SİNEM NAZLI DEMİR
2024 yılında yaşamını yitiren Pınar Sevim’in dosyası da uzun bir süre “intihar” şüphesi üzerinden soruşturuldu. Ancak ailesinin yıllarca sürdürdüğü hukuk mücadelesinin ardından sanık hakkında müebbet hapis cezası verildi. Yeşim Akbaş ise 2023 yılında bir polis lojmanında yaşamını yitirdi. Olayın intihar olmadığı yönündeki adli bulgulara ve delillerin korunmadığına ilişkin iddialara rağmen yargı süreci hâlâ devam ediyor. Annesi Aysun Akbaş, yaklaşık iki yıldır sürdürdüğü hukuk mücadelesini, “Kızımın katili belli olmasına rağmen hâlâ adalet bekliyoruz” sözleriyle anlatıyor.
RESMÎ KAYITLARDA "ŞÜPHELİ KADIN ÖLÜMÜ" YOK
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) 2025 yılı verilerine göre, kadın ölümlerinin 3 bin 892’si “kazalar”, 915’i “intihar ve kasıtlı kendine zarar verme”, 146’sı ise “cinayet, saldırı” kategorisine kaydedildi. Ancak istatistiklerde “şüpheli kadın ölümü” için ayrı bir sınıflandırma bulunmuyor.
Haber kapsamında soruları yanıtlayan TÜİK, ölüm nedenlerinin Sağlık Bakanlığının Ölüm Bildirim Sistemi’nden alındığını ve Dünya Sağlık Örgütünün ICD-10 sınıflandırmasına göre kodlandığını bildirdi. Kurum, “kötü tanımlanmış nedenler” kategorisindeki bazı ölümlerin adli incelemesi süren şüpheli vakalar olabileceğini belirtti ancak bunların sayısını paylaşmadı.
TÜİK’in gönderdiği tabloya göre, 2018–2025 yıllarında 25 bin 24 kadın ölümü “kötü tanımlanmış nedenler” kategorisine kaydedildi. Bunların 9 bin 65’i “bilinmeyen ve tanımlanmamış nedenler” alt başlığında yer aldı. Aynı dönemde 7 bin 343 kadın ölümü “intihar ve kasıtlı kendine zarar verme”, bin 457 kadın ölümü ise “cinayet, saldırı” olarak sınıflandırıldı.
TÜİK VE KADIN ÖRGÜTLERİNİN AÇIKLADIĞI RAPORLARIN SONUÇLARI FARKLI
TÜİK’in “cinayet, saldırı” kategorisinde 2024’te 190, 2025’te 146 kadın yer alırken Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, aynı yıllarda sırasıyla 394 ve 294 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü açıkladı. İki veri seti farklı yöntemlere dayanıyor: Kadın örgütleri vakaları toplumsal cinsiyete dayalı şiddet bağlamında takip ederken TÜİK, Ölüm Bildirim Sistemi’ndeki kayıtları esas alıyor.
Soruşturması süren veya ölüm nedeni henüz netleşmeyen kadın ölümlerinin ayrı bir kategoride izlenememesi de resmî veriler ile kadın örgütlerinin verileri arasındaki farkların değerlendirilmesini güçleştiriyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Şirin Yalıncakoğlu'na göre, bir kadın ölümünün şüpheli olarak değerlendirilmesi için yalnızca ölüm biçimine bakmak yeterli değil. Kadının yaşam öyküsü, maruz kaldığı şiddet geçmişi, çevresiyle ilişkileri, daha önce yaptığı başvurular ve soruşturmanın niteliği de değerlendirmeye dahil edilmeli.

Şirin Yalıncakoğlu (sağdan üçüncü)
Bu yaklaşımın arkasında ise yıllar içinde ortaya çıkan çok sayıda dosya bulunuyor. Başlangıçta intihar veya kaza olarak değerlendirilen bazı kadın ölümlerinde, daha sonra cinayet şüphesini güçlendiren deliller ortaya çıktı. Bu nedenle kadın örgütleri, özellikle yüksekten düşme, ateşli silah yaralanması, ev içinde meydana gelen açıklanamayan ölümler ve etkin soruşturma yürütülmeyen vakaları "şüpheli kadın ölümü" kategorisinde takip ediyor.
NEDEN FARKLI RAKAMLAR ORTAYA ÇIKIYOR?
Veriler arasındaki fark, kurumların kullandığı tanımların, kapsadıkları dönemlerin ve veri toplama yöntemlerinin aynı olmamasından kaynaklanıyor. Kadın cinayetleri ve şüpheli ölümler alanında çalışan avukat Mısra Topçuoğlu’na göre bu farklılığın önemli nedenlerinden biri, toplumun kamu kurumlarına duyduğu güvenin zayıflaması. Topçuoğlu, kadın örgütlerinin yıllardır çok sayıda vakayı tek tek takip ederek ayrıntılı veri tabanları oluşturduğunu belirtiyor.
"BU YOL NORMAL BİR GÜZERGÂH DEĞİLDİ"
Benzer bir değerlendirmeyi, Nergis ve Balımnaz Türkkal ailesinin avukatı Mısra Topcuoğlu da yapıyor. Topçuoğlu'na göre, birçok dosyada olayın ilk saatlerinde kaybedilen deliller, yıllar sonra gerçeğe ulaşmayı neredeyse imkânsız hale getiriyor.
6 Şubat akşamı İzmir'in Menderes ilçesinde dört kişinin bulunduğu bir araç dere yatağına sürüklendi. Olayın ardından 16 yaşındaki Balımnaz Türkkal ile 21 yaşındaki ablası Nergis Türkkal yaşamını yitirdi. İlk aşamada trafik kazası olarak değerlendirilen olay, daha sonra ortaya çıkan bazı bulgular nedeniyle tartışılmaya başlandı.
Ailenin avukatı Mısra Topcuoğlu'nun aktardığına göre, olayın meydana geldiği güzergâh, normal ulaşım amacıyla kullanılan bir yol değildi. Trafik bilirkişi raporunda da aracın tarım arazileri arasında bulunan, esas olarak çiftçiler tarafından kullanılan bir güzergâha girdiğine dikkat çekildi.

Balımnaz ve Nergis Türkkal
Dosyadaki en önemli soru işaretlerinden biri ise Balımnaz Türkkal'ın araçtan uzakta bulunması oldu. Ayrıca Nergis Türkkal'ın olaydan kısa süre önce yakınlarına "yarım saate evde olacağım" şeklinde mesaj göndermesi, aile açısından olayın sıradan bir trafik kazası olduğu ihtimaline ilişkin şüpheleri güçlendirdi.
Topçuoğlu'na göre burada asıl mesele, olayın gerçekten cinayet olup olmadığı değil; ilk andan itibaren tüm ihtimallerin eşit biçimde araştırılıp araştırılmadığı. Çünkü bir dosya başlangıçta belirli bir senaryo üzerinden yürütüldüğünde, sonradan ulaşılamayan deliller gerçeğin ortaya çıkmasını zorlaştırabiliyor.
“HİÇBİR ÖLÜM ŞÜPHEDE KALMAMALI”
Yakınlarını kaybeden ailelerin deneyimleri de resmî verilere yönelik tartışmaları destekliyor. Pınar Sevim’in ağabeyi Erdal Sevim, toplumda birçok ölümün gerçek nedenine ilişkin ciddi soru işaretleri bulunduğunu düşünüyor. Ona göre kamuoyunun güven duymadığı yalnızca açıklanan rakamlar değil, bu rakamların arkasındaki soruşturma ve yargılama süreçleri.
Resmî istatistiklere güvenini yıllar önce kaybettiğini söyleyen Sevim, şüpheli kadın ölümlerinin ailelerin çabası beklenmeden kamu kurumları tarafından araştırılması gerektiğini belirtti:
“Şüpheli ölüm diye bir şey olmamalı. Aileler bunu dile getirmeden önce devletin kendisinin sorgulaması gerekiyor. Hayatı doyasıya yaşayan insanlar neden intihara kalkışsın? Hiçbir ölüm şüphede kalmamalı. Bizim güvenmemiz gereken çok önemli kurumlarımız var ancak bu güvensizlik bize hâkim olmuş durumda. Bunun sebebi de bu kurumlar ve onları denetlemesi gerekirken denetlemeyenler. Çünkü ülkede en çok yaşadığımız sorunlardan biri denetimsizlik.”
“TAHLİYE KARARI KANAATLE VERİLDİ”
Sevim, kardeşinin ölümüne ilişkin dosyada sanığın birkaç ay sonra, kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu belirtilmesine rağmen adli kontrol tedbiriyle tahliye edildiğini söyledi. Kararın “kanaat” gerekçesiyle verildiğini ifade eden Sevim, bu tür kararların yeterince denetlenmemesinin ailelerin adalet mücadelesine duyduğu güveni zedelediğini vurguladı.

Pınar Sevim
Dosyadaki olay yeri inceleme sürecine de dikkat çeken Sevim, görevlilerin duruşmada bazı tespitleri “tahmini yazdıklarını” söylediklerini aktardı. Bu ifadelerin ciddi bir görev ihmali şüphesi doğurduğunu belirten Sevim, ilgili görevliler hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını, ancak önceliklerinin sanığın yargılandığı davanın sonuçlanması olduğunu kaydetti.
Ailelerin seslerini duyurabilmek için sosyal medyaya yönelmesini de “çaresizliğin sonucu” olarak değerlendiren Sevim, birçok kişinin tehdit, korku ya da ekonomik ve psikolojik yetersizlikler nedeniyle mücadeleyi sürdüremediğini söyledi. Sevim, “Biz devletin, adaletin, hukukun ve yasaların arkamızda olduğunu hissetmeliydik ancak iki yıldır bunun eksikliğini yaşıyoruz. Devlet, insanları adalet mücadelesi vermek zorunda bırakmamalı” diye konuştu.

Pınar ve Erdal Sevim kardeşler
"İNTİHAR" KARARI SORUŞTURMANIN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRİYOR MU?
Şüpheli kadın ölümlerine ilişkin tartışmaların merkezinde yer alan en önemli konulardan biri, bir ölümün ilk aşamada "intihar", "kaza" veya "şüpheli ölüm" olarak değerlendirilmesi ve soruşturmanın sonraki seyri.
Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Halis Dokgöz'e göre, bir ölüm soruşturmasında ilk yapılması gereken, ölümün "orijininin" ortaya konulması; yani ölümün doğal nedenlerle mi, kaza sonucu mu, intihar mı yoksa cinayet sonucu mu gerçekleştiğinin belirlenmesi. Ancak özellikle yüksekten düşme, ateşli silah yaralanması veya ev içinde meydana gelen bazı ölümlerde bu ayrımın ilk aşamada net biçimde yapılması her zaman mümkün olmuyor.

Halis Dokgöz
Dokgöz, özellikle yüksekten düşme vakalarında yalnızca fiziksel bulguların yeterli olmadığını, kişinin yaşam öyküsünün, sosyal ilişkilerinin ve psikolojik durumunun da incelenmesi gerektiğini belirtiyor. Adli tıpta "psikolojik otopsi" olarak adlandırılan bu yöntem kapsamında, ölen kişinin ailesi, arkadaşları ve yakın çevresiyle görüşmeler yapılarak ölüm öncesindeki yaşam koşulları yeniden inşa ediliyor. Ancak Dokgöz'e göre Türkiye'de bu uygulama hâlâ standart bir prosedür haline gelmiş değil.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu İstanbul Temsilcisi Şirin Yalıncakoğlu da benzer bir noktaya dikkat çekiyor. Yalıncakoğlu'na göre, bazı dosyalarda ölümün intihar mı, kaza mı yoksa cinayet mi olduğuna ilişkin bilimsel incelemeler tamamlanmadan, soruşturmaların belirli varsayımlar üzerinden ilerlediği görülebiliyor. Özellikle kadının daha önce maruz kaldığı şiddet, koruma başvuruları, yakın çevresiyle ilişkileri ve olay öncesindeki yaşam koşulları yeterince araştırılmadığında, ölümün gerçek nedenine ulaşmak daha da zorlaşıyor.
PINAR SEVİM DOSYASI: "İNTİHAR" VARSAYIMINDAN MÜEBBETE
Benzer bir süreç, Pınar Sevim dosyasında da yaşandı.
Pınar Sevim'in ağabeyi Erdal Sevim, kardeşinin ölümünün ardından aile olarak yıllarca olayın intihar olmadığına ilişkin mücadele vermek zorunda kaldıklarını anlatıyor. Ona göre, soruşturmanın uzun süre "intihar ihtimali" üzerinden ilerlemesi, dosyanın aydınlatılmasını da zorlaştırdı.
Ancak yıllar süren yargılama sonunda sanık hakkında müebbet hapis cezası verildi.
YEŞİM AKBAŞ DOSYASI: DELİLLER NEDEN KORUNMADI?
Şüpheli kadın ölümlerine ilişkin tartışmaların en çarpıcı örneklerinden biri ise 2023 yılında bir polis lojmanında yaşamını yitiren 26 yaşındaki Yeşim Akbaş'ın dosyası oldu.

Yeşim Akbaş
Yeşim Akbaş'ın annesi Aysun Akbaş, kızının ölümünün ardından geçen süreçte, olayın başından itibaren yeterince ciddiye alınmadığını düşünüyor. Akbaş'a göre, kızının silahı eline bile almamış olabileceğine ilişkin adli bulgular ortaya çıkmasına rağmen, soruşturma sürecinde birçok soru cevapsız kaldı.
Dosyaya beraat kararından sonra dahil olan avukat Hazal Kısa Bilici ise, soruşturmanın ilk aşamasında ciddi usul sorunları yaşandığını belirtiyor. Dosya kapsamında, olay yerindeki silahın bulunduğu yerden uzaklaştırıldığı, şüphelinin ellerine kolonya döküldüğü ve kıyafetlerini değiştirmesine izin verildiği iddiaları nedeniyle, bazı polis memurları hakkında ayrıca delil karartma suçlamasıyla dava açıldı.
Kısa'ya göre, soruşturmanın en kritik aşamalarında olay yeri bütünlüğü korunmadı ve şüpheliye, bir şüpheliye yaklaşılması gerektiği şekilde yaklaşılmadı.
Daha sonra Hacettepe Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından hazırlanan uzman raporu ise dosyanın seyrini değiştirdi. Raporda, ölümün intihar olmadığı yönünde bulgular ortaya konuldu; atışın uzak mesafeden gerçekleşmiş olabileceği, tırnak altı DNA bulgularının ise boğuşma ihtimalini desteklediği değerlendirildi.
Hazal Kısa Bilici’ye göre, Yeşim Akbaş dosyası yalnızca bireysel bir soruşturma hatasına değil, daha geniş bir yapısal soruna işaret ediyor. Çünkü birçok dosyada, failin eyleminden çok, hayatını kaybeden kadının psikolojik durumu tartışma konusu haline gelebiliyor.
Aysun Akbaş ise yaklaşık iki yıldır süren hukuk mücadelesini, "Kızımın katili belli olmasına rağmen hâlâ adalet bekliyoruz" sözleriyle özetliyor.

Fotoğraf: Bianet.com
BAKANLIK “YÜKSEK RİSK” VERİLERİNİ AÇIKLAMADI
Bu kapsamda haber için ulaştığımız Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, soruları detaylı cevaplamak yerine 2018 ile 2026’nın ilk altı ayı arasında ŞÖNİM’lerden hizmet alan kadın, erkek ve beraberindeki çocukların yıllara göre sayısını gösteren genel bir tablo paylaştı.
ŞÖNİM’lerden hizmet alan kadınların sayısı, 2018’de 107 bin 70 iken 2025’te iki buçuk katına çıkarak 270 bin 200’e ulaştı. 2026’nın ilk altı ayında ise 132 bin 84 kadının ŞÖNİM’lerden hizmet aldığı bildirildi.
Bakanlığın paylaştığı yıllık veriler toplandığında, 2018’den 2026’nın ilk altı ayına kadar ŞÖNİM hizmetlerinden yaklaşık 2,2 milyon kez yararlanıldığı görülüyor. Bu toplamın yaklaşık 1,9 milyonunu kadınlar, 190 binini erkekler, 120 binini ise beraberindeki çocuklar oluşturdu. ŞÖNİM sayısı 2018’de 79 iken 2026 itibarıyla 86’ya yükseldi. Ancak Bakanlık, hizmet alan kadınlardan kaçının, maruz kaldıkları şiddetin ağırlaşması veya ölümle sonuçlanması tehlikesi nedeniyle “yüksek risk altında” değerlendirildiğini açıklamadı.
UZMANLARA GÖRE NE YAPILMALI?
Görüşülen uzmanlar ve hukukçuların önerileri farklı başlıklarda toplansa da, ortaklaştıkları bazı noktalar bulunuyor.
Bu önerilerin başında, şüpheli kadın ölümlerine ilişkin ayrı ve düzenli bir resmî veri sisteminin oluşturulması geliyor. Bunun yanında, psikolojik otopsinin standart uygulama haline getirilmesi, kadınlara yönelik şiddet ve şüpheli ölümler konusunda uzmanlaşmış adli kolluk birimlerinin kurulması, delil toplama süreçlerinde uzmanlaşmanın artırılması ve kurumlar arası koordinasyonun güçlendirilmesi gerektiği belirtiliyor.
Prof. Dr. Halis Dokgöz'e göre, bugün karşı karşıya olunan temel sorunlardan biri, şiddetin toplumda giderek normalleşmesi. Avukat Sultan Ballı ise buna cezasızlık algısının eşlik ettiğini düşünüyor.
“DOSYA BAŞTA İNTİHAR KABUL EDİLİRSE SORUŞTURMANIN YÖNÜ DEĞİŞİYOR”
Şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılmasında ilk saatlerde yapılan işlemlerin belirleyici olduğunu söyleyen avukat Sultan Ballı, bir dosyanın başlangıçta “intihar” olarak değerlendirilmesinin soruşturmanın bütün seyrini etkileyebildiğine dikkat çekti. Ballı’ya göre kamuoyuna yansımayan, ailesi veya kadın örgütleri tarafından takip edilmeyen dosyalar zaman içinde kapanabiliyor ve unutulabiliyor.
“Bir dosya ilk aşamada intihar olarak değerlendirilirse soruşturmanın tüm yönü değişebiliyor. Olay kamuoyuna yansımamışsa, aile veya kadın örgütleri tarafından takip edilmiyorsa bu dosyalar zamanla kapanıp unutulabiliyor. Kadın cinayetleri davalarında en sık karşılaştığımız sorunlardan biri, dosyanın bir an önce kapatılmak istenmesi. Oysa gerçeği ortaya çıkarmayı amaçlayan ve dosyayı titizlikle takip eden savcıların varlığı büyük önem taşıyor.”

Avukat Sultan Ballı
DELİLLER İLK SAATLERDE KAYBOLABİLİYOR
Ballı, özellikle aile içi şiddet veya yakın ilişki bağlamında meydana gelen ölümlerde failin aile üyeleri tarafından korunabildiğini belirtti. İhbarın geciktirilmesi, olay yerindeki delillerin karartılması, silah üzerindeki DNA izlerinin silinmesi ve çelişkili ifadeler verilmesi gibi durumların soruşturmayı zorlaştırdığını ifade etti.
Olay yerinde yalnızca delil toplanmasının yeterli olmadığını vurgulayan Ballı, tanıkların ve aile bireylerinin davranışlarını değerlendirebilecek uzman psikologlara veya davranış analistlerine de ihtiyaç bulunduğunu söyledi. Kolluk personelinin sık sık görev yerinin değiştirilmesinin uzmanlaşmayı engellediğini belirten Ballı, küçük ancak kritik delillerin bu nedenle gözden kaçabildiğini aktardı.
Yüksekten düşme vakalarının özel bir uzmanlık gerektirdiğine dikkat çeken Ballı; düşme açısının, kıyafetlerdeki doku ve DNA örneklerinin, biyolojik bulguların ve olay yerindeki diğer izlerin ayrıntılı biçimde incelenmesi gerektiğini söyledi. Ballı’ya göre bu işlemlerin eksik yapılması, ölümün “intihar” veya “kaza” denilerek erken aşamada sonuçlandırılması riskini artırıyor.
UZMAN ADLİ KOLLUK VE KURUMSAL KOORDİNASYON ÇAĞRISI
Ballı, şüpheli kadın ölümlerinin daha etkili soruşturulabilmesi için Adalet Bakanlığı bünyesinde uzmanlaşmış bir adli kolluk sistemi kurulmasını önerdi. Yalnızca aile içi şiddet ve kadınlara yönelik suçlarla ilgilenen uzman ekiplerin oluşturulması gerektiğini belirten Ballı, sağlık kuruluşlarında da şiddet vakalarını değerlendirecek özel birimlere ihtiyaç olduğunu söyledi. Ballı, yaralanmanın yalnızca “ekimoz” şeklinde kaydedilmesi yerine niteliğinin ve oluş biçiminin ayrıntılı raporlanmasının sonraki soruşturma açısından önemli olduğunu vurguladı.
Resmî kurumlarla kadın örgütlerinin açıkladığı veriler arasındaki farklılığa da değinen Ballı, sivil toplum kuruluşlarının vakaları ve dava dosyalarını tek tek izleyerek kendi veri tabanlarını oluşturduğunu belirtti. Adli makamların kadın cinayeti olarak kaydetmediği bazı ölümlerin kadın örgütleri tarafından toplumsal cinsiyete dayalı cinayet kapsamında değerlendirilebildiğini söyleyen Ballı, UYAP’taki verilerin sistematik biçimde analiz edilerek kamuoyuyla paylaşılması gerektiğini ifade etti.
Ballı’ya göre yasalardaki ceza miktarlarından önce soruşturmanın etkinliği, kurumların uzmanlaşması ve infaz sisteminin yarattığı cezasızlık algısı tartışılmalı. Şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılabilmesi için deliller karartılmadan harekete geçilmesi, kurumların eş zamanlı çalışması ve her dosyanın aynı titizlikle takip edilmesi gerekiyor.
Yakınlarını kaybeden aileler açısından ise mesele çok daha temel bir noktada düğümleniyor: Bir ölümün gerçekten nasıl gerçekleştiğinin ortaya çıkarılması. Çünkü bugün Türkiye'de yüzlerce aile, yıllardır aynı sorunun cevabını aramaya devam ediyor: Yakınları nasıl öldü ve be bu sorunun cevabı neden hâlâ bulunamadı?

Fotoğraf: T24.com
Bu haber, Uluslararası Basın Enstitüsü'nün (IPI) Avrupa Birliği desteğiyle yürüttüğü "Türkiye'de Sivil Toplumun Bilgi Edinme Hakkına Erişim ve Veri Aktivizmi Kapasitesinin Güçlendirilmesi" projesi kapsamında düzenlenen mentörlük programı çerçevesinde hazırlanmıştır. İçerik yalnızca yazarın sorumluluğundadır ve hiçbir şekilde Avrupa Birliği'nin veya Uluslararası Basın Enstitüsü'nün görüşlerini yansıtmamaktadır.
Haber Kaynağı : Sinem Nazlı Demir