalist analiz, ulusal baskıyı teşhir ederken gerici milliyetçiliği aşmayı hedefler; faşist-İslamcı söylem ise ulusal baskıyı bir özün savunusuna indirger ve onu yeni bir dışlama, yeni bir “biz-onlar” cephesi olarak derinleştirir.
– Aydınlanmanın sosyalist aşaması Türkiye coğrafyasında sizce nasıl yaşanabilecek? Bazı öngörüleriniz var mı? Daha net bir ifadeyle belki şöyle: Türkiye’de yakın gelecekte kurulacak olan sosyalist bir hükümet, Avrupa ve Avrupamerkezcilikle nasıl bir ilişki kurmalı?
ÖZCAN BUZE - Türkiye’de “Aydınlanmanın sosyalist aşaması”, 1923 Cumhuriyeti’nin yarım kalmış burjuva aydınlanma projesinin diyalektik olarak aşılması anlamına gelir; yani Avrupamerkezci modernleşme şemasını (kapitalist gelişme eşittir ilerleme) Samir Amin’in “sistemden kopuş” kavramıyla aşıp, kendi tarihsel-toplumsal formasyonundan hareketle bağımsız bir kurtuluş projesi inşa etmek… Bu, eşitsiz gelişme yasasının siyasi sonucudur. Geriden gelen bir toplumsal yapı, ileri kapitalist ülkelerin gelişme aşamalarını mekanik biçimde tekrar etmek zorunda değildir. Kendi tarihsel-toplumsal özgüllüğünden hareketle ve yarım bırakılmış görevlerin tamamlanmasıyla doğrudan sosyalist bir kurtuluş projesine yönelebilir.
Gelecekteki bir sosyalist Türkiye’nin Avrupa ile ilişkisi şu ilkeler üzerine kurulmalıdır:
Avrupamerkezciliğin tarihsel mitoslarını — Helenomania, medeniyetler çatışması, Türkofobi ve Yunan-Roma ve Yahudi-Hıristiyan soykütüğü icadı — teorik olarak çözmüş, Samir Amin’in dediği gibi bunlara karşı epistemik bağışıklık kazanmış bir bilinçle hareket etmek; “Avrupa’ya layık olma” kaygısından tamamen kurtulmak.
İkincisi, bunu içe kapanma ya da İslamcı-milliyetçi bir Avrupa düşmanlığı olarak değil, enternasyonalizm ilkesiyle inşa etmek. Dünya ve bu arada Avrupa halklarıyla, işçi sınıfıyla dayanışma.
Üçüncüsü, Atatürk-Venizelos örneğinin gösterdiği gibi — ki bu örnek, NATO’nun cephe gerisi operasyonlarıyla bilinçli olarak gömülmüştür — bölgesel düşmanlıkların doğal değil üretilmiş olduğunu bilerek, “yönetilen düşmanlık” çerçevesinden çıkıp bağımsız bölgesel ittifaklar (Akdeniz havzasında, Balkanlar’da, Kafkaslar’da) kurmak.
Kısacası: Ne Avrupa’ya öykünen bir gelişme hedefi, ne de Avrupa’ya küsen bir milliyetçi içe kapanma… Bunun yerine, Avrupamerkezciligin tarihsel-maddi inşasını Marksist yöntemle çözmüş, kendi ayakları üzerinde duran, enternasyonalist bir sosyalist proje. Bu, ne “Batı’ya benzeme” ne de “Doğu’ya dönüş”tür; anti-emperyalist çizginin ve sınıf mücadelesinin evrensel mantığından hareketle, Türkiye’nin kendi tarihsel-toplumsal özgüllüğünden yola çıkan bağımsız bir yoldur.
ÖZCAN BUZE KİMDİR?
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümünde başladığı yüksek öğrenimini Oslo Üniversitesi Tarih ve Felsefe Fakültesinde tamamladı. Yayınevleri, gazete ve dergilerde çalıştı. İskandinav ülkelerindeki bazı gazetelerde yazıları yayımlandı. Çin ve Norveç’te radyolarda çalıştı. Belgesel film seslendirmeleri yaptı. Türkiye ve İskandinav ülkelerinde dünya olaylarına ilişkin yorumlar yazdı. “Teori”, “Bilim ve Ütopya” dergilerinde yazıları yayımlandı; bu dergilerin yayın kurullarında görev aldı. Bir dönem “Bilim ve Ütopya” dergisinin genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Televizyon ve radyolar için tartışma programları hazırlayıp sundu. Bir televizyon kanalında yayınlanan kitap tanıtım ve eleştiri programı Papirüs’ü hazırlayıp sundu. Çin’de ve Türkiye'de kitap çevirileri yayımlandı. İngilizce ve İskandinav dillerinden çeviriler yapmaya devam ediyor.
SORULAR: OSMAN ÇUTSAY
Haber Kaynağı : 12punto
Çok Okunanlar
İniş takımı arızalanan SunExpress uçağı paniğe neden oldu
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulunan üç avukata dava
Trump’a 'Hoş Geliyorsun' hediyesi!..
İbrahim Hacıosmanoğlu'ndan Akın Gürlek'e çağrı
CHP kulislerini sarsan iddia
Siyaseti toplumsallaştırmak, toplumu siyasallaştırmak
Kemal Kılıçdaroğlu’nun bilmediğini Hasan Öztürkmen biliyor, öyle mi?
İran’da ateşkes: Kırmızı pazartesi’yi beklerken
Mersin’de havuza alınmama iddiasında tutuklama
Cemaati korumak, vicdanı kaybetmek