Bugün uyuşturucudan sanal kumara, yasadışı bahisten “yasal” şans oyunlarına uzanan geniş bir alanda tek bir değişmeyen gerçek var: Kasa kazanıyor, toplum kaybediyor. Bir ülkede uyuşturucu satıcısı da, sanal kumar baronu da, yasadışı bahis şebekesi de aynı cümleyi rahatlıkla kurabiliyor: “Merak etme, sistem benim için çalışıyor.” Bu söz artık bir suç itirafı değil; bağımlılığın nasıl ekonomik, siyasal ve kültürel bir kazanç düzenine dönüştüğünün açık bir özeti.
Bağımlılık, bireysel zayıflık söyleminin çok ötesine geçerek, bilinçli tercihlerle beslenen görünmez bir iktidar alanı haline gelmiş durumda. Kimin kasası olduğu zaman zaman değişse de sonuç değişmiyor: Borçlanan gençler, dağılan aileler, aşınan adalet duygusu ve geleceği sistematik biçimde ipotek altına alınmış bir toplum. Uyuşturucu, sanal kumar, yasal şans oyunları ve yasadışı bahis farklı kanallardan ilerliyor olabilir; ancak hepsi aynı toplumsal çürümeye, derinleşen gelir adaletsizliğine ve ortak bir kayba hizmet ediyor.
UYUŞTURUCUYA KORKU, KUMARA HOŞGÖRÜ: Türkiye’nin Derin Çifte Standardı
Türkiye’de uyuşturucuya karşı toplumsal refleks güçlüdürve bu da haklı bir tutumdur. Kimse “biraz eroin”, “kontrollü metamfetamin” gibi ifadelerle bu tehlikeyi masumlaştırmaz. Ancak konu kumar ve bahis olduğunda aynı netlik ortadan kaybolur.
Sanal kumar bağımlılığı bugün Türkiye’de sessiz bir salgın gibi yayılıyor. Bu bağımlılık; gösterişli sokak satıcılarıyla değil, kredi kartı ekstreleriyle, icra dosyalarıyla, gizlenen borçlarla ve dağılan ailelerle kendini gösteriyor. Gençler, daha düzenli bir gelire kavuşmadan borçlanıyor; aileler çocuklarının ne yaşadığını çoğu zaman çok geç fark ediyor.
Buna rağmen kumar hâlâ “irade meselesi” diye sunuluyor. Oysa bilimsel veriler açıktır ve kumar bağımlılığı, beyin kimyasını değiştiren, dürtü kontrolünü bozan ve madde bağımlılığıyla benzer nörolojik etkilere sahip bir hastalıktır. Buna rağmen kumarın hâlâ ahlaki bir zayıflık gibi tartışılması, toplumsal bir inkâr biçimidir.
Bu noktada mesele sadece kültürel bir çifte standart mı, yoksa bilinçli bir kamu politikası tercihi mi sorusu kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü bağımlılığa yönelik refleksler, ülkelerin ahlaki söylemlerinden çok; devletin neyi risk, neyi gelir olarak gördüğüyle şekilleniyor. Bu fark, ancak uluslararası karşılaştırmalar yan yana konulduğunda görünür oluyor.
İşte tam da bu nedenle, farklı ülkelerin kumar, bahis ve uyuşturucuya nasıl yaklaştığına bakmak, Türkiye’deki “korku–hoşgörü” dengesizliğinin tesadüf olmadığını gösteriyor. Aşağıdaki tablonun ortaya koyduğu gerçeklere göre Türkiye, bağımlılığı ne mutlak bir tehdit olarak tanımlıyor ne de tutarlı bir sağlık politikasıyla ele alıyor. Ceza, tedavi ve gelir arasında sıkışmış bu yaklaşım, sorunu çözmek yerine görünmez kılıyor. Gelir kalemi olarak görülen her bağımlılık türü, bedelini bireye ve aileye yüklüyor.
Tablo: Ülkelerde Bağımlılığa Yaklaşım Karşılaştırması

YASAL OLAN MASUM DEĞİLDİR: Devletin Kurduğu Dil, Ürettiği Risk
Devlet denetiminde yürütülen şans oyunları söz konusu olduğunda dil neredeyse hiç değişmez ve “eğlence”, “küçük bir heyecan”, “şans” gibi ifadeler öne çıkar.Ancak bu dilin hedef kitlesi tesadüf değildir. Şans oyunlarının pazarlaması, çoğunlukla gelir güvencesi zayıf, sosyal hareketlilik kanalları daralmış kesimlere yöneliktir. Çalışarak yükselme umudunun zayıfladığı bir ülkede, şans üzerinden kurulan hayaller daha kolay alıcı bulur.
Bu noktada devletin çelişkisi büyür. Bir yandan yasadışı bahisle mücadele ettiğini söylerken, diğer yandan kumarı normalleştiren bir kültürel iklim üretir. Bu iklimde büyüyen çocuklar için kumar, yasak bir tehlike değil; hayatın olağan bir parçası haline gelir.Bu çelişki çözülmeden yapılan her düzenleme eksik, her kampanya göstermelik kalır.
FUTBOL, BAHİS VE REKABETİN EROZYONU: Sporun Masumiyeti Bitti
Türkiye’de son dönemde futbolcuların, teknik ekiplerin ve bazı kulüp yöneticilerinin sanal bahisle ilişkilendirilmesi, kamuoyuna çoğu zaman “bireysel hata” veya “etik dışı davranış” başlığıyla sunuluyor. Oysa bu vakalar tekil bir ahlak sorunu değil; sporun ekonomik ve yönetsel yapısına sızmış daha büyük bir sistemin işaret fişekleridir.
Çünkü bahisle temas eden bir spor düzeninde artık yalnızca birkaç kural ihlalinden değil, rekabetin kendisinin aşınmasından söz ederiz. Sporun varlık nedeni belirsizliktir ve bu, sonucun önceden bilinmemesi, emeğin karşılık bulması ve adalet duygusunun korunmasıyla ilgilidir. Bahis ise tam tersine, bu belirsizliği yönetilebilir ve hatta manipüle edilebilir hale getirmeye çalışır. Bu iki mantık aynı anda ne kadar “bir arada” durabilir, asıl soru budur.Tam da bu noktada sıkça dile getirilen savunma devreye girer ve “spor ile bahis arasındaki temasın kaçınılmaz olduğu” ileri sürülür.
İlk bakışta bu argüman ikna edici gibi görünebilir. Küresel ligler, sponsorluklar, yayın gelirleri ve dijital platformlar düşünüldüğünde, bahisle temasın tamamen sıfırlanması gerçekten zor olabilir. Ancak mesele temasın varlığı değil; bu temasın nerede, nasıl ve hangi sınırlar içinde tutulduğudur. Çünkü bazı ülkeler bu ilişkiyi rekabeti koruyacak şekilde sert biçimde düzenlerken, bazıları ise görmezden gelmeyi, ertelemeyi ya da “idare etmeyi” tercih ediyor.
Bu fark, sporun gerçekten korunup korunmadığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Tablo: Spor ve Bahis; Rekabet Nerede Korunuyor?

Tablonun ortaya koyduğu karşılaştırma çarpıcıdır. Türkiye’de bahis sponsorluğu yaygın, sporcu–bahis ilişkisi denetimsiz ve yaptırımlar büyük ölçüde geçici niteliktedir. Buna karşılık İtalya, İspanya ve Fransa gibi ülkelerde bahis–spor ilişkisi sistematik biçimde sınırlandırılmış; ihlal durumunda uzun süreli men cezaları ve lisans iptalleri devreye sokulmuştur. İngiltere ise şeffaf izleme ve zorunlu bildirim mekanizmalarıyla bu alanı sürekli gözetim altında tutmaktadır.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Türkiye’de spor, bahisle birlikte yaşamak zorunda bırakılırken; Avrupa’nın büyük ligleri tam tersine sporu bahisten kurtarmaya çalışıyor. Bizde rekabet “idare edilen” bir kavramken, orada korunması gereken kamusal bir değer olarak ele alınıyor. Bu fark yalnızca sahadaki oyunu değil; toplumun adalet duygusunu da doğrudan etkiliyor.
Çünkü genç sporculara verilen örtük mesaj, emek, disiplin ve adil rekabetten ziyade sistemin arka kapılarının daha hızlı sonuç verdiğidir.Bu mesaj yaygınlaştıkça kaybolan şey sadece sportif etik olmaz; toplumsal güvenin kendisi aşınır.
ÜNLÜLER, UYUŞTURUCU VE NORMALLEŞMENİN SESSİZ TEHLİKESİ
Bir diğer risk alanı ise ünlüler ve dijital kültür üzerinden şekilleniyor. Uyuşturucu kullanımı, kimi zaman magazinleştirilerek, kimi zaman “özgürlük”, “yaratıcılık” veya “asi duruş” gibi kavramlarla örtülerek sunuluyor.
Bu sunum biçimi, özellikle gençler üzerinde ciddi bir normalleşme etkisi yaratıyor. Uyuşturucu artık korkulacak bir şey değil, “deneyimlenebilecek” bir tercih gibi algılanıyor. Medyanın ve sosyal platformların bu görüntüleri filtrelemeden dolaşıma sokması, sorumluluktan kaçmanın modern bir biçimi haline geliyor.
Burada sorun bireyin özel hayatı değil; kamusal alanda üretilen mesajdır. Çünkü her mesaj, bir davranışı ya meşrulaştırır ya da sınırlar.
DİJİTAL PLATFORMLAR: Algoritmalarla İnşa Edilen Bağımlılık
Sanal bahis ve kumar, klasik suç örgütlerinden farklı olarak algoritmalarla çalışır. Kullanıcının davranışları analiz edilir, zayıf anlar hedeflenir, kayıp duygusu sistematik biçimde körüklenir. Dijital dünya, bağımlılığı artık sokaktan değil; bireyin cebinden, ekranından ve kredi kartından üretir.
Türkiye’de dijital denetim ise hâlâ erişim engeli gibi yüzeysel araçlara sıkışmış durumdadır. Oysa finansal takip yapılmadan, reklam algoritmaları denetlenmeden, sosyal medya platformlarıyla etkin işbirliği kurulmadan ve ödeme sistemleri kontrol altına alınmadan bu ağın kırılması mümkün değildir. Algoritmalar bağımlılığı büyütürken, kamusal denetim çoğu zaman bu sürecin hızına ve karmaşıklığına yetişememektedir.
Bu noktada sorun yalnızca dijital platformların ne yaptığı değildir. Asıl mesele, bu faaliyetlerin hangi kamusal çerçeve içinde serbest bırakıldığı ve ortaya çıkan tahribatın nasıl tanımlandığıdır. Çünkü algoritmalar kendi başına sorumluluk taşımaz; sorumluluk, onları sınırlayan ya da sınırlamayan siyasal tercihlerdedir.
Bağımlılıkla mücadelede merkezî yönetimin dilini, önceliklerini ve kullandığı araçları anlamak için şu soruya dürüstçe cevap vermek gerekir: Devlet, kumar ve bahis karşısında kendini bir düzenleyici mi, yoksa fiilî bir gelir ortağı mı olarak konumlandırıyor?
Bu sorunun yanıtı çoğu zaman yasa metinlerinde değil; bütçe kalemlerinde, kamuoyuyla paylaşılan raporların içeriğinde ve özellikle de hangi verilerin açıklanıp hangilerinin sistematik biçimde açıklanmadığında saklıdır. Çünkü bir devletin neyi ölçtüğü, neyi önemsediğini; neyi ölçmediği ise neyi görmezden gelmeye razı olduğunu gösterir.
Bazı ülkelerde kumar ve bahis, yalnızca gelir yaratan bir faaliyet olarak değil; aynı zamanda sağlık harcamaları, borçlanma, aile dağılması ve üretkenlik kaybı gibi başlıklarda topluma yüklediği maliyetle birlikte ele alınır. Bu nedenle kamu otoriteleri, kumardan elde edilen her birim gelirin karşısına, yarattığı toplumsal tahribatı da yazmak zorundadır.
Bazı ülkelerde ise bu hesap hiç yapılmaz. Çünkü hesap yapılmadığında, sorumluluk da görünmez hale gelir.
Tablo: Devletin Kumarla İlişkisi; Gelir mi, Zarar mı?

Tablonun ortaya koyduğu gerçekler nettir. Türkiye’de devlet, kumar ve bahis üzerinden elde edilen geliri kamuoyuna açık biçimde konuşurken; bu gelirin karşılığında ortaya çıkan borçluluk, bağımlılık, ruh sağlığı harcamaları ve sosyal çözülme maliyetini sistematik olarak hesaplamamayı tercih etmektedir. Oysa Kanada, Avustralya ve İsveç gibi ülkelerde kumar, “eğlence” başlığı altında değil; riskli ürün ya da kamu sağlığı sorunu olarak tanımlanmakta ve buna uygun bir raporlama dili kurulmaktadır.
Bu fark, basit bir teknik ayrıntı değildir. Çünkü ölçülmeyen zarar, politik olarak yok sayılır.
Yok sayılan her zarar ise kamu politikalarının konusu olmaktan çıkar ve bireyin kaderine terk edilir.
MERKEZÎ YÖNETİM: Güvenlikçi Refleks Yetmez, Sosyal Politika Şart
Merkezî yönetimin bağımlılıkla mücadelede hâlâ ağırlıklı olarak güvenlikçi reflekslere yaslanması, sorunu daraltıyor. Oysa bağımlılık, polisle değil; eğitim, sağlık ve sosyal politikayla azaltılır.
Reklam yasakları, sponsorluk düzenlemeleri, bağımlılık fonları, zorunlu tedavi programları ve dijital finans denetimleri bir bütün olarak ele alınmadıkça başarı mümkün değildir. Bağımlılıkla mücadele, bütçe artığına göre değil; toplumsal maliyet hesabına göre planlanmalıdır.
YEREL YÖNETİMLER: Bağımlılık Mahallede Başlar, Mahallede Biter
Belediyeler, bağımlılığın gerçek yüzünü en iyi bilen kurumlardır. Çünkü sorun, soyut raporlarda değil; mahallede, parkta, gençlik merkezinde yaşanır.
Yerel yönetimler, sosyal alanları daraltan değil; genişleten bir anlayışla hareket etmelidir. Spor, sanat ve kültür yalnızca birer etkinlik değil; bağımlılığın panzehiridir. Ailelerle temas kuran, erken uyarı sistemleri geliştiren belediyeler, merkezî politikaların en güçlü tamamlayıcısı olabilir.
Bağımlılığın mahallede başladığı tespiti doğruysa, çözümün de aynı yerde filizlenmesi gerekir. Ancak bu noktada asıl ayrım, niyet beyanlarıyla değil; uygulama kapasitesiyle ortaya çıkar. Yerel yönetimlerin bağımlılıkla mücadeledeki rolü teoride herkes tarafından kabul edilse de pratikte izlenen yol, ülkeden ülkeye hatta şehirden şehre ciddi biçimde değişmektedir. Dünyadaki bazı örnekler, belediyelerin doğru araçlarla donatıldığında ne denli dönüştürücü bir etki yaratabildiğini açık biçimde göstermektedir.
İzlanda–Belediyeler Ne Yaptı?
Spor ve sanat faaliyetleri ücretsiz hale getirildi. Aileler sürece zorunlu olarak dahil edildi. Dijital kullanım ve gece saatlerine yönelik denetimler artırıldı.Sonuçta; gençlerde bağımlılık oranı %50’nin üzerinde düştü.
Türkiye–Belediyeler Ne Yapıyor?
Yetki tartışmaları sürüyor. Proje bazlı ve süreksiz uygulamalar öne çıkıyor. Bağımlılıkla mücadele bütçede öncelik olmaktan uzak.Sonuçta; sorun mahallede büyümeye devam ediyor.
Bu karşılaştırma, bağımlılıkla mücadelenin bir yetki meselesi değil; açıkça bir öncelik ve süreklilik meselesi olduğunu gösteriyor. İzlanda örneğinde belediyeler sorumluluğu üstlenip sahayı boş bırakmazken; Türkiye’de aynı sorun, çoğu zaman merkezî yönetim ile yerel yönetimler arasında gidip gelen bir dosyaya dönüşüyor. Sahada oluşan her boşluk ise gecikmeden bağımlılık tarafından dolduruluyor.
SİVİL TOPLUM: Dosya Teslim Eden Değil, Sahada Kalan Yapılar
Sivil toplum kuruluşlarının bağımlılıkla mücadeledeki rolü hayati ama zayıflamış durumda. Proje döngüleri, fon takvimleri ve rapor dili, sahadaki gerçekliği çoğu zaman örter.
Bağımlılık, süreklilik ister. Güven ister. İnsan ilişkisi ister. STK’lar, bağımlıyı bir “hedef kitle” değil; bir insan olarak görmedikçe etkili olamaz.
MEDYA VE AKADEMİ: Görmezden Gelmek de Bir Tercihtir
Medya, bağımlılığı sansasyonla değil; sorumlulukla ele almak zorundadır. Akademi ise bu meseleyi sadece makale konusu olmaktan çıkarıp kamusal tartışmanın merkezine taşımalıdır.Çünkü bu konuda tarafsızlık yoktur. Ya insanın yanındasınızdır ya da kasanın.
SON SÖZ: Kasa Değil, İnsan Kazanmalı
Bağımlılıkla yüzleşmek, bireyin iradesini yargılamakla değil; onu kuşatan sistemi cesaretle sorgulamakla başlar. Kumarın, bahsin ve uyuşturucunun arkasındaki görünmez iktidar alanı tartışılmadıkça kazanan değişmez; kasa büyürken toplum kaybetmeye devam eder. Güvenlikçi refleksler, göstermelik yasaklar ve ahlaki öğütler bu düzeni dönüştürmeye yetmez. Gerçek dönüşüm, insanı merkeze alan; zararı görünür kılan, geliri değil toplumsal bedeli esas alan tutarlı bir kamusal iradeyle mümkündür.
Bağımlılığı hâlâ bireysel bir zayıflık olarak tanımladığımızda, kumarı masum bir eğlence gibi sunduğumuzda, sporu, medyayı ve dijital alanı bu çürümeye teslim ettiğimizde kayıp büyür. Bazı ülkeler, bağımlılığın bireysel değil sistemik bir sorun olduğunu kabul ettikleri için yol alabildi. Biz kabul etmedikçe, birileri için gelir üreten bu düzen; borçlanan gençleri, dağılan aileleri ve aşınan toplumsal güveni üretmeye devam edecektir. Ve o zaman mesele “kim kazanıyor” olmaktan çıkar; asıl soru şudur: Daha neyi kaybetmeyi göze alıyoruz?
Çünkü bağımlılık, bireysel bir irade sorunu değil; bilinçli tercihlerle kurulan bir kazanç düzenidir. Uyuşturucudan sanal kumara, bahisten spora uzanan bu yapı, bir kesime gelir sağlarken bedeli topluma ödetir. Güvenlik başlığına sıkıştırıldıkça ekonomik ve siyasal boyutu görünmez kılınan bu düzen, kasayı büyütürken toplumsal kaybı derinleştirir. Bağımlılığın sistemik bir sorun olduğu kabul edilmeden atılan her adım eksik, her mücadele geçici kalacaktır. Çünkü bu düzende kaybeden yalnızca bağımlılar değil, toplumun kendisidir.
Çok Okunanlar
AKP'li Şamil Tayyar'dan Sadettin Saran açıklaması: Fenerbahçe şampiyon olursa...
Galata'daki Filistin yürüyüşüne sadece 8 bakan katıldı
Güllü'nün ablasından çok konuşulacak Tuğyan açıklaması
Uludere faciası hakkında yeni iddialar!..
Erdoğan sonrası döneme hazırlandığı iddia edilmişti
Yeni yılla birlikte emekli promosyon tutarları da merak ediliyor
Ünlü influencer'dan itiraf geldi: Partilere katıldım, uyuşturucu ikram edildi!
Murat Ağırel çocukları üzerinden yapılan aşağılık tehditlere isyan etti
Garipoğlu’nun Boğaz’daki yalısının şifresi
50 bin kişinin tahliyesinin önü açılabilir!