Euro
Arrow
55,8007
Dolar
Arrow
49,7577
İngiliz Sterlini
Arrow
66,4622
Altın
Arrow
6432,2636
BIST
Arrow
11.078
Anasayfa > Yazarlar > Aydın Tonga > İmdat çığlıklarıyla dönen Dünya

İmdat çığlıklarıyla dönen Dünya

X Facebook WhatsApp Mail ABONE OL Google News
Yayınlanma: 26.10.2026 06:00

Dünya nüfusu sekiz buçuk milyara yaklaşırken, kalabalıklaşırken her gün caddeler, sokaklar; insanlar sığmazken alışveriş merkezlerine, adeta bir ilçe nüfusunu çok katlı binalardan oluşan sitelere doldururken yalnızlık sorunu diye bir sorunla karşılaşmak da bir tür distopya olabilirdi belki. O sorunla karşılaştık, ütopik bilim kurgu romanlarında değil, hayatın içinde yaşadık bu derin yarayı. Kapanan perdeler, günler sonra tek kişilik evlerde bulunan ölü bedenler, çok kere selamlaştığı hâlde aynı apartmanlarda birbirini tanımayan komşular, kentlerin gürültüsünde sanki kimse tanımıyormuş gibi gezinen insanlar söyledi bunu. Bir de kurulan yalnızlık bakanlığı haberlerinden duyduk bu sorunun devlet nezdindeki varlığını. Önce Birleşik Krallık kurdu bu bakanlığı, sonra intiharlarıyla da günden güne daha çok konuştuğumuz Japonya. Devamı gelecektir diye düşünüyoruz.

Dünya nüfusu artarak büyüyordu. Her yıl 50 bin civarında insan ölürken bunun iki katını aşan bir büyüklükteki nüfus da doğuyordu. Peki, nasıl bir dünyaya adım atıyordu bu insanlar? Sadece yalnız değildi dünya. Aynı zamanda eşitsizdi, korkunç bir sömürü düzeni vardı, sağlık harcamalarından çok silah harcamaları sarmıştı dört bir yanı; ağaçları günden güne azalıyor, doğası kararıyor, çevresi kirlilikten görünmüyordu adeta.

Konuştuklarımızı verilerle somutlaştıralım isterseniz.

Bakın, şöyle bir dünyanın içinde yaşıyoruz:

Her yıl dört milyon hektardan fazla orman yok oluyor.

Çevreye adeta zehir saçan ve iklim değişikliklerine sebep olan küresel karbon salınımı 30 milyon tonun üzerinde seyrediyor.

Sadece 2026 yılında çevreye salınan zehirli kimyasallar 8 milyon ton civarında.

Yine sadece 2026 yılında 10 milyon hektara yakın arazi çöl oldu. Orman ve meraları da hesaba kattığımızda bu sayı 100 milyon hektara ulaşıyor. Fotoğrafa biraz daha geriden bakarsak karşımıza şu manzara çıkıyor: Dünyadaki karasal alanların %40’ı bozulmuş ve çölleşmiş durumda. Bu kriz üç milyardan fazla insanın geçim kaynağını ve gıda güvenliğini tehdit ediyor.

Kuraklık tehdidi bir de şunu söylüyor: Acil önlem alınmazsa 2050 yılına kadar her dört kişiden üçü kuraklıktan doğrudan etkilenir hâle gelecek.

Yukarıda da söyledim, dünya aynı zamanda eşitsizlikle dönüyor; sömürü çarkı içinde insanlar yaşamıyor, yalnızca nefes almaya çalışıyor.

Öyle ki Dünya Eşitsizlik Raporu 2026 verilerine göre dünyanın en zengin yüzde 10’u toplam servetin yaklaşık dörtte üçünü elinde tutuyor. İnsanlığın yoksul yarısının payına ise yalnızca yüzde 2 düşüyor.

Selçuk Şirin bu verileri aktardıktan sonra bir sonraki veriyi “birkaç kere okuyun” diyerek şöyle paylaşıyor:

En zengin yüz binde birlik kesimin serveti, dünyanın yoksul yarısının toplam servetinin yaklaşık üç katı.

Nazım’ın dediği gibi:

“Yapıcıların yüreği

bayram yeri gibi cıvıl cıvıl

ama yapı yeri bayram yeri değil.”

O yerde şunlar yaşanıyor:

Dünyanın yaklaşık sekizde biri, yani her sekiz kişiden biri, yetersiz beslenme sorunu ile karşı karşıya. Hâl böyle olunca insanlar kelimenin tam anlamıyla açlıktan ölüyor.

Ve her yıl açlıktan ölen insan sayısı milyonlara ulaşıyor. Güne vurduğunuzda bu sayı 20 binlere yaklaşmakta.

Öte yandan bir de obez insan sorunu var. Bu sayı da 1 milyar civarında. Sadece ABD’de bir yılda obeziteye ilişkin hastalıklara harcanan para milyarlarca dolar seviyesinde.

Yapı yerinde insanlar yalnızca temel bir ihtiyaç olan beslenme sorunundan dolayı ölmüyor. Yani sadece açlık öldürmüyor.

Susuzluk da öldürüyor.

Çünkü dünyada 1 milyara yakın insan güvenli bir içme suyu kaynağına sahip değil.

İşte bu ve benzeri sebeplerden dolayı her yıl 1 milyondan fazla insan su kaynaklı hastalıklardan ölüyor.

Biliyorum, içiniz karardı.

Fakat dünya kişisel gelişim hikâyeleriyle değil, imdat çığlıklarıyla dönüyor.

Böylesi bir dünyada çözüm elbette dayanışmadan, paylaşımdan, eşitlikten ve barıştan geçer. Fakat kapitalist paradigma ile bu mümkün olmuyor.

Kapitalizm vicdanı ve merhameti geçen her gün öldürürken emperyalist savaş baronlarıyla da halkların arasına adeta mayınlar döşüyor, dünyayı çiçeklerle değil, silah yığınlarıyla dolduruyor.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsüne göre 2025 yılında savaş ve askerî harcamalar 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı.

Aynı yıl en fazla askerî harcama yapan beş ülke şunlardı: ABD, Çin, Rusya, Almanya ve Hindistan. Bu beş ülkenin üçü BM’nin beş daimî üyesiydi aynı zamanda. Yani barışı, güveni, huzuru emanet ettiğimiz ülkeler savaşın bizatihi merkezinde yer alıyordu.

Yazımızın başında insanlığın içinde bulunduğu yalnızlık sorununa yer vermiştim. Açlık ve yoksulluğun yeryüzünü sardığı, savaşın ve silahların susmadığı, meclis koridorlarının suçları aklama merkezine dönüştüğü bir hayatta yalnızlık bir seçim değil, sonuçtur.

Güvencesizliğin, bir başına bırakılmışlığın, kaybolan bağların, elinden alınan geleceğin yarattığı bir sonuçtur yalnızlık.

Çözümü de bakanlıklarda değil, bizatihi sistemin kendisinde aranmalıdır.

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları