Geçen gün bir elektronik posta geldi.
Yıllardır akademik çalışmalar yaptığım, Avrupa Birliği araştırma fonlarını birlikte hallaç pamuğu gibi attığım Varşova Teknik Üniversitesinin kıdemli hocası Prof. Pawel Novak, beni önemli bir uluslararası mühendislik kurultayının açılış konuşması için davet etti.
Bu elbetteki Türkiye için bir ilk değil.
Bir çok akademisyenimiz Dünyanın değişik kongrelerinde keynote olarak açılış konuşmaları yapıyor.
Yakın arkadaşım Prof. Dr. Teoman Kılıç, kendi icadı “Kılıç Tekniği” ile yapısal kalp hastalıkları ve ameliyatsız kapak operasyonları üzerine onlarca tıp kongresinde hem keynote olarak açılış konuşması yapıyor hem de onur konuğu olarak ders veriyor.
Bana da nasip oldu.
Masrafları da Polonya hükümetinin karşılayacağını yazalım da vatandaş yanlış anlamasın.
Kendin pişir kendin ye değil yani.
Fetöcülerin TÜBİTAK’ı dolandırarak ve soyarak Avrupa'da düzenledikleri tek bir yabancı araştırmacının olmadığı, güya uluslararası çakma kongrelerden değil.
Gayet nizami bir uluslararası kongre.
Bu davet elbetteki durduk yere olmuyor.
Bundan 30 yıl önce Polonyalı bir akademisyenin Türk bir akademisyenle iletişim kurması hem KGB’nin hem CİA’nın hem de MİT’in gözünden kaçmaz, yakın takip başlardı.
Mahalledeki jandarma başçavuşu da alarma geçerdi ki gominis hoca bir halt karıştırmasın.
Ara ara apartmanın önünden sirenle geçerek kendini hatırlatırdı.
Gominis diye fişlenen hoca da evindeki kütüphanesini gözden geçirir ki sakıncalı kitap muamelesine maruz kalmasın.
Sübhanekeyi ve de felak nas surelerini de tekrar ezber yapar ki ihtiyaç durumunda soluksuz okuyabilsin.
Tekrar ciddiyete dönersek, Türk üniversitelerinden bir kısmı, dördücü nesil üniversite sistemine ayak uyduruyor.
1963’de kurulan TÜBİTAK, Türk bilimine yön veren asli görevinin yanında, akademisyenlerin araştırma projelerini de desteklemeye başladı.
Özellikle Erdoğan döneminde, bütçesi sadece personel maaşlarından oluşan TÜBİTAK’a, milyarlarca liralık ek araştırma bütçesi aktarıldı.
Bu araştırma bütçesini layıkıyla kullanan akademisyenler, edindikleri tecrübe ile yönlerini uluslararası araştırma fonlarına çevirdiler.
1980’lerde sadece mesleki eğitim veren ve bilgi transferi ile iştigal eden tek boyutlu akademik yapı, artık dördüncü boyutta da operasyon yürütüyor.
Dördüncü kuşak üniversite, salt eğitim ve araştırma yapmanın ötesine geçerek; dijital dönüşümü, yapay zekayı, inovasyonu ve küresel ekosistemleri merkeze alan bir modeldir.
Bilgiyi yalnızca üreten değil, doğrudan ticarileştiren ve toplumsal/ekonomik katma değere dönüştüren, güçlü uluslararası akademik bağlar ve ilişkiler kuran kurumları ifade eder.
Tıp fakültesindeki akademisyenleri ayrı tutuyorum ki onlar yıllardır hem eğitim hem araştırma hem de operasyon ve sosyal katma değer alanında aktiftiler.
Üçücü kuşak üniversite modeline ezelden geçmişlerdi.
Prof. Dr. Teoman Kılıç ve benzerleriyle dördüncü kuşak üniversite modeline de erkenden geçtiler.
Son dönemde, diğer fakültelerdeki akademisyenler de eğitim, öğretim, araştırma ve sosyal fayda alanında ilerliyorlar.
Bir kısmı da bu çalışmaları daha da ileri taşıyarak dördüncü kuşak üniversite modelini hayata geçiriyorlar ki dünyadaki tanınırlık ve bilinirlikleri belirgin biçimde artıyor.
Üniversitelerin adını duyurmak için dördüncü kuşak modelin hayata geçirilmesi günümüz çağında kaçınılmazdır.
Çok Okunanlar
Ryugu’da yaşamın yapı taşlarına dair yeni bulgu
15 Temmuz davası: 'Asıl yurtta Sulh Konseyi bunlardır'
CHP'de Özgür Özel cephesinin toplu istifası için tarih verildi!
Rize'deki feci kazada hayatını kaybeden kadın toprağa verildi
Destekçileri dev konvoy için hazırlıkta
Ermenistan seçimleri, Kafkasya ve büyük güç rekabeti
AKP’nin yeni seçim ajandası: ‘Asgari Geçim Desteği’ ücreti iddiası
Sinan Ateş davasında 'tiner' savunması krizi
Göç yolda düzülür…
Görevleri süren iki milletvekili evlilik kararı aldı