Dünya ekonomisi, 2020’li yılların başından bu yana pandemi, jeopolitik gerilimler, tedarik zinciri kırılmaları ve hiperenflasyon sarmalının iç içe geçtiği çok katmanlı bir “polikriz” sürecinden geçmektedir. 2024 yılının “bekle ve gör” yaklaşımıyla şekillenen görece durağan görünüm, 2025 itibarıyla yerini daha sert bir gerçekliğe bırakmış; küresel ölçekte belirginleşen bir “şirket tasfiye dalgası” ekonominin yeni belirleyeni haline gelmiştir.
Ucuz likidite döneminin sona ermesi ve yüksek faiz ortamının kalıcılık kazanmasıyla birlikte, sermaye yapısı zayıf ve borç çevirme kapasitesi sınırlı işletmeler için adeta “hesap vakti” başlamıştır. Nitekim IMF ve Dünya Bankası’nın da işaret ettiği bu konjonktürde, küresel ticaret ivme kaybederken iflas istatistikleri son on yılın zirvesine tırmanmıştır. Dun &Bradstreet’in 2025 Küresel İflas Raporu’na göre dünya genelinde iflaslar %7 artarken, Türkiye’de bu oran %29’a ulaşmış; toplam 573 şirketin iflas ettiği görülmüştür. 45 ülkenin incelendiği raporda 28 ülkede artış yaşanırken, Türkiye’nin bu artış hızında dünya ortalamasının belirgin biçimde üzerinde seyretmesi dikkat çekmektedir.
Bu kırılgan zemini derinleştiren bir diğer risk hattı ise jeopolitik cephede şekillenmektedir. ABD–İsrail–İran ekseninde yoğunlaşan gerilim, yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel ekonomik düzen açısından sistemik bir risk unsuru niteliği taşımaktadır. Boğazların kapanma ihtimalinin dahi fiyatlamalara yansıması, enerji maliyetleri üzerinden yeni bir şok dalgası yaratma potansiyeli taşımakta; bu durum enflasyonist baskıları artırırken şirket bilançoları ve nakit akışları üzerinde doğrudan baskı oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, biriken küresel kırılganlıkların artık iflaslar üzerinden görünür hale geldiği bu dönemde, enerji fiyatları ve finansman koşullarındaki bozulma yalnızca zayıf işletmeleri değil, finansmana erişimi daralan sağlıklı firmaları da etkilemektedir. Türkiye özelinde ise bu süreç; yapısal kırılganlıklar, likidite sıkışıklığı ve bozulan ödeme zinciri ile birleşerek reel sektörde daha derin bir ayrışmaya işaret etmekte, yaşananların geçici bir dalgalanmadan ziyade ekonomik dayanıklılığı test eden çok boyutlu bir eşik olduğunu göstermektedir.
DÜNYA EKONOMİSİNDE İFLAS FIRTINASI: Zombi Şirketlerin Sonu Mu?
2025 yılı itibarıyla küresel ekonomide gözlenen iflas artışları, artık konjonktürel dalgalanmaların ötesine geçerek yapısal bir dönüşümün güçlü sinyallerini vermektedir. AllianzTrade ve Dun &Bradstreet verilerine dayanan 2025 Küresel İflas Endeksi, küresel ekonomide “gecikmiş tasfiye” sürecinin belirgin biçimde devreye girdiğini ortaya koymaktadır. Uzun yıllar düşük faiz ve bol likidite koşulları sayesinde ayakta kalan, ancak sürdürülebilir verimlilik üretemeyen “zombi şirketler” için bu dönem, ertelenmiş bir zorunluluğun fiiliyata geçtiği eşik niteliğindedir.
2024 yılında %9 seviyesinde gerçekleşen küresel iflas artışı, 2025’te %12–18 bandına yükselerek ekonomik aktivitede “sert iniş” riskini daha görünür hale getirmiştir. Bölgesel kırılımlar ise bu eğilimin yaygınlığını ve derinliğini net biçimde ortaya koymaktadır. Euro Bölgesi’nde, özellikle Almanya ve Fransa öncülüğünde sanayi üretimindeki zayıflama ile yüksek enerji maliyetleri, KOBİ’ler üzerinde yoğun bir baskı yaratmış ve iflaslar %15 artmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde, FED’in faiz indirim sürecine rağmen ticari gayrimenkul piyasasındaki kırılganlık ve tüketici harcamalarındaki yavaşlama, Chapter 11 (iflas koruma)başvurularını 2024’e göre %11 yukarı taşımıştır. Asya-Pasifik hattında ise Çin’deki emlak krizi ve yerel yönetim borçluluğu, tedarik zincirleri üzerinden bölge geneline yayılan bir baskı oluşturarak iflas oranlarını ilk kez çift haneli seviyelere çıkarmıştır.
Bu gelişmeleri tetikleyen dinamikler ise tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok katmanlıdır. Finansman maliyetlerindeki kalıcı artış, enerji ve girdi fiyatlarının yüksek seyri ile tedarik zincirlerinde yaşanan yeniden yapılanma süreci birleşerek küresel ölçekte “mükemmel fırtına” etkisi yaratmaktadır. Bu süreçte özellikle Şirketlerin üretim veya tedarik faaliyetlerini, uzak ülkelerden alıp coğrafi olarak daha yakın ülkelere kaydırması (near-shoring)ve Şirketlerin üretim ve tedarik süreçlerini, siyasi ve ekonomik olarak güvenilir-müttefik ülkelere yönlendirmesi (friend-shoring)eğilimleri, küresel üretim ve tedarik haritasını yeniden şekillendirirken; maliyet, ölçek ve uyum kapasitesi zayıf firmaları sistem dışına itmektedir. Gelinen noktada rekabetin belirleyici ekseni artık yalnızca büyüklük değil, değişen küresel üretim mimarisine uyum sağlayabilme kapasitesi haline gelmiştir.
TÜRKİYE EKONOMİSİNDE DERİNLEŞEN KIRILMA: İflaslar ve Konkordato Sarmalı
Küresel ölçekte hızlanan iflas dalgası, Türkiye’de daha belirgin ve daha sert hissedilmektedir. Veriler, basit bir yavaşlamadan ziyade şirket ekosisteminin bütününde bir aşınmaya işaret etmektedir. Dun &Bradstreet/CRIF verilerine göre 2024’te %23 artan şirket iflaslarının 2025’te %29’a yükselerek 573’e ulaşması, sürecin tesadüfi değil, süreklilik kazanan bir kırılma olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu artış yalnızca kapanan firma sayısını değil, reel sektörün dayanıklılık kapasitesindeki zayıflamayı da yansıtmaktadır. Nitekim aynı rapor, bu eğilimi doğrudan yüksek reel faiz ortamı, krediye erişimdeki zorluklar ve sıkı finansal koşullarla ilişkilendirmektedir.
Bu tabloyu tamamlayan bir diğer kritik unsur, şirket demografisindeki bozulmadır. TOBB verileri, yeni kurulan şirket sayısındaki sınırlı gerilemeye karşın kapanışların hız kazanmasının ekonomik dinamizmin zayıfladığını gösterdiğine işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle ekonomi yalnızca mevcut işletmelerini kaybetmiyor; aynı zamanda yeni girişim üretme kapasitesinde de ivme kaybediyor. Bu eğilim, orta vadede üretim yapısının daralması ve rekabet gücünün aşınması riskini beraberinde getirmektedir.
İflasın bir adım öncesi olan konkordato başvurularındaki artış ise baskının henüz tam olarak sonuçlara yansımadığını, ancak hızla derinleştiğini göstermektedir. Özellikle tekstil, inşaat ve mobilya gibi emek yoğun ve iç talebe duyarlı sektörlerde yoğunlaşan başvurular, sorunun sektörel değil, sistemik bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır.
Türkiye’yi benzer ekonomilerden ayrıştıran temel unsur ise yapısal kırılganlıkların ağırlığıdır. Yüksek reel faiz ve krediye erişimde yaşanan daralma, işletmelerin finansmana ulaşımını sınırlandırırken; enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan sıkı para politikası reel sektör üzerinde doğrudan bir likidite baskısı oluşturmaktadır. Bu baskı, özellikle işletme sermayesine bağımlı KOBİ’lerde daha keskin hissedilmektedir.
Öte yandan ithal girdi bağımlılığı yüksek üretim yapısı, döviz kuru hareketlerini hızla maliyetlere yansıtmakta; iç talepteki zayıflama ise şirketlerin nakit akışını daraltmaktadır. Gelir ve maliyet kanallarından eş zamanlı sıkışan işletmeler açısından ortaya çıkan tablo, klasik bir durgunluktan öte, belirgin bir “nakit akışı krizi”ne işaret etmektedir.
Sürecin en kritik kırılma noktası ise ödeme zincirinde yaşanmaktadır. Tahsilat sürelerinin uzaması ve gecikmeli ödemelerin artması, firmalar arasında zincirleme bir likidite baskısı yaratmakta; bir işletmede başlayan sorun kısa sürede sektör geneline yayılabilmektedir. Bu nedenle mevcut tabloyu yalnızca iflas eden şirket sayıları üzerinden okumak yetersizdir. Bozulan ödeme disiplini, daralan finansman imkânları ve zayıflayan talep koşulları birlikte değerlendirildiğinde, sorunun daha geniş bir zemine yayıldığı görülmektedir. Çünkü iflas nihai bir sonuçtur; ödeme gecikmeleri ise bu sonuca giden sürecin erken sinyallerini vermektedir.
Dun &Bradstreet raporunda da vurgulandığı üzere, Türkiye’deki iflas artışı yalnızca finansal koşulların değil, aynı zamanda dışsal şoklara karşı sınırlı direnç kapasitesinin bir sonucudur. Küresel enerji piyasalarındaki oynaklık ve jeopolitik riskler, zaten sıkışmış olan reel sektör bilançoları üzerinde ilave baskı oluşturarak süreci hızlandırmaktadır.
Türkiye ekonomisinde ortaya çıkan bu tablo, geçici bir dalgalanmanın ötesine geçmiş durumdadır. Reel sektörün karşı karşıya olduğu çok katmanlı baskı, ekonomik sistemin dayanıklılığını doğrudan test eden kritik bir eşiğe işaret etmektedir.
İFLASLARIN YAYILMA ETKİSİ: Ekonomik Sistem Nasıl Baskı Altına Giriyor?
Şirket iflasları ve kapanmaları, tekil firma hikâyeleri olarak değerlendirildiğinde yanıltıcı bir sakinlik algısı yaratabilir. Oysa ekonomik sistem açısından bakıldığında bu süreç, zincirleme etkiler üreten çok katmanlı bir kırılma mekanizmasına dönüşmektedir. Her bir iflas, yalnızca bir bilanço kapanışı değil; aynı zamanda tedarik zincirinde, istihdamda ve finansal sistemde yeni bir gerilim hattının oluşması anlamına gelmektedir.
Üretim ve tedarik zinciri bu kırılmanın ilk ve en hızlı etkilenen alanıdır. Özellikle ana sanayi firmalarında yaşanan daralmalar, yan sanayi ve alt yüklenici ağlarına hızla yayılmakta; bu durum üretim kapasitesinde görünmeyen ancak hissedilen bir erozyon yaratmaktadır. Bu çerçevede, kapasite kullanım oranlarında orta vadede %5–7 bandında bir gerileme riski, yalnızca teorik bir olasılık değil, mevcut eğilimin doğal bir uzantısı olarak değerlendirilmektedir.
Finansal sistem üzerindeki baskı ise daha sessiz ama daha derin bir şekilde ilerlemektedir. Takipteki krediler (NPL) oranlarında beklenen artış, bankacılık sektörünün risk iştahını sınırlamakta; kredi kanalının daralmasına yol açmaktadır. Bu durum, reel sektör ile finans sektörü arasında karşılıklı bir “temkinli duruş döngüsü” oluşturarak ekonomik aktiviteyi daha da yavaşlatmaktadır. Kredi mekanizmasının zayıflaması, özellikle işletme sermayesine bağımlı firmalar için kritik bir darboğaz yaratmaktadır.
Yatırım iklimi açısından bakıldığında ise tablo daha temkinli bir görünüm sunmaktadır. İflasların ve konkordato süreçlerinin yoğunlaştığı bir ekonomik ortamda, hem yerli hem de yabancı yatırımcılar “bekle-gör” pozisyonuna geçmekte; bu da doğrudan yabancı sermaye girişlerinde yavaşlamaya neden olmaktadır. Bu yavaşlama yalnızca sermaye akışını değil, aynı zamanda teknoloji transferi ve üretim modernizasyonu süreçlerini de geciktirmektedir.
Özellikle inşaat, perakende, konaklama ve hizmet sektörlerinde yoğunlaşan kırılganlık, ekonomik daralmanın sektörel değil, sistemik bir karakter taşıdığını göstermektedir. Bu sektörler, hem talep şoklarına hem de finansman maliyetlerine en hızlı tepki veren alanlar olarak, toplam ekonomik kırılganlığın merkezinde yer almaktadır. Dolayısıyla iflas olgusu, artık yalnızca ekonomik döngünün doğal bir parçası değil; yapısal baskıların görünür hale geldiği bir gösterge niteliği taşımaktadır.
Kısa ve orta vadede ortaya çıkan bu tablo, ekonomik büyümenin niteliğini doğrudan etkileyecek bir baskı alanı oluşturmaktadır. Bu baskı doğru yönetilmediği takdirde, geçici yavaşlamalar kalıcı yapısal kayıplara dönüşme riski taşımaktadır.
İFLASIN TOPLUMSAL BEDELİ: İşsizlik, Gelir Kaybı ve Kırılganlık
Ekonomik göstergeler çoğu zaman rakamlarla ifade edilir; ancak bu rakamların toplumsal karşılığı, çok daha derin ve doğrudan hissedilen bir gerçeklik üretir. Şirket iflasları ve kapanmaları, yalnızca üretim ve finansman dengelerini değil, aynı zamanda istihdam yapısını ve toplumsal refah düzeyini de doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle konu, teknik bir ekonomik başlık olmanın ötesinde, sosyal bir dönüşüm meselesi olarak değerlendirilmelidir.
İstihdam kaybı bu sürecin en görünür sonucudur. Şirket kapanmalarındaki artış, özellikle emek yoğun sektörlerde işsizlik baskısını artırmakta; geniş tanımlı işsizlik oranları üzerinde yukarı yönlü bir etki oluşturmaktadır. 2025 yılı projeksiyonları, bu baskının 2–3 puanlık ilave bir artış potansiyeli taşıdığını göstermektedir. Bu yalnızca istatistiksel bir değişim değil; hanehalkı gelirleri ve tüketim davranışları üzerinde zincirleme etkiler üreten bir dönüşümdür.
Gelir dağılımı açısından bakıldığında ise tablo daha kırılgandır. Kapanan her işletme, yalnızca bir üretim biriminin değil, aynı zamanda orta sınıfın ekonomik dayanıklılığının da zayıflaması anlamına gelmektedir. Özellikle sanayi kentlerinde yoğunlaşan toplu işten çıkarmalar, yerel ölçekte sosyal dengeyi bozmakta; gelir adaletsizliğini derinleştirmektedir. Bu durum, yerel yönetimler üzerinde sosyal yardım ve istihdam destekleri açısından ek bir mali baskı yaratmaktadır.
Bölgesel kalkınma dinamikleri de bu süreçten doğrudan etkilenmektedir. Yeni gelişmekte olan sanayi bölgelerinde yaşanan üretim yavaşlaması ve firma kapanmaları, bölgesel gelişmişlik farklarının yeniden açılmasına neden olma riski taşımaktadır. Bu durum, uzun yıllar boyunca oluşturulmaya çalışılan dengeli kalkınma hedefi açısından kritik bir gerileme anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla ekonomik daralma yalnızca makro göstergelerle sınırlı kalmamakta; doğrudan sosyal yapıya sirayet eden çok boyutlu bir etki üretmektedir. Bu etki, gelir dağılımından istihdama, bölgesel dengelerden toplumsal refaha kadar geniş bir alanı yeniden şekillendirmektedir.
EKONOMİNİN TAŞIYICI KOLONU: KOBİ’lerde Sessiz Çöküş
Türkiye ekonomisinin üretim ve istihdam yapısı büyük ölçüde KOBİ’ler üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle reel sektörde yaşanan her tür kırılma, en hızlı ve en sert biçimde bu alanda karşılık bulmaktadır. 2025 yılı itibarıyla iflas ve kapanma verileri incelendiğinde, sürecin ağırlıklı olarak küçük ve orta ölçekli işletmelerde yoğunlaştığı açık biçimde görülmektedir. Bu durum, krizin sektörel değil, ölçek temelli bir kırılganlık ürettiğini ortaya koymaktadır.
KOBİ’lerin temel sorunu, yapısal olarak sınırlı özkaynak yapısına sahip olmalarıdır. Borçlanma ile büyüme modeli üzerine kurulu bu yapı, faiz oranlarındaki artışa karşı son derece hassastır. Ucuz finansman döneminde sürdürülebilir gibi görünen bu model, yüksek faiz ortamında hızla kırılgan hale gelmekte; işletmeleri nakit akışı şoklarına açık bırakmaktadır. Bu nedenle yaşanan iflas dalgası, büyük ölçüde finansman maliyetlerindeki artışın gecikmeli bir yansımasıdır.
Buna ek olarak, KOBİ’lerin önemli bir kısmı kurumsal risk yönetimi, finansal planlama ve verimlilik odaklı dönüşüm kapasitesi açısından sınırlı bir profile sahiptir. OECD verileri de Türkiye’deki KOBİ’lerin dijitalleşme ve üretkenlik seviyelerinin uluslararası rakiplerine kıyasla daha düşük olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, kriz dönemlerinde dayanıklılıklarını daha da zayıflatmaktadır.
Özellikle ihracatla entegre olmayan ve iç pazara bağımlı çalışan işletmeler, talep daralmasından doğrudan etkilenmektedir. İç talepteki zayıflama, bu firmaların gelir akışlarını kırılgan hale getirirken; artan maliyetler kârlılığı hızla erozyona uğratmaktadır. Bu ikili baskı, KOBİ’leri aynı anda hem gelir hem maliyet kanadından sıkıştıran bir yapı ortaya çıkarmaktadır.
KOBİ segmentinde yaşanan bu çözülme, yalnızca firma bazlı bir sorun değil; Türkiye ekonomisinin üretim omurgasında oluşan yapısal bir çatlağa işaret etmektedir. Bu çatlak derinleştiği ölçüde, ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği de doğrudan risk altına girmektedir.
SON: Kırılganlık Derinleşirken Dayanıklılık Zorunluluğu
Bugün ortaya çıkan tablo, yalnızca artan iflasların değil; zayıflayan üretim yapısının, bozulan ödeme zincirinin ve daralan ekonomik dinamizmin ortak bir yansımasıdır. Küresel ölçekte sertleşen finansman koşulları ve artan jeopolitik riskler, Türkiye’deki yapısal kırılganlıkları daha görünür ve daha etkili hale getirmektedir. Asıl risk ise iflas eden şirket sayısından çok, ayakta kalma mücadelesi veren işletmelerin hızla çoğalmasıdır.
Şirket iflaslarındaki artış, konkordato başvurularındaki yoğunlaşma ve ödeme disiplinindeki bozulma; artık olağan ekonomik dalgalanmaların ötesinde, sistemin genel dayanıklılığını test eden bir sürece işaret etmektedir. Bu noktada temel soru değişmiştir: “Kaç şirket iflas etti?” değil, “Ekonomik yapı ne ölçüde şok absorbe edebiliyor?”
Bu yeni konjonktürde politika tasarımının odağı, yaygın ve ayrım gözetmeyen desteklerden ziyade, üretim kapasitesini koruyan ve verimliliği önceleyen seçici mekanizmalar olmalıdır. Kaynakların sınırlı olduğu bir ortamda her firmayı ayakta tutmaya çalışmak, uzun vadede ekonomik etkinliği zayıflatır. Bu nedenle finansman politikaları; ihracat kapasitesi yüksek, teknoloji üretme potansiyeli bulunan ve istihdam etkisi güçlü işletmelere yönlendirilmelidir.
Bununla birlikte, KOBİ ekosisteminde ölçek büyütmeyi teşvik eden yapısal dönüşümler kaçınılmazdır. Parçalı ve kırılgan yapı yerine, birleşme ve devralmalarla güçlenen kurumsal ölçeklerin desteklenmesi, rekabet gücünü artıracaktır. Aynı şekilde iflas ve konkordato süreçlerinde hız ve öngörülebilirlik sağlayacak hukuki düzenlemeler, finansal sistemde güveni yeniden tesis etmek açısından kritik önemdedir.
Dijitalleşme ve yeşil dönüşüm ise artık bir tercih değil, doğrudan bir hayatta kalma stratejisidir. Verimlilik üretmeyen hiçbir işletme modelinin, yüksek maliyet ve daralan talep koşullarında sürdürülebilirliği yoktur.
Sonuç olarak Türkiye ekonomisi, makroekonomik dengelenme sürecini sürdürürken, reel sektörün üretim ve istihdam kapasitesini koruyacak hassas dengeyi kurmak zorundadır. Aksi halde kısa vadeli finansal istikrar kazanımları, uzun vadede üretim ekonomisinin zayıflamasıyla gölgelenebilir.
Unutulmamalıdır ki ekonomik başarı yalnızca enflasyonu düşürmekle değil; üretimi, istihdamı ve toplumsal refahı birlikte koruyabilmekle ölçülür. Bugün asıl uyarı sinyali, iflas eden şirketlerden çok; zayıflayan girişimcilik dinamizmi, bozulan ödeme zinciri ve daralan finansman alanıdır. Bu sinyaller doğru okunmazsa, bugünün kırılganlıkları yarının daha derin yapısal sorunlarına dönüşecektir.
Çok Okunanlar
İsa Aras Mersinli'nin bilgisayarından saldırıya dair belge çıktı
Motorin fiyatlarında gece yarısı indirimi
İsa Aras Mersinli’nin atış poligonundaki görüntüleri ortaya çıktı
Kahramanmaraş’taki okul saldırısında can kaybı 10'a yükseldi
MHP'de teşkilat fesihlerinin ardı arkası kesilmiyor!
Yeni bölüm bekleniyordu: Yeraltı dizisi yayından çekildi
İsa Aras Mersinli’nin öğretmeni konuştu
Yusuf Tekin ve Mustafa Çiftçi okul güvenliği toplantısı yaptı
Bayğaralar suç örgütüne operasyonda 287 kişi adliyeye sevk edildi
İsa Aras Mersinli'nin babasının ifadesi ortaya çıktı