Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Ucuz elektrik nerede? Elektrik piyasasında büyük illüzyon

Türkiye enerji piyasası son yılların en büyük çelişkilerinden birini yaşıyor. Enerji Piyasaları İşletme A.Ş. (EPİAŞ) bünyesindeki Gün Öncesi Piyasası’nda (GÖP) elektrik fiyatları bazı saatlerde sıfır TL seviyelerine kadar gerilerken; sanayici, esnaf ve vatandaş yüksek elektrik faturalarıyla karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Elektrik maliyetleri gerekçe gösterilerek üretim maliyetlerine zam yapılıyor, ulaşım tarifeleri artırılıyor, belediyeler enerji giderlerinden şikâyet ediyor, üretici ise zarar ettiğini söylüyor.

Daha da çarpıcısı, Türkiye’de elektrik üretiminin yaklaşık %83’ü özel sektör tarafından gerçekleştirilirken; dağıtım ve perakende satışın tamamı da özel şirketlerin kontrolünde bulunuyor. Hal böyleyken, piyasalarda oluşan ucuz elektriğin neden toplumsal refaha dönüşmediği sorusu giderek daha yüksek sesle soruluyor. Eğer elektrik borsasında fiyatlar sıfıra kadar düşüyorsa, vatandaş neden hâlâ pahalı elektrik kullanıyor? Bu ucuz elektriğin kazancı kimin cebine gidiyor, maliyetini kim ödüyor? İşte bugün Türkiye enerji piyasasında tartışılması gereken temel mesele tam da budur.

ENERJİ EKONOMİSİNDE PARADOKSAL BİR DÖNEM: EPİAŞ’ta Elektrik Fiyatları Neden “Sıfırlanıyor”?

Küresel ekonomi, iklim kriziyle mücadele ve yeşil dönüşüm ekseninde tarihsel bir enerji dönüşümünden geçerken, bu dönüşümün en kritik yansımalarından biri elektrik piyasalarında yaşanıyor. Türkiye de son yıllarda özellikle güneş, rüzgâr ve hidroelektrik yatırımlarında önemli bir kapasite artışı sağlayarak yenilenebilir enerji alanında dikkat çeken ülkelerden biri haline geldi. Ancak tam da bu dönüşüm süreci, enerji piyasasında yeni ve derin bir çelişkiyi görünür kılıyor.

Son dönemde EPİAŞ bünyesindeki Gün Öncesi Piyasası’nda (GÖP) özellikle bahar aylarında günün belirli saatlerinde elektrik fiyatlarının sıfır TL seviyelerine kadar gerilediğine şahit oluyoruz. İlk bakışta bu tablo, “ucuz enerji” ya da “yenilenebilir enerjinin başarısı” olarak okunabilir. Ancak meselenin arka planına bakıldığında ortaya çıkan manzara çok daha karmaşık bir ekonomik ve yapısal soruna işaret ediyor.

Elektrik fiyatlarının sıfırlanmasının temelinde birkaç önemli dinamik bulunuyor. Öncelikle hidroelektrik santrallerde su seviyelerinin yükselmesi üretim kapasitesini artırıyor. Buna ek olarak güneş ve rüzgâr santrallerinin toplam üretim içindeki payı her geçen yıl büyüyor. Özellikle öğle saatlerinde güneş enerjisinin sisteme yoğun şekilde yüklenmesi, talebin mevsimsel olarak düşük kaldığı dönemlerle birleşince piyasada ciddi bir arz fazlası oluşuyor. Elektrik depolanabilir bir ürün olmadığı için, sistemde oluşan bu arz baskısı fiyatları hızla aşağı çekiyor.

Üstelik güneş ve rüzgâr santrallerinin marjinal üretim maliyetleri oldukça düşük olduğu için, bu santraller piyasaya çoğu zaman “0 TL’den satış” teklifi verebiliyor. Talebin zayıf kaldığı saatlerde ise piyasa takas fiyatı doğal olarak sıfır noktasına kadar geriliyor.

Ancak burada gözden kaçırılan kritik nokta şudur: Elektrik fiyatlarının sıfıra düşmesi, sistemde herkesin kazandığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu durum enerji piyasasında ciddi bir gelir dağılımı bozukluğu, yatırım riski ve yapısal maliyet transferi yaratıyor. Çünkü fiyatlar sıfırlanırken bazı üreticiler devlet garantileri sayesinde gelirlerini korumaya devam ederken, serbest piyasada faaliyet gösteren birçok yatırımcı zararına üretim yapmak zorunda kalıyor. Daha önemlisi ise, borsadaki bu ucuzluk vatandaşın faturasına aynı ölçüde yansımıyor.

ELEKTRİK TARİFELERİ (ULUSAL TARİFE) NASIL OLUŞUR?

Kamuoyunda elektrik faturaları çoğu zaman yalnızca “elektriğin fiyatı” üzerinden değerlendiriliyor. Oysa konut abonelerinin kullandığı ulusal tarife sistemi, tek bir maliyet kaleminden değil; üretimden dağıtıma, vergilerden kamu desteklerine kadar uzanan çok katmanlı bir fiyatlama mekanizmasından oluşuyor. Vatandaşın faturasında gördüğü nihai rakam, yalnızca EPİAŞ elektrik borsasında oluşan aktif enerji fiyatını değil; dağıtım bedellerini, iletim maliyetlerini, sistem kullanım giderlerini, vergileri ve sübvansiyon politikalarını da içeriyor.

Faturanın en görünür kısmı olan “aktif enerji bedeli”, doğrudan elektrik üretim maliyetlerinden ve EPİAŞ’taki piyasa fiyatlarından etkileniyor. Ancak bunun yanında dağıtım şirketlerinin altyapı yatırımları, bakım-onarım giderleri, kayıp-kaçak hedefleri ve şebeke işletim maliyetleri de tarifeye yansıtılıyor. Bunlara ek olarak Belediye Tüketim Vergisi (BTV), KDV ve çeşitli yasal kesintiler faturanın toplam tutarını büyütüyor.

Ancak sistemin en kritik ve kamuoyu tarafından en az bilinen boyutu sübvansiyon mekanizmasıdır. Çünkü devlet destekleri faturada ayrı bir kalem olarak görünmüyor; doğrudan tarife yapısının içine gömülü şekilde uygulanıyor. Başka bir ifadeyle vatandaşın ödediği rakam, yalnızca maliyetlere göre değil; devletin hangi maliyetin ne kadarını tüketiciye yansıtmayı tercih ettiğine göre belirleniyor.

Son dönemde vatandaşın hissettiği yüksek fatura artışlarının temel nedeni de yalnızca enerji maliyetlerindeki yükseliş değil; sübvansiyon mekanizmasının kapsamının daraltılmasıdır. Yani devletin daha önce üstlendiği maliyetlerin daha büyük kısmı doğrudan tüketicinin omzuna yüklenmektedir. Bu nedenle EPİAŞ’ta elektrik fiyatları bazı saatlerde sıfıra kadar düşse bile, bu ucuzluk aynı ölçüde faturaya yansımamaktadır.

EPİAŞ’TA FİYATLAR NEDEN SIFIRA DÜŞÜYOR? Arz ve Talep Dengesinde Yapısal Çarpıklık

Elektrik piyasasının en temel kuralı, üretilen enerjinin eş zamanlı olarak tüketilmek zorunda olmasıdır; yani elektrik, doğası gereği (devasa batarya sistemleri olmadığı müddetçe) şebekede depolanamaz. Dolayısıyla fiyat oluşumu, o anki anlık arz ve talep dengesinin marjinal maliyetine göre şekillenir.

Peki, borsada fiyatı sıfıra çeken dinamikler nelerdir?

Yenilenebilir Enerji Yoğunluğu ve Marjinal Maliyet Teorisi: Türkiye’nin lisanssız güneş (GES) ve rüzgar (RES) kurulu gücü, sağlanan teşviklerin de etkisiyle büyük bir sıçrama gerçekleştirmiştir. Özellikle Mart, Nisan ve Mayıs aylarında nehir akışlarının (hidrolik) zirve yapması, güneşlenme süresinin artması ve havaların ne sıcak ne de çok soğuk olması sebebiyle klima yükünün (talebin) dip yapması, piyasada muazzam bir arz fazlası yaratmaktadır. Güneş ve rüzgar santrallerinin işletme ve yakıt maliyetleri teorik olarak "sıfır" olduğu için, bu santraller borsaya "fiyattan bağımsız (0 TL)" satış teklifi girerler. Sistem önceliği bu ucuz kaynağa verdiği için, talep azaldığında piyasa takas fiyatı (PTF) sıfır noktasına demirler.

Baz Yük Santrallerinin Esneklik Sorunu: Fiyatların sıfıra düşmesine rağmen, büyük linyit, ithal kömür veya doğalgaz kombine çevrim santralleri üretimi tamamen durduramazlar. Çünkü teknik olarak bir termik santrali kapatıp birkaç saat sonra yeniden devreye almanın maliyeti (start-up maliyeti), o birkaç saat boyunca elektriği 0 TL’den sisteme zararına vermenin maliyetinden çok daha yüksektir. Dolayısıyla, büyük konvansiyonel üreticiler "zararın neresinden dönülse kârdır" mantığıyla şebekeye elektrik basmaya devam eder ve arz fazlasını daha da körükler.

SERBEST PİYASA EKONOMİSİ VE HAKSIZ REKABET TARTIŞMASI: YEKDEM Koruması ve Asimetrik Piyasa Yapısı

Elektrik piyasasında bugün yaşanan tartışmaların merkezinde yalnızca fiyatların düşmesi değil, bu düşüşün piyasa aktörleri üzerindeki etkilerinin eşit dağılmaması yer alıyor. Çünkü serbest piyasa ekonomisinin en temel ilkesi; piyasadaki tüm oyuncuların aynı risk ve ödül mekanizmasına tabi olmasıdır. Ancak Türkiye’de mevcut elektrik piyasası yapısı, özellikle teşvik ve garanti mekanizmaları nedeniyle giderek daha asimetrik bir görünüm kazanıyor.

Bu yapının en dikkat çekici örneklerinden biri Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destekleme Mekanizması’dır (YEKDEM). Geçmiş dönemde YEKDEM kapsamında yatırım yapan bazı üreticiler, devlet garantili alım fiyatlarından yararlanmaya devam ediyor. Özellikle döviz bazlı eski teşvik modelleri sayesinde, piyasa fiyatı sıfıra kadar düşse bile bu santraller üretimlerini garanti fiyat üzerinden satabiliyor. Yani EPİAŞ’ta elektrik saatlerce 0 TL’den işlem görse dahi, bu üreticilerin gelir akışı büyük ölçüde korunuyor.

Ancak piyasanın diğer tarafında çok farklı bir tablo bulunuyor. Devlet garantisi olmadan, tamamen serbest piyasa koşullarına güvenerek yatırım yapan üreticiler; fiyatların sıfırlandığı saatlerde gelir elde edemediği gibi, sistem kullanım maliyetleri nedeniyle zararına üretim yapmak zorunda kalıyor. Özellikle doğalgaz, kömür ve bazı serbest yenilenebilir enerji yatırımları açısından bu durum ciddi bir finansal baskı yaratıyor.

Daha da önemlisi, son yıllarda 10 yıllık alım garantisi süresi sona eren birçok yenilenebilir enerji yatırımcısı da artık koruma kalkanının dışına çıkmış durumda. Bir dönem yüksek maliyetlerle kurulan bu tesisler bugün piyasa fiyatlarının baskısı altında ayakta kalma mücadelesi veriyor. Nakit akışı bozulan yatırımcıların önemli bir kısmı kredi geri ödemelerinde zorlanırken, sektör içinde sıkça dile getirilen “yatırımların finans çevrelerinin eline geçmesi” riski giderek büyüyor.

Tam da bu noktada piyasanın en kritik çelişkilerinden biri ortaya çıkıyor: Fiyat yükseldiğinde regülasyon devreye giriyor, tavan fiyat uygulanıyor ve üretici gelirleri sınırlandırılıyor; ancak fiyatlar aşırı düştüğünde piyasayı dengeleyecek koruyucu bir mekanizma işletilmiyor. Başka bir ifadeyle sistem, kazanç dönemlerinde müdahaleci; zarar dönemlerinde ise tamamen serbest piyasa mantığıyla hareket ediyor.

 “NEGATİF FİYAT” TARTIŞMASI: Türkiye’de Neden Gerçek Bir Piyasa Sinyali Oluşmuyor?

Elektrik piyasasında bugün yaşanan en kritik sorunlardan biri de fiyat mekanizmasının gerçek piyasa koşullarını tam anlamıyla yansıtamamasıdır. Çünkü serbest piyasanın sağlıklı işleyebilmesi için fiyatların yalnızca yükseliş dönemlerinde değil, arz fazlasının oluştuğu dönemlerde de sistemi dengeleyecek ekonomik sinyaller üretmesi gerekir. Türkiye’de ise mevcut regülasyon yapısı, bu doğal denge mekanizmasının tam olarak çalışmasını engelliyor.

Avrupa’daki gelişmiş elektrik piyasalarında arz fazlası oluştuğunda fiyatların negatif seviyelere düşmesine izin veriliyor. Özellikle Almanya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde rüzgârın çok güçlü estiği veya güneş üretiminin aşırı arttığı dönemlerde elektrik fiyatları zaman zaman eksi seviyelere kadar gerileyebiliyor. Bu durum ilk bakışta sıra dışı görünse de, aslında piyasa açısından son derece rasyonel bir mekanizma işlevi görüyor.

Negatif fiyatın anlamı şudur: “Sistemde ihtiyaçtan fazla elektrik var. Eğer üretmeye devam etmek istiyorsan, sisteme yük bindirdiğin için bunun maliyetine katlanmalısın.” Böylece piyasa, üreticilere doğal bir dengeleme sinyali gönderiyor. Esnek olmayan santraller üretimi kısmaya yöneliyor, depolama yatırımları teşvik ediliyor ve sistem kendi içinde daha dengeli çalışıyor.

Türkiye’de ise EPDK mevzuatı nedeniyle piyasa taban fiyatı sıfır TL ile sınırlandırılmış durumda. Yani fiyatlar sıfırın altına inemiyor. Bu nedenle arz fazlası oluşsa bile sistem, üreticilere yeterince güçlü bir ekonomik sinyal gönderemiyor. Sonuç olarak bazı santraller zararına da olsa üretime devam ediyor, arz fazlası büyüyor ve piyasa kendi kendini dengeleme kapasitesini kaybediyor.

TÜKETİCİ PARADOKSU: Ucuz Enerji Neden Faturaya İndirim Olarak Yansımıyor? “Narh Düzeni” Kime Yarıyor?

Elektrik piyasasında bugün yaşanan en büyük çelişki tam da burada ortaya çıkıyor: EPİAŞ elektrik borsasında bazı saatlerde fiyatlar sıfıra kadar düşerken, vatandaşın elektrik faturasında kayda değer bir ucuzlama görülmüyor. Dahası, sanayici yüksek enerji maliyetlerinden şikâyet etmeye devam ediyor; belediyeler ulaşım zamlarını elektrik giderleriyle gerekçelendiriyor; küçük esnaf ise artan işletme maliyetleri altında ayakta kalmaya çalışıyor. Hal böyleyken kamuoyunda giderek daha yüksek sesle şu soru soruluyor: “Madem elektrik bazı saatlerde neredeyse bedava, bu ucuzluk neden vatandaşa yansımıyor?”

Bu sorunun cevabı, Türkiye’deki elektrik piyasasının yalnızca üretim maliyetlerinden oluşmayan çok katmanlı yapısında gizli. Çünkü vatandaşın ödediği elektrik faturası, yalnızca EPİAŞ’ta oluşan spot piyasa fiyatlarından ibaret değil. Tarife sistemi; dağıtım bedelleri, iletim maliyetleri, vergiler, sistem kullanım giderleri, sübvansiyon mekanizmaları ve çeşitli regülasyon kalemleriyle birlikte şekilleniyor. Dolayısıyla borsada fiyatların düşmesi, tek başına faturaların aynı oranda düşeceği anlamına gelmiyor.

Ancak burada dikkat çekici olan nokta, piyasa fiyatları hızla yükseldiğinde tarifelerin çok kısa sürede güncellenebilmesi; buna karşın fiyatlar sert şekilde düştüğünde benzer bir indirimin aynı hızla tüketiciye yansımamasıdır. Başka bir ifadeyle sistem, maliyet artışlarını topluma hızla aktarırken; maliyet düşüşlerini aynı ölçüde toplumsallaştırmıyor.

Bugün Türkiye’de ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcıdır: Elektrik piyasasında fiyatlar düşüyor, ancak bu düşüş toplumsal refaha aynı ölçüde yansımıyor. Üretici zarar ediyor, yatırımcı belirsizlik yaşıyor, tüketici ise ucuzlayan elektriğin avantajını hissedemiyor. Böyle bir yapı sürdürülebilir olmadığı gibi, enerji piyasasında adalet ve verimlilik tartışmalarını da kaçınılmaz hale getiriyor.

SEKTÖREL RİSKLER: Yatırımcının Kaçışı ve Arz Güvenliği Tehdidi

Elektrik piyasasında fiyatların uzun süre sıfır seviyelerine yakın seyretmesi, yalnızca bugünün maliyet tartışmalarını değil; Türkiye’nin enerji arz güvenliğini ve gelecekteki yatırım kapasitesini de doğrudan etkileyen stratejik riskler üretmektedir. Çünkü enerji sektörü, kısa vadeli fiyat hareketlerinden çok; uzun vadeli yatırım güvenine, finansman sürdürülebilirliğine ve öngörülebilir piyasa yapısına ihtiyaç duyan bir alandır.

Bugün Türkiye’de serbest piyasaya güvenerek yatırım yapan birçok enerji üreticisi ciddi bir finansal baskı altında bulunuyor. Özellikle hiçbir alım garantisine sahip olmayan doğalgaz, kömür ve serbest yenilenebilir enerji yatırımları; fiyatların sıfıra kadar gerilediği saatlerde gelir elde edemediği gibi, işletme maliyetlerini karşılamakta da zorlanıyor. Elektrik üretmeye devam ettikçe zarar eden bu santraller açısından mevcut piyasa yapısı sürdürülebilir olmaktan giderek uzaklaşıyor.

Daha da kritik olanı, geçmişte YEKDEM teşvikleriyle yatırım yapan ve bugün 10 yıllık garanti süresi sona eren birçok yenilenebilir enerji yatırımcısının da artık piyasanın sert gerçekleriyle karşı karşıya kalmasıdır. Bir dönem döviz bazlı kredilerle finanse edilen bu yatırımlar, bugün düşük piyasa fiyatları ve yüksek finansman maliyetleri nedeniyle ciddi nakit akışı sorunları yaşamaktadır. Sektörde giderek daha fazla konuşulan “enerji yatırımlarının finans çevrelerinin veya yüksek faizli fonların kontrolüne geçmesi” riski de tam olarak bu süreçten beslenmektedir.

Bu tablo yalnızca mevcut yatırımcıları değil, yeni yatırım kararlarını da olumsuz etkiliyor. Çünkü hiçbir banka veya uluslararası finans kuruluşu; fiyatların sürekli baskılandığı, regülasyonların öngörülemediği ve piyasa risklerinin eşit dağılmadığı bir sektöre uzun vadeli kredi vermek istemiyor. Nitekim son yıllarda Türkiye’de serbest piyasa koşullarında yeni baz yük santrali yatırımlarının belirgin biçimde yavaşlamasının arkasındaki temel nedenlerden biri de budur.

Dolayısıyla EPİAŞ’ta yaşanan “sıfır fiyat” dönemi yalnızca geçici bir piyasa anomalisi olarak değerlendirilmemelidir. Bu tablo aynı zamanda Türkiye enerji piyasasında yatırım güveninin zayıfladığına, finansal sürdürülebilirliğin bozulduğuna ve arz güvenliği açısından yeni kırılganlıkların oluştuğuna işaret eden güçlü bir uyarı niteliği taşımaktadır.

YAPISAL ÇÖZÜM ARAYIŞI: Türkiye Enerji Piyasasında Yeni Bir Tasarım İhtiyacı

Bugün gelinen noktada EPİAŞ elektrik piyasasında yaşanan “sıfır fiyat” olgusu, yalnızca dönemsel bir arz-talep dengesi meselesi değil; aynı zamanda mevcut piyasa tasarımının yeniden düşünülmesini zorunlu kılan yapısal bir kırılma alanıdır. Çünkü ortaya çıkan tablo; üreticinin zarar ettiği, yatırımcının belirsizlik yaşadığı ve tüketicinin ucuzluktan faydalanamadığı bir denge noktasına işaret etmektedir. Bu nedenle mesele artık sadece fiyatların seviyesi değil, sistemin bütününün nasıl işlediği sorusudur.

Mevcut yapıda ilk dikkat çeken alan teşvik ve destek mekanizmalarının yeniden ele alınması ihtiyacıdır. Özellikle geçmiş dönemlerde uygulanan YEKDEM benzeri sabit alım garantisi modelleri, bir yandan yatırımı hızlandırırken diğer yandan piyasa fiyat sinyallerinden bağımsız bir gelir yapısı oluşturmuştur. Bugün gelinen aşamada bu tür mekanizmaların piyasa gerçekleriyle daha uyumlu, riskin daha dengeli dağıtıldığı esnek modellere evrilmesi gerektiği açıktır. Aksi halde hem kamu maliyesi hem de tüketici üzerindeki dolaylı yükler artmaya devam edecektir.

İkinci kritik alan, tüketici tarafında dinamik tarife sisteminin eksikliğidir. Elektrik artık yalnızca üretim ve tüketim dengesiyle değil, zamanlama yönetimiyle de şekillenen bir emtia haline gelmiştir. Buna rağmen Türkiye’de hanehalkı büyük ölçüde sabit tarifeler üzerinden faturalandırılmaktadır. Oysa akıllı sayaç altyapısının yaygınlaştığı bir sistemde, tüketicinin gün içindeki fiyat dalgalanmalarına tepki verebilmesi hem bireysel maliyetleri düşürecek hem de sistemin dengelenmesine katkı sağlayacaktır.

Üçüncü önemli başlık ise enerji depolama kapasitesidir. Güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir kaynakların sisteme yoğun şekilde dahil olması, üretim fazlasının belirli saatlerde kaçınılmaz olarak artmasına yol açmaktadır. Bu fazlanın ekonomik değere dönüştürülebilmesi için batarya teknolojileri, pompaj depolamalı hidroelektrik sistemler ve benzeri çözümlerin hızla devreye alınması gerekmektedir. Aksi halde gün ortasında oluşan düşük fiyatlar, sistem içinde verimsizlik olarak kalmaya devam edecektir.

Son olarak, piyasa sinyallerinin sağlıklı çalışabilmesi için fiyat mekanizmasının daha gerçekçi bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. Uluslararası örneklerde görüldüğü gibi, arz fazlası durumlarında negatif fiyatlamaya izin verilmesi, sistemin kendi kendini dengelemesini kolaylaştıran önemli bir araçtır. Bu mekanizma, üreticiyi daha rasyonel davranmaya zorladığı gibi, yatırım kararlarını da daha verimli alanlara yönlendirebilir.

Tüm bu başlıklar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç açıktır: Türkiye enerji piyasasında ihtiyaç duyulan şey yalnızca teknik bir fiyat düzeltmesi değil, çok boyutlu bir yapısal reformdur. Bu reformun temel amacı ise nettir; hem yatırımcının güven duyduğu hem tüketicinin adil fiyat ödediği hem de sistemin sürdürülebilir şekilde çalıştığı bir enerji dengesi kurmak.

SONUÇ: Enerjide Asıl Soru- Kim Kazanıyor, Kim Kaybediyor?

EPİAŞ elektrik borsasında ortaya çıkan “sıfır fiyat” olgusu, yüzeyde teknik bir piyasa dalgalanması gibi görünse de, gerçekte enerji sisteminin yapısal dönüşümüne eşlik eden daha derin bir uyumsuzluğa işaret etmektedir. Yenilenebilir üretimin payının hızla arttığı, arzın dönemsel olarak talebin üzerine çıktığı ve elektriğin depolanamayan bir emtia olarak sistemde baskı oluşturduğu bir yapıda fiyatların düşmesi elbette beklenen bir sonuçtur. Ancak bu düşüş, ekonominin tüm aktörlerine eşit şekilde yansımıyorsa, burada artık yalnızca piyasa dinamiklerinden değil, tasarım eksikliğinden söz etmek gerekir.

Bugün gelinen noktada tablo oldukça nettir: Üretici tarafında gelir oynaklığı artmakta, yatırım iştahı zayıflamakta ve finansman maliyetleri yükselmektedir. Tüketici tarafında ise teoride ucuzlaması gereken enerji, tarife yapısı ve sübvansiyon katmanları nedeniyle aynı ölçüde hissedilememektedir. Aradaki dengeyi sağlayan mekanizma ise maliyetleri farklı kanallar üzerinden yeniden dağıtarak sistemi ayakta tutmaya çalışmaktadır.

Bu çerçevede asıl soru artık “elektrik neden ucuzladı?” değil, “bu ucuzluk neden toplumsal refaha dönüşemiyor?” sorusudur. Çünkü enerji piyasasında fiyat sinyali tek başına bir gösterge değildir; belirleyici olan, bu sinyalin yatırım kararlarına, tüketim davranışlarına ve nihayetinde toplumsal refaha nasıl yansıdığıdır.

Eğer fiyatlar bazı saatlerde sıfıra kadar gerilediği halde ne üretim maliyetlerinde kalıcı bir iyileşme sağlanıyor ne de vatandaşın faturasında hissedilir bir rahatlama oluşuyorsa, burada piyasa mekanizmasının yeniden ele alınması zorunlu hale gelmiştir. Benzer şekilde, yatırımcıların sistem dışına itildiği ve tüketicinin fiyat avantajına erişemediği bir yapı, uzun vadede ne sürdürülebilir ne de adil bir denge üretebilir.

Bu nedenle enerji sektöründe ihtiyaç duyulan yaklaşım, kısa vadeli fiyat hareketlerinin ötesine geçen bütüncül bir regülasyon mimarisidir. Üreticiyi korurken tüketiciyi gözeten, piyasa sinyallerini bozmadan işleyen ve riskleri daha dengeli dağıtan bir yapı artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Uluslararası örneklerde olduğu gibi negatif fiyat mekanizmasının tartışmaya açılması da bu açıdan önemlidir. Eğer elektrik bazı saatlerde gerçekten “fazla” hale geliyorsa, bu durumun ekonomik karşılığı sistem içinde net biçimde görülmeli; ortaya çıkan fayda yalnızca belirli aktörlerde değil, sanayiden toplu ulaşıma ve en nihayetinde vatandaşa kadar yayılmalıdır. Aksi halde borsada görülen “sıfır” fiyatlar, yalnızca görünürde bir ucuzluk üretirken, tüketici tarafında yüksek maliyetlerin üzerini örten bir yanılsamaya dönüşür.

Son tahlilde yeşil dönüşüm ve yenilenebilir enerji hedefi, ancak kamusal yararı önceleyen, bölüşümde adaleti gözeten ve piyasa mekanizmasını bozmadan dengeyi sağlayan rasyonel bir ekonomik tasarımla anlam kazanabilir. Aksi durumda, EPİAŞ’ta görülen “sıfır” fiyatlar ile vatandaşın ödediği “yüksek” faturalar arasındaki makas, enerji ekonomisinde derinleşen yapısal bir çelişki olarak kalmaya devam edecektir.