Sömürge valisinin 'Halife'li 'Sultan'lı Haliç çıkarması!..
Erdoğan ile Trump’ın 16 Mart 2025’teki telefon görüşmesinin ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, iki liderin neleri ele aldığını, daha doğrusu Erdoğan’ın neler söylediğini açıkladı.
Verilen bilgiye göre; Erdoğan, “iki müttefik olarak Türkiye ve ABD’nin işbirliğini yeni dönemde dayanışma içerisinde, sonuç odaklı ve samimi bir şekilde ilerleteceklerine inancının tam olduğunu” ifade ederken, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın sona erdirilmesini, Suriye’de istikrarın yeniden sağlanması için yaptırımların kaldırılmasını istediklerini, ayrıca “ABD’den yeni dönemde terörle mücadele konusunda Türkiye’nin çıkarlarını gözeten bir anlayışla adımlar beklendiğini, CAATSA yaptırımlarının sonlandırılıp F-16 ve F-35 sorununun halledilmesinin gerekli olduğunu” iletmişti.
O görüşmede Trump’ın ne söylediğini ise birkaç gün sonra Saray’ın gayrı resmi sözcüsü Abdülkadir Selvi’den öğrendik.
Selvi, “Bölgesel gelişmelere ışık tutacağına inandığım önemli bir kulisi paylaşmak istiyorum. Dünya Trump etkisiyle 9 şiddetindeki bir depremle sarsılıyor. Başta bölgemiz olmak üzere dünya yeniden dizayn ediliyor.” vurguları eşliğinde Trump’ın Erdoğan’a, “Bölgesel politikalarımızda sizinle çalışacağız.” dediğini ve Trump’ın bu “taahhütte bulunmasının” önemli olduğunu duyurdu. Selvi, Trump’ın “Ankara’ya yeni büyükelçi atadığını ve başka birisine gerek duymadan onunla irtibat kurulduğu takdirde hızla iletişime geçileceğini” belirttiğini de kaydetti.
Bundan 1.5 yıl sonra Erdoğan geçen ay BM Zirvesi için gittiği New York’ta Türkiye-ABD’nin “100 yıllık” dostluğu etkinliğinde neler anlattı?
“ABD ile tesis ettiğimiz diyalog sayesinde Orta Doğu başta olmak üzere Afrika’dan Asya’ya küresel etkilerine tanık olduğumuz birçok meselede ülkelerimiz için olumlu neticeler” aldığımızı... “Trump ile güçlü ve samimi bir diyalogları” olduğunu... “Bölgemizde ve dünyada karşı karşıya bulunduğumuz çatışmalar, savaşlar ve krizlerin Türkiye ile ABD’nin yakın diyalog içinde olmasını” gerektirdiğini... “Suriye'den Irak'a, Kafkasya'dan Kuzey Afrika'ya kadar ciddi potansiyel barındıran birçok bölgeyle güçlü bağlara sahip” olduğumuzu ve “Bu bağlardan kazan-kazan anlayışıyla en etkili şekilde istifade” ettiğimizi...
Bu sözler, dış politikamızın resmen ABD/Trump’a demirlendiğinin resmiydi.
ABD Eylül sonunda Irak’taki askerlerini çektiğinde Suudi Arabistan merkezli Arab News, “Türkiye’nin kuzey Irak’ta daha büyük bir rol üstlenmeye hazırlandığına” dikkat çekerken, “ABD ve İsrail istihbaratının Irak’taki İranlı muhalif Kürt gruplarla koordinasyon kurup bunları İran’a karışıklık çıkarılması amacıyla hazırladığı, Beyaz Saray yetkililerinin söz konusu planı Erdoğan’a bildirdiği, Erdoğan’ın ise Trump’ı bundan vazgeçmeye ikna ettiği” iddiasında bulundu.
Aynı günlerde iktidar medyasının bir yazarı da; ABD’nin “ekonomik ve jeopolitik rantını garantiye aldıktan sonra” Irak’taki askerlerini çekmesini, İran’a yönelik hazırlıklarla ilişkilendirip şunları savundu:
“ABD'nin çekilmesinden sonra bütün gözler kuşku yok ki, bölgenin yeni oyun kurucu aktörü olan Türkiye'ye çevrilmiş durumda. Herkeste ABD'nin yol açtığı boşluğu sadece Türkiye'nin doldurabileceği kanısı hâkim. Bu nedenle Suriye'de gördüğümüz üzere Irak'ta da Türkiye'nin en etkili aktör olacağı çok farklı bir süreç başlıyor.”
İzmir’den “Osmanlı Millet Sistemi” Mesajı
Trump, TomBarrack’ı Türkiye’ye büyükelçi olarak atarken sadece “hızlı iletişim” değil, “olağanüstü iş” çıkarmakla da görevlendirmişti. Ülkemizde ve bölgemizde uygulanacak “paket program” için olsa gerek; Barrack’ı ayrıca Suriye, bir süre sonra da Irak özel temsilcisi yaptı.
Trump’ın bu tam yetkili gölgesinin şu ana kadarki “olağanüstü işlerini” özetlersek;
- Aynen PKK gibi, “Kürtlerle ilgili aksilikleri” Lozan’a bağladı...
- “Türkiye’nin hiçbir zaman büyük bir bölgesel aktör olarak hak ettiği değeri ve önemi tam anlamıyla göremediği” övgüsünde bulunurken, bölgeye ilişkin modellerini “Osmanlı millet sistemine” dayandırdı...
- Ankara’yı değil, İstanbul’u mesken tutarken kullandığı Fettah Tamince'nin Haliç'teki Tersane turistik tesislerinde pozlar verirken Haliç için, “600 yıllık bir İmparatorluk Tersanesi portalı olarak mirasını hâlâ fısıldıyor” vurgusunu yaptı...
- Bir Yunan gazetesine yaptığı açıklamada; “1919 sonrası ulus devletleşmenin Doğu Akdeniz’in jeoekonomik düzenini kilitlediğini”, “Hazar’da bulunan enerji rezervlerinin Akdeniz’e açılmasının önündeki en büyük engelin Türkiye’nin ulus devlet yapısı olduğunu” ve “Doğu Akdeniz’de yeni bir düzenin kurulmasının zamanının geldiğini” ve “Kıbrıs sorununun bir apse” olduğunu anlattı...
- Irak, Suriye ve Türkiye’nin Orta Doğu’nun kalıcı istikrarı açısından stratejik önem taşıdığını belirtirken, “Bu üç ülkeyi dengelemek, Amerika için temas ve kaldıraç noktasında tek, tutarlı bir odak gerektirir.” dedi...
- İsrail “Türk askeri konvoyu, silah sevkiyatı” gibi gerekçelerle 18 Ağustos’ta sınırımıza 70 kilometre mesafede olan Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne saldırı düzenlediğinde bunun öncesinde ve sonrasında neler yaşandığını, Türkiye’nin nasıl “soğukkanlı” davrandığını ve Erdoğan’ın tansiyonu düşürmek için nasıl “harika bir iş çıkardığını” ondan öğrendik...
- Güya NATO Zirvesi nedeniyle ertelenen 4 Temmuz ABD bağımsızlık günü münasebetiyle 9 Eylül’de Ankara’da, 17 Eylül’de de İstanbul’da düzenlediği çok garip resepsiyonlarda; “Üç kıtaya yayılan 500 yıllık bir dünya hâkimiyetine sahiptiniz... Size söz veriyorum; kaosun içinden bir berraklık doğacak. Türkiye, Amerika ve komşularımızın oluşturduğu bu birliktelik, bizi yeni bir başlangıca taşıyacak o sihirli iksir olabilir” ve “Sınırınızda sekiz ülke var. Dört tarafınız denizlerle çevrili. Muhtemelen dünyadaki en zor posta kodlarından birine sahipsiniz. Bunu açıklamaya çalışırken, ben de patronuma öyle yapıyorum, İbrahim’den Muhammed’e kadar yaklaşık 150 peygamber var. Karayipler’e gitmedi, Güney Amerika’ya gitmedi, Kanada’ya gitmedi; buraya geldi. Onlar da barışa ulaşamadıysa bizim bu kısa süreçte ulaşma ihtimalimiz nedir?” gibi ifadeler kullandı...
- Türkiye-ABD arasındaki savunma işbirliğinin önemine dikkat çekerken, “Her türlü bölgesel ittifak için Türkiye’ye son derece güvendiklerini” söyledi...
İstanbul’dan “Halifelik” Mesajı
Muhalefetin “istenmeyen adam” ilân edilmesini istediği, iktidarın ise toz kondurmadığı bu adamla ilgili son gündemimiz, İstanbul’da yaptığı kabuller.
8 Ekim’de Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani’yi, 10 Ekim’de de Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’i ağırlaması tartışılıyor.
YENİ Parti PM üyesi eski büyükelçi Namık Tan, Ankara’ya tayin edilen, ama Ankara’da oturmaya bile tenezzül etmeyen Tom Barrack’ın resmi kabullerini Fettah Tamince’nin Haliç’teki tesislerinde yapmasını eleştirerek Dışişleri Bakanlığı’na, “Keyfine göre Türkiye'ye ideal rejim beğenen, şimdi de bizim toprağımızda başka ülkelerin dışişleri bakanlarını ağırlamakta sakınca görmeyen bu şahsı çağırıp izahat isteyecek misiniz? Eğer bunu yapacak kudrete sahip değilseniz, Trump ile nasıl bir bağımlılık ilişkisi içine girdiğinizi, ABD yönetiminden neden bu kadar çekindiğinizi açıklayın, bilelim!” çağrısında bulundu.
Ama bunlar Barrack’ın ilk kabulleri değil ki!..
Örneğin 15 Haziran’da da 17 Ağustos’ta da Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani’yi İstanbul’da ağırladı.
Görüşmelerin ilkinde, “ABD ile Suriye arasındaki ikili ilişkiler ve bu ilişkilerin geliştirilmesi için atılabilecek adımların” ele alındığı, ayrıca “bölgede istikrarın sağlanması ve sürdürülmesine yönelik çabalar hakkında” görüş alışverişinde bulunulduğu, ikincisinde ise “Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılması” ve “yeniden imar sürecinin” konuşulduğu bildirildi.
Özellikle ikinci görüşmedeki poza dikkat; Şeybani kravatlı uslu öğrenci, Barrack da spor kıyafetli patron gibi...
Gündem olan 8 Ekim buluşmasına gelince; Suriye tarafı, görüşmede “ikili ilişkiler ve Irak başta olmak üzere bölgeyi yakından ilgilendiren gelişmelerin masaya yatırıldığını” duyururken Barrack, şu paylaşımı yaptı:
“Suriye, Orta Doğu RubikKüpü'nün kilit bir bileşenidir ve mahallesindeki sıcaklıkları düşürmek için bir algoritma bulmada bölgeye yardımcı olmaktadır. Bugün Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile bölgesel tehditlerle mücadelede ortak önceliklerimizi görüşmekten memnuniyet duydum. Tarih, bir bölgeye kendi parçalarını yeniden düzenleme şansını nadiren sunar; şu anda böyle bir şans sunmaktadır.”
“Rubik Küpü”nün özelliği malûm; bulmaca çözüldüğünde, küpün her yüzü tek renkten oluşuyor!..
YENİ Parti’li Namık Tan, Barrack’la görüşmeden sonra iki Dışişleri Bakanının bizim Dışişleri Bakanını ziyarete “tenezzül etmediğini” öne sürdü, ama Fuad Hüseyin olmasa da Şeybani aynı gün Ankara’ya gelip hem Hakan Fidan’a hem MİT Başkanı İbrahim Kalın’a uğradı.
Evet, usul önemli; ama esas da bir o kadar önemli olduğu için özellikle sömürge valisinin, Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’le görüşmesine ilişkin mesajlarına bakalım.
- “Irak-ABD-Türkiye arasındaki yakın ve kalıcı ittifaktan ve hepimizin karşı karşıya olduğu bölgesel etkilerden, hiçbir ulusun tek başına aşamayacağı zorluklardan bahsettik” dedi...
- “Bağdat’ın elçilerinin, halifeler döneminden beri bu limana demir attığını” ve “bu diyaloğu burada sürdürmenin” kendisine doğru geldiğini vurguladı...
- Haliç’in “Yunan kolonistlerinden Konstantin’in Yeni Roma’sına ve Fatih Sultan Mehmet’e” uzanan tarihçesini anlatırken, “On altı yüzyıl boyunca, önce Bizans’a ardından da Yüce Kapı’ya gönderilen her elçi, bu kubbelerin altında karaya çıktı; bir kıyıda elçilikler, diğer kıyıda sultan, aralarındaki su ise müzakere masasıydı. Burada durmak, Doğu ile Batı’nın buluştuğu ve neredeyse başka hiçbir yerde olmadığı kadar uzun süre, savaşmak yerine konuşmayı tercih ettiği yerde durmak demektir. Atatürk’ün Cumhuriyeti bu mirası ileri taşıdı ve Türkiye bugün hâlâ, bu limanda her zaman olageldiği gibi, dünyanın birbirini bulmak için geldiği yer olmaya devam ediyor.” ifadelerini kullandı...
Ve ne tesadüftür ki, ABD’nin askerlerini çekmesini, “Suriye’de gördüğümüz üzere Türkiye’nin Irak’ta da en etkili aktör olacağı çok farklı bir süreç başlıyor” diye yorumlayan iktidar medyası yazarı, Barrack’ın bu paylaşımından bir gün sonra Avrupa ve ABD’deki statükonun artık tıkandığını belirterek şunları savundu:
“Çok kültürlü hale gelen Batılı toplumların yönetiminde bu nedenle çoğulcu Osmanlı millet sistemini en makul çözüm olarak görenlerin sayısı giderek artıyor. Zira altı asırlık Osmanlı Devleti sadece Ortaçağ'da değil, şu anki modern zamanlarda bile üç tek tanrılı dini resmen tanıyan, farklı etnik ve dinsel kesimlerin bir arada yaşamasını güvence altına alan yegâne idare sistemidir. Tarihte bu cihanşümul siyasi paradigmayı aşan başka bir devlet görülmedi. İşte bu nedenle Osmanlı’nın evrensel asabiyesi yeniden insanlığın umut ışığı oluyor.”
Trump’ın ve Barrack’ın kayığıyla nereye götürülmek istendiğimiz artık o kadar belli ki!..
Müyesser YILDIZ
14 Ekim 2026