Cumhuriyet nedir?
Bu soruya çoğunlukla “Halkın kendi kendisini yönetmesidir”, “Halkın yönetime katıldığı yönetim biçimidir” diye yanıt veririz. Türkiye’de bu yanıtların ardında, bağımsızlık mücadelesiyle egemenlik devriminin iç içe geçtiği büyük bir tarih vardır.
Bizim Cumhuriyetimiz, çöken bir imparatorluğun ardından devletin tabelasının değiştirilmesiyle kurulmadı. Egemenliğin hanedandan alınmasıyla, sarayın yönetme ayrıcalığının tasfiyesiyle kuruldu.
Asıl hesaplaşma, ülkenin ve milletin kaderine kimin hükmedeceği üzerindeydi: Saray mı, millet mi?
Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Devrimi, bu soruya kesin yanıt verdi: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!
Bu hükümde hanedana bırakılmış bir pay, saltanata ayrılmış bir makam, milletin üzerinde tutulabilecek bir irade yoktur.
Cumhuriyet’in devrimci özü buradadır.
İşgal altındaki İstanbul’da saray, varlığını sürdürmenin yollarını ararken Anadolu’da milletin bağımsızlık iradesi örgütleniyordu. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğündeki mücadele, işgalcilerin kovulmasıyla birlikte milletin kendi kaderini eline almasının da yolunu açıyordu.
23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi, bu iradenin merkezi oldu. Yokluk içinde çalışan o Meclis, savaşın ortasında millet adına karar aldı, hükûmet kurdu, Millî Mücadele’yi yönetti.
Ankara’da yükselen, İstanbul Sarayı’nın buyruğunu bekleyen bir irade değildi. Meşruiyetini milletten alan yeni bir egemenlikti.
Türkiye’de Cumhuriyet ile millî egemenliğin, halk iradesinin ve demokrasi düşüncesinin böylesine güçlü biçimde birleşmesi, bu kuruluş serüveninden gelir. Bununla birlikte, cumhuriyet adını taşımak demokrasiyi kendiliğinden güvenceye almaz. Millet egemenliğinin gerçekliği, yurttaşın özgürlüğüyle, Meclis’in yetkileriyle ve yönetimin hesap vermesiyle ölçülür.
1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması, bu egemenlik devriminin belirleyici adımıdır. Bir hanedanın ülkeyi yönetme hakkına son verilmiştir.
Lozan Konferansı’na Ankara ile birlikte İstanbul hükûmetinin de çağrılması, temsil meselesinin ne kadar hayati olduğunu göstermiştir. Bağımsızlık mücadelesini yürüten milletin karşısına, sarayın yeniden ortak bir otorite olarak çıkarılmasına izin verilemezdi.
Milletin kanıyla kazanılan zafer üzerinde hanedanın hak iddiası olamazdı!
Saltanatın kaldırılması bu kapıyı kapatmış, 29 Ekim 1923’te millet egemenliğine dayanan devletin yönetim biçimi açıkça ilan edilmiştir: Cumhuriyet.
Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in ilanından önce dile getirdiği düşünce, bu tarihsel kopuşu bütün açıklığıyla anlatır:
“Türkiye Devleti’nde ve Türkiye Devleti’ni kuran Türkiye halkında tâcidar yoktur!”
Yani bu milletin başında taç sahibi bir hükümdar yoktur. Milletin üzerinde, doğuştan yönetme hakkına sahip bir kişi ya da aile yoktur.
Cumhuriyet, padişahın yerine başka bir kişinin geçirilmesine indirgenemez. Yönetme yetkisinin kaynağı değişmiştir. Devlet makamları, milletin üzerinde hükümranlık kurulacak yerler olmaktan çıkıp millete karşı sorumluluk taşıyan görevler olmak zorundadır.
Millet, kendi egemenliğini kullanacak temsilciler seçer; kendisine yeni efendiler seçmez!
Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca 29 Ekim’le sınırlandıramayız. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı, hilafetin kaldırılması, öğretimin birleştirilmesi ve laikleşme adımları aynı büyük dönüşümün parçalarıdır.
3 Mart 1924’te hilafetin ve Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü, Cumhuriyet’in çağdaşlaşma yönünü güçlendirmiştir. Devletin dini hükmünün 1928’de Anayasa’dan çıkarılması, laikliğin 1937’de anayasal ilke hâline gelmesi bu dönüşümü ilerletmiştir.
Burada tarihsel bir ayrımı da doğru koymak gerekir: 1921 Anayasası’nın ilk metninde devletin dinini belirleyen bir hüküm yoktu; bu hüküm 1923 değişikliğiyle eklendi ve 1924 Anayasası’nda da yer aldı. 1928’de yapılan ise yeni bir anayasa değil, anayasa değişikliğiydi.
Bütün bu süreci görmezden gelip Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki geçiş hükümlerini geri dönüş gerekçesi yapmak, devrimin yönünü tersine çevirmeye kalkışmaktır.
Cumhuriyet’in kuruluşuna sadakat, onun aştığı düzeni geri çağırarak gösterilemez!
“Fabrika ayarlarına dönüş” diyerek laikliği tartışmaya açanlara sorulması gereken budur: Hangi egemenliğe dönmek istiyorsunuz? Milletin egemenliğine mi, millet adına dinî ve siyasi vesayet kuran makamların otoritesine mi?
Hilafet ve saltanat özlemleri, masum bir geçmiş merakı olarak görülemez. Bunlar yönetme hakkının kaynağına ilişkin tercihlerdir. Milletin üzerinde bir makam arayan anlayış, Cumhuriyet’in temel hükmüyle çatışır.
İşgalcinin zaferini, Cumhuriyet devrimlerinin gerçekleşmemiş olması uğruna arzulayan zihniyetle de uzlaşılacak bir yer yoktur. Bağımsızlığın kaybını göze alarak saltanatı ve hilafeti savunmak, milletin kurtuluşuna karşı hanedanın düzenini tercih etmektir.
Laiklik bu hesaplaşmanın merkezindedir. Çünkü milletin egemenliği üzerinde, din adına hükmettiğini ileri süren ikinci bir otorite kabul edilemez.
İnanç yurttaşın vicdanındadır; kamu gücü ise bütün yurttaşlara karşı eşit sorumluluk taşır. Hiç kimse kendi siyasi kararlarını kutsallık zırhına büründürüp eleştiriden ve denetimden kaçıramaz.
Ortadoğu’nun din ve mezhep çatışmalarıyla ağır bedeller ödediği tarih, bizim için yeterince uyarıcıdır. Emperyalist müdahalelerin de yararlandığı bu ayrışmalar karşısında laiklik, ortak yurttaşlığımızın ve birlikte yaşama irademizin güvencesidir.
Cumhuriyet’i savunmak, bu güvenceyi kararlılıkla savunmayı gerektirir.
Cumhuriyet’in büyük tarihsel kazanımlarından biri de uluslaşmadır: Hanedana bağlı tebaadan, egemenliğin sahibi yurttaşlardan oluşan bir millete geçiştir. Farklı etnik kökenlerden, dinlerden ve mezheplerden insanların ortak vatan, eşit yurttaşlık ve millî egemenlik temelinde birleşmesidir. Laiklik, uluslaşma ve bağımsızlık bu nedenle birbirini tamamlar.
Tom Barrack’ın Osmanlı’nın “millet sistemi”ni olumlayan yaklaşımını da bu kazanım açısından sorgulamak gerekir. Bu yaklaşımın Türkiye’ye yeniden bir siyasi model olarak sunulmasını, Cumhuriyet’in uluslaşma kazanımını geriye götüren bir parçalanma anlayışı olarak değerlendiriyorum. Milleti yeniden etnik, dinî ve mezhepsel siyasi bölmelere ayırmak, ortak egemenliği parçalamak ve bağımsız ulus devleti zayıflatmaktır.
Siyasal İslamcılıkla etnik bölücülüğün aynı noktada buluştuğu yer, Atatürk devrimleriyle Cumhuriyet’in uluslaşma kazanımını geriye götürme yönelimidir. Biri din ve ümmet, diğeri etnik aidiyet üzerinden ortak yurttaşlık bağını çözmeye yönelir. Sonuç, milletin ortak siyasi iradesinin aşındırılması ve dış müdahalelere açık hâle getirilmesidir.
Kimliklerin özgürce yaşanması, ana dilin ve kültürün korunması yurttaşlık hakkıdır. Bu hakları savunmakla, kimlikleri milleti parçalayan siyasi sınırlara dönüştürmek ayrı şeylerdir. Cumhuriyet savunusu; eşit yurttaşlığı, Atatürk devrimlerini, ulusal birliği ve bağımsız ulus devleti birlikte savunmayı gerektirir.
Aynı kararlılık Meclis için de geçerlidir. Kurtuluş Savaşı’nı yöneten, Cumhuriyet’i kuran Gazi Meclis’in denetim gücünü daraltarak millî egemenlik yüceltilemez. Milletin bütçesi üzerinde söz söyleme, yürütmeden hesap sorma ve yasama yetkisini özgürce kullanma gücü zayıflatılmış bir Meclis, Cumhuriyet’in kuruluş anlayışından uzaklaşılması demektir.
Savaşın ortasında Meclis’le yürütülen bir kurtuluşun mirası, barış zamanında denetimsiz yönetim olamaz!
Sandıktan çıkmak hiç kimseye sınırsız yetki vermez. Seçilmiş olmak, hukukun üzerinde durma hakkı doğurmaz. Millet adına görev yapan kişi, milletin egemenliğini kendi şahsında toplayıp mülk edinemez.
Gazetecinin sorusu, yurttaşın itirazı, muhalefetin sözü, yargının bağımsızlığı ve Meclis’in denetimi Cumhuriyet’in yaşama gücüdür. Bunları yük sayan bir yönetim anlayışı, millet egemenliğini de yalnızca kendi iktidarını onaylayan bir söze indirger.
Benim Cumhuriyet savunum, bu yüzden törensel bir bağlılıktan ibaret değildir. Tam bağımsızlığın, laikliğin, halk iradesinin ve eşit yurttaşlığın savunusudur. Milletin kendi geleceğini belirleme hakkına sahip çıkmaktır.
Atatürk’ü anmak, onun önderliğinde tasfiye edilen saltanat anlayışının yeniden kök salmasına ve kurulan ulusal birliğin parçalanmasına karşı durma sorumluluğunu da taşımaktır.
Cumhuriyetimizin 103. yılında sözümüz açık olmalıdır:
Bu ülke bir hanedanın mirası değildir. Devlet hiçbir kişinin mülkü değildir. Milletin egemenliği hiçbir makamın lütfuna bırakılamaz; etnik, dinî ve mezhepsel bölünmelerle parçalanamaz.
29 Ekim, milletin kendi kaderine sahip çıkmasının bayramıdır.
Egemenlik saraydan alınmıştır. Saraya geri verilemez!
Yaşasın laik, demokratik ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti!
Haber Kaynağı : 12punto