İktidarın karanlık yüzü: Diktatör ve kitle
Tarihe bakınca yüz binlerce insanın ölümünden sorumlu onca otokrat, diktatör isimle karşılaşıyoruz.
Peki, bu kimseler sözünü ettiğimiz güce nasıl erişti, milyonlar bu diktatörlere nasıl “lider” ve “hatta” kahraman gözüyle baktı? Sorunun yol açtığı bir başka sual de şöyle olacak hâliyle: O vakit bütün bu acıyı, kötülüğü ve hatta katliamları tek bir kişiyle açıklayabilir miyiz?
Diğer bir ifadeyle burada tekil bir zulümden mi, yoksa zulmün örgütlenmiş hâlinden mi bahsetmemiz gerek?
Kötülüğün organize olmuş hâlinden bahsediyorum. Zira zulüm kitlesel düzeyde uygulanır hâle gelmişse burada faili bir ya da birkaç kişiyle sınırlandıramayız. Çünkü böylesi bir politik atmosferde faillerin arkasına aldığı kitleler söz konusudur. Sözünü ettiğimiz kitleler, çeşitli propaganda ve söylemlerin etkisi altında kalarak yaşanan zulüm ortamına bir biçimde rıza göstermekte, ötesinde bu zulmü desteklemektedir.
Mussolini’yi hatırlayın.
Faşizmin bir ideoloji ve siyaset biçimi olarak milyonlarca insan tarafından nasıl kabul gördüğünü aklınıza getirin.
Bu durumda konuyu yalnızca faşizmin lideriyle sınırlamak, zifiri karanlık günleri izah etmeye yeter mi?
Hitler’i ve onun ideolojisi Nazizmi düşünün. Bu durumda konuşacağımız tek başına Hitler midir, yoksa Nazizmi kıblesi yapan milyonlarca insan mı?
Burada tarihî bir gerçekliği hatırlatmak istiyorum: İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da kıyım sürecinin yargılamaları ancak belirli bir aşamaya kadar ilerleyebiliyor. İşte o aşamadan sonra faillerin yargılanmasıyla ilgili ciddi bir sorun ortaya çıkıyor. O da şu ki: Yaşanan kıyım sürecine yargıçlar kararlarıyla, bürokratlar kara kaplı defterlere attıkları imzalarla, basın yaptığı propagandayla, hatta bilim adamlarının bir kısmı geliştirdikleri silahlarla ve nihai olarak halk Nazizme verdikleri destekle ortak olmuştu.
Almanya’da neredeyse yargılamaları yapacak yargıçlar bile kalmamıştı.
Kötülük ve zulüm, bulaşıcı bir hastalık gibi Alman halkını zehirlemiş, zihni ve vicdanı ele geçiren bu zehir, işgal ettiği makam oranında kıyımlara neden olmuştu.
Bu durumda failler nasıl ayıklanacak, bir halkın alnına sürülen bu büyük leke nasıl temizlenecekti? Bu soru aynı zamanda tarihin, yaşamın ve insanlığın önünde duruyordu.
Güç zehre dönüşüp kitleselleştikçe yalnızca iktidar sahiplerini değil, ona destek veren milyonlarca insanı da “fail” hâline getiriyordu.
Bu durumda sorunumuz yalnızca faşizm ya da Nazizm değildi.
Kadim tarihten bugüne karşı karşıya olduğumuz esas sorun, güç ve iktidar olgusuydu.
Kötülük buradan organize ediliyor, imtiyazlar, ayrıcalıklar buradan ele geçiriliyor, işlenen onca suç tam da gücü ve iktidarı kaybetmemek üzere işleniyordu.
Faşizmin üniforması kara gömlekliler değil, güç ve iktidardı aslında.
Nazizmin sembolü de gamalı haç değil, kitlesel düzeyde işlenen suçlar, örgütlenen kötülük ağı ve bütün bu kötülük ağını bir arada tutan iktidar putuydu.
İktidarda kalmak için muhalifler vatan haini ilan edilebilir, basın susturulabilir, yeri geldiğinde din dahi kullanılıp bütün bir ülke hapishaneye çevrilebilirdi.
Nitekim bütün bunlar tarihte yaşandı. Olası durumlardan değil, zamana kanlı satırlarla geçen olaylardan bahsediyoruz.
Bütün bu yaşananlar kadar vahim olan bir başka gerçek ise zulme rıza gösteren kitlelerin varlığıdır. Tek başına bu durum bile insanlığın sakatlanması, yaşamın utancıdır.
Tarih kaç defa bu utançla sınadı insanı.
Ders verdi, istikamet gösterdi.
Toplama kamplarında can veren bedenler, yaşanılan bu utanca meşale olup insanlığı en büyük dersiyle baş başa bıraktı.
Güç zehre dönüşebilir, iktidar bütün suçların gıdası olabilirdi.
Faşizmi tanımak için giyilen kıyafetlere, taşınan sembollere değil, uygulanan politikalara, işlenen suçlara bakmamız gerekiyordu.
Aksi hâlde ne faşizm ne de faşistler tükenmeyecekti.
Ülkeye göre giyilen kıyafet değişecek, partilerin adı farklılaşacak, zaman geçecek ama tek adamların etrafında örgütlenen kötülük ağı hep aynı kalacaktı.
Çünkü onlar gücün önünde secde ediyor, iktidara tapıyordu.
Bir kişi değil, milyonlarca insan bu suçu açık ya da örtük işliyordu.
İşte değişmeyen hakikat buydu.