Ümit Özdağ'dan Suriye'deki son duruma dair çarpıcı değerlendirme: İsrail kazandı
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, katıldığı canlı yayında gündemdeki gelişmelere dair sorulara yanıt verdi. Suriye'de kazanan tarafın İsrail olduğunu söyleyen Özdağ seçimler için de çarpıcı ifadeler kullandı.
Şam'da gerçekleşen anlaşma ve terörsüz Türkiye sürecine dair önemli değerlendirmelerde bulunan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, SDG'nin varlığını halen sürdürdüğünü işaret etti ve çarpıcı tespitlerde bulundu.
Özdağ, Sözcü tv'de katıldığı programda gündeme dair soruları yanıtladı.
Ümit Özdağ'ın yaptığı açıklamalardan öne çıkan ifadeler şöyle:
Öncelikle şunu söyleyebilirim: SDG dağıldı, bitti. Neden? Çünkü SDG’yi Amerikalılar kurdu. Yani SDG bir Amerikan ürünüdür. PKK denmemesi için kurulmuş bir yapıdır.
Peki, SDG’nin bitmesi PKK’nın ve PYD’nin bitmesi anlamına gelir mi? Hayır. Çünkü SDG bitebilir; içindeki Arap unsurlar ayrılmıştır. Ama PYD varlığını devam ettirir mi? Ettiriyor.
Şimdi bakın, son günlerde yine Avrupa Birliği’ne tam üye olduk diye, öğleden sonra saat 16.00’da, yaz ortasında Ankara’da havai fişek kutlaması yapılmıştı. Benzer bir kutlamanın şimdi Suriye’de yapıldığını görüyorum ve “büyük bir zafer kazandık” deniliyor.
Bir savaşta, bir yarışta, her neyse; sonuçta zafer ya da mağlubiyet tanımı, başlangıç noktası ile ulaşılan sonuç kıyaslanarak yapılır. Yola nereden çıktık? 2011’den.
2011’de PYD diye bir yapı var mıydı? Vardı ama çok küçüktü. 2003’te kurulmuştu fakat bir yeri kontrol etmiyordu, hiçbir şeyi yoktu. Bugün PYD diye bir yapı var mı? Var.
PYD nereye çekildi? Türkiye sınırındaki 30–40 kilometrelik bir alana, Haseke’ye. Nereden çıktı? Araplarla birlikte, rejim karşıtı Arap aşiretleriyle beraber kontrol ettiği iki ilden çekilip Haseke’ye sığındı. Ve Haseke’de, en kötü ihtimalle, kontrolün önemli bir bölümünü elinde tutuyor.
Bunun yanında, Şam’da da —eğer kabul edilirse— PKK/PYD’nin siyasi olarak kabul edilmesi söz konusu. Çünkü dört günlük bir değerlendirme süresi istediler. Bu arada, Abdi’nin değiştirilmesi ihtimali var; yerine Kandil’den bir ismin gönderilmesi ihtimali konuşuluyor. Bunu da izlemek gerekiyor. 2026 konuşuluyor. Devre dışı bırakılma yerine, çünkü örgüt içinde çatışma isteyenler, terör isteyenler de var ve bu konuda iç tartışmalar sürüyor.
"ZAFERİ TÜRKİYE'NİN KAZANMASINI ÇOK ARZU EDERDİM"
Özetle, 2011’den 2026’ya, yani yaklaşık 15 yıllık zaman perspektifiyle bakarsak:
PKK, hiç olmadığı ve kontrol etmediği Suriye’de, bugün en kötü ihtimalle Türkiye sınırına bitişik bir bölgeyi elinde tutan; orada askeri, siyasi varlığını sürdüren ve Şam’da da şu ya da bu şekilde iktidara ortak bir yapı olarak varlığını devam ettiren bir aktör hâline gelmiştir.
Biz 10 gün öncesine bakıyoruz, siz 2011 ile kıyaslıyorsunuz. Kıyas böyle yapılır. Tamam mı? Kıyas böyle yapılır.
Bu arada, Suriye’de ne yazık ki zaferi Türkiye’nin kazanmasını çok arzu ederdim. Suriye’de zaferi kim kazandı? İsrail kazandı.
Çok net söyleyelim. Beşar Esad devrildikten sonra Trump, Erdoğan’a teşekkür ederken üç defa hangi ifadeyi kullandı: “Suriye’de 2000 yıllık işgal sona erdirildi.”
Suriye’de 2000 yıldır hangi İsrail yoktu. Peki bu 2000 yılda kimler vardı? Roma vardı, Bizans vardı; sonra Müslüman Emeviler vardı, Abbasiler vardı, Selçuklular vardı ve en son Osmanlı Türk İmparatorluğu vardı. Ardından Suriye Devleti vardı.
Şimdi bu 2000 yılı alıp, bütün bunları işgal olarak tanımlıyorsunuz.
"ÇOK İYİ TAKİP EDİLMESİ GEREKİYOR"
Amerika’nın vermiş olduğu silah desteğiyle, PKK, PYD ayakta tutuluyordu. Şimdi gerçek alanına itildi, sınırdaki bölgeye. Ama silahları hala elinde. Silahlar gitmedi.
İkincisi, Abdi ağzından bir şey kaçırdı. Dedi ki: “Biz Tom Barak’la PYD’nin Suriye ordusuna eklemlenmesi konusunu kamuoyuna ‘bireysel eklemlenme’ diye açıklayacağız, açıklayacaktık ama gerçekte öyle olmayacaktı.”
Şimdi bunun çok iyi takip edilmesi gerekiyor. Yani Türkiye burada bir şeyin içine sokulmamalı. Yalanın içine sokulmamalı. Bu Türk kamuoyuna yönelik bir algı operasyonu olmamalı. Bu bir.
İkincisi, bir DEM milletvekili bunu “2. Lozan” diye tanımladı. Yani bu olanlar birinci Lozan’ı düşman olarak gören, yıkılması gereken anlaşma olarak görenlerin kafasındaki Sevr modelidir.
Ben soruyorum: Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki komisyonda, karşınızda Sevr’i savunan adamlarla siz hala neyi konuşuyorsunuz? Neyi konuşuyorsunuz?
Bir de bakın, SDG Haseke’ye çekildiği gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Öcalan Komisyonu” hemen “taslak çalışmamız bitmiştir, detayları çalışıyoruz” açıklamasını yaptı.
Tesadüf mü bu ya? Hani biz artık “PKK’yı Suriye’de hallettik.” Şimdi bir de Türkiye’yi mi halledelim?
Bakın, 19 Mayıs ya da 20 Mayıs’ta Numan Kurtulmuş: “Amerikalılar Orta Doğu’ya geldiler; Irak’ı böldüler, Suriye’yi böldüler, Lübnan’ı böldüler, Somali’yi böldüler. Şimdi biz eğer Kürt kardeşlerimizle bir araya gelmezsek bize de aynı şeyi yaparlardı” diyor.
Gençlere yaptığı konuşma bu. 19 Mayıs’ın ertesi günü, İstiklal Harbi’ni veren Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanı, Türk gençliğine umut, kararlılık, geleceğe inanç aşılaması gerekirken; “bir terör örgütüyle uzlaşmazsak Amerikalılar bizi de böler” diyor."
PKK ve DEM aslında Amerikan desteğiyle bir süreç yürütüyorlardı. ABD; Türkiye-İran ilişkileri, Türkiye’nin Gazze politikasında ABD’ye vermiş olduğu destek ve o süreçte bir problem çıkarmaması, öbür taraftan Suriye’deki yeni rejimin Orta Doğu’daki dengeler açısından İsrail’e tavizler verip İsrail’in yanında olmayı ve İran’a karşı olmayı kabul etmesi neticesinde, şimdilik PKK’yı köşeye itip küçük bir bölgede PYD’yi tutmayı tercih etti.
Bu durum DEM’li siyasetçilerde, Kandil’deki PKK’lılarda ve PYD çevrelerinde bir şok etkisi yarattı. Bu çok net. İyi de oldu.
(Büyük Kürdistan) Bu proje Batı’nın kasalarında ve İsrail’in kasalarında onlarca yıldır duruyor. Gerekli olduğu sürece çıkarılıyor, canlandırılıyor, gündeme getiriliyor.
Şimdi SDG’nin parçalanması ve PYD’nin küçük bir bölgeye çekilmesi, Türkiye’de açılım sürecini, terörle müzakere sürecini devam ettirmek için bir psikolojik araç olarak kullanılmaya başlandı. Oysa yapılması gereken bunun tam tersidir: bu süreci durdurmak. Çünkü karşınızdakilerle Türkiye’nin bütünlüğü üzerinde uzlaşamıyorsunuz.
Hala DEM’li siyasetçiler dört parça Kürdistan’dan bahsediyor. Sen Türkiye’nin toprak bütünlüğüne inanıyorsan hangi dört parça Kürdistan’dan bahsediyorsun?
Eşit vatandaşlık nedir? Zaten hepimiz eşit vatandaşız. Anayasanın 10. maddesine göre. Elbette bazı dönemlerde bu eşitlik düşmanca uygulanabiliyor. Bana uygulandığı gibi, CHP’li belediye başkanlarına uygulandığı gibi, muhalif gazetecilere uygulandığı gibi… Yani bize adeta ülkenin zencileri muamelesi yapılıyor.
Ama Türkiye’de herhangi bir etnik gruba ya da mezhep grubuna yönelik, kurumsal ve sistematik bir “düşman ceza hukuku” yok. Hakkârili olabilirsiniz ya da Tokatlı bir Alevi Türkmen olabilirsiniz. Eğer iktidar partisinin yanındaysanız yine bir sorun yaşamıyorsunuz.
Dolayısıyla Türkiye’deki bu ayrımcılık, anayasal temeli olmayan, geçici ve siyasi bir hak ihlali çerçevesindedir. Ama bireysel olarak herkes anayasal anlamda zaten eşittir. Cumhuriyet böyle kurulmuştur.
"TUNCER BAKIRHAN GÜRCÜCE BİLMİYOR MESELA"
Abdullah Öcalan’ın ve PKK terör örgütünün “eşit yurttaşlık”tan kastettiği şey ise şudur:
Ulus, Kürtler dahil çoklu bir ulus olacak. Kürtler kolektif haklara sahip olacak, bir ulus olarak tanınacak. O zaman eşit olacaklarını söylüyorlar.
Yani Türkiye çok uluslu bir devlet olacak. Ademi merkeziyetçi bir yapıyla yönetilecek. Daha net söyleyeyim: Güneydoğu’yu biz yöneteceğiz, geri kalanını da birlikte yöneteceğiz.
Ama siz “eşit vatandaşlık zaten tanımlı” diyorsunuz. Evet, zaten tanımlı. Zaten var. Buna rağmen bazen sosyal demokrat çevreler bile bu kavramı yanlış kullanıyor.
Amerika’da birçok Amerikalı İspanyolca bilmiyor. Bu, Meksika ya da Latin Amerika kökenli Amerikan vatandaşlarının eşit olmadığı anlamına mı geliyor? Böyle bir şey yok.
Türkiye’de de insanlar farklı diller biliyor. Tuncay Bakırhan Gürcüce bilmiyor mesela. Ne olacak şimdi? Bu, insanların birbirini her dilde anlamasıyla ilgili bir mesele değil. Ortak kamusal dil meselesidir bu.
"BU BİLDİĞİNİZ PARÇALAMA SÜRECİDİR"
Amerikalılar iki dilli eğitimi denediler: İngilizce-İspanyolca. Tam bir felaket oldu ve vazgeçtiler. Şimdi diyorlar ki “ana dilde eğitim”.
Soruyorum: Ana dilde eğitime başladınız. Tarihi nasıl anlatacaksınız? Kürtçe mi okutacaksınız? Kürt tarihini Kürtçe mi okutacaksınız? Türk edebiyatını Kürtçe mi okutacaksınız? Yoksa Kürtçe Kürt edebiyatı mı okutacaksınız?
Bunları ayrı ayrı okullarda mı okutacaksınız? Diyelim ki ayrı okullarda okudular. Bu çocuklar liseyi bitirdiğinde ortak bir millet bilincini, ortak dağları, ortak suyu, ortak vatanı nasıl kuracaksınız?
Bu bildiğiniz parçalanma sürecidir. Bunu bilmiyorlar mı? Bal gibi biliyorlar.
Hatırlayın, Kopenhag Kriterleri Türkiye’de tartışılırken Ahmet Türk kamuoyu önünde “Bizim istediklerimiz bunlar, bunlar olursa bu mesele çözülür” demişti. Hatırlıyorsunuz, değil mi?
Kopenhag Kriterleri yıllardır var. Peki çözüldü mü bir şey? Hayır. Çünkü PKK’nın kavgası; terörü, politikası insan hakları kavgası değil, demokrasi kavgası değil. Bu bir egemenlik kavgasıdır.
Uluslararası planına baktığınızda bu kavganın ne olduğu çok net görülür. Cumhuriyet kurulurken bu ülkenin hızlı ve güçlü bir şekilde ayağa kalkması için gereken kaynak Kerkük petrolüydü. Musul’u bizden kopardılar.
Tuncay Bakırhan ve benzerleri televizyonlara çıkacaklar, çiçek çocuğu gibi konuşacak: “İnsan hakları ve demokrasi istiyoruz” diyecekler. Bu millete yalan söylemeyin. Sizin bu ülkenin bölünmesi için çalıştığınızı, egemenlik ve toprak istediğinizi biliyoruz. Hiç olmazsa bu kadar dürüst olun.
Ama Amerikan koruması altında ya da Yunan işgalinin zamanında bir parçası olarak Türk milletine ve Türk devletine savaş ilan eden, Türkiye’den toprak koparmayı ve siyasette etkinlik kazanmayı hayal eden bir yapı, hak ettiği dersi sonunda Türk milletinden alacaktır.
Feti Yıldız’ın yapmış olduğu açıklamaya da büyük bir endişeyle bakıyorum ama farklı değil. Fethi Yıldız komisyondan çıkınca öyle diyor; fakat öbür taraftan da başka bir genel başkan yardımcısı Semih Bey “Heydaddin’i bil” diye bağırıyor.
"KOMİSYONDA KONUŞULAN TARİHE GEÇER"
Şimdi bakın, o siyasetten gaz alma, MHP’nin kitle tabanındaki tepkileri yatıştırma… “Bizimkiler de sert çıktılar” falan… Önemli olan nedir? Kağıtta yazılı olandır. Önemli olan Meclis komisyonunda konuşulandır. Öbürünü kimse hatırlamaz. Ama komisyonda konuşulan, yazılan tutanaklara ve tarihe geçer.
DEM desteğini alarak seçim kazanma projesi Türkiye’yi bir felakete götürür. Bunun MHP tabanında da karşılığı yoktur, vatansever AK Parti tabanında da yoktur.
Tabii ki terörsüz Türkiye olmalı. Ama terörsüz Türkiye, terör örgütüyle pazarlık yapılarak, onun siyasi talepleri kabul edilerek, ona teslim olarak olmaz. Terörsüz Türkiye, terör ortadan kaldırılarak olur. Askerî operasyonlarla olur.
(Yeni Anayasa) “Hiçbir şekilde bu komisyon bir anayasa komisyonu değildir” derler. Ama sokaktaki insanda da böyle bir algı var. Yani bu işin sonu sanki anayasaya çıkacakmış ve bu sebeple bir destek alınacakmış gibi. Hatta belki birazdan geliriz: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yeniden adaylayabiliriz.
Alıştıra alıştıra yapılıyor bazı şeyler: Tepkiler ölçülüyor, anketler yapılıyor. Zemin kazanıldığı düşünülüyor ya da düşünülmüyor.
"BAHÇELİ'NİN ÖCALAN ÇAĞRISI ŞOK OLMADI"
Eğer Milliyetçi Hareket Partisi’nin milliyetçi bir parti olduğunu düşünseydim, Milliyetçi Hareket Partisi’nde kalmaya devam ederdim.
(Bahçeli'nin 'Öcalan çağrısı) Bahçeli’nin “gelsin Meclis’e” çıkışı şok olmadı. Hazırlığı yapıldı, psikolojik olarak milletvekilleri hazırlandı. Oradan biliyoruz; Meclis muhabirlerinden biliyoruz. Siz de muhtemelen oradan biliyorsunuz. Ankara’da bu konuşuluyordu.
Bir şey oluyor, bir şeyler anlatılıyor bana. Normal olmayan şeyler anlatılıyor. Milliyetçi Hareket Partisi’nin mevcut yönetiminin milliyetçiliği yorumlama şekli, benim anladığım ve savunduğum Atatürk çizgisindeki Türk milliyetçiliği değil.
Zaten MHP’den ayrıldığımız ve İYİ Parti’yi kurduğumuz dönemde bu kopuş gerçekleşmişti. Daha sonra başkanlık sistemine “evet” denmesiyle bu durum katlandı ve bugünlere geldi. Açılım sürecinde ya da terörde ikinci müzakere sürecinde de zirveye çıktı.
Sürecin bir boyutu iç siyaset; yüzde 51’i tamamlamak. Bunu düşünmeden, bunu hesaplamadan bu süreci izah etmeniz mümkün değil. En büyük başlık bu. Asıl başlık bu.
"EMEKLİNİN ALDIĞI MAAŞ DEĞİL SOSYAL YARDIMDIR"
(Emekli maaşı) Şimdi bakın, maaş nedir? Maaş; aldığınız bir iş karşılığında verilen ücrettir ve bu ücretle barınma, gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarınızı karşılayabilmeniz gerekir. En azından minimum düzeyde.
Bugün emeklinin aldığı maaş, maaş değil; sosyal yardımdır. Seviye itibarıyla. Açlık sınırı otuz bin lira seviyesinde. Emeklinin maaşı yirmi bin liranın altında. Yoksulluk sınırı doksan dört bin lira civarında. Yani emekli maaşı bunun neredeyse beş kat altında.
Geçtiğimiz gün İstanbul’da bir AVM’deydim. İnsanlar fotoğraf çektirmek istediler, çektiriyoruz. Birden arkamdan öfkeli bir ses yükseldi: “Bu gıda terörüne hayır!” Döndüm baktım, yaşlı bir adam. İlk anda aklıma GDO’lu gıdalar, gıda zehirlenmeleri falan geldi. Ama adam “Acım aç” dedi. “Bu gıda terörüne, bu fiyat artışlarına dur deyin” dedi.
Elinde bir pazar arabası vardı. Arabası bomboştu. Muhtemelen AVM’ye bir şey almaya değil, belki sadece ısınmaya gelmişti.
Ankara’da görmüşsünüzdür; izbe otellerde kalan, peynirle beslenmeye çalışan emekliler var. AŞTİ’de yatan emekliler var. Ben Gazi Osman Paşa’da pazara gittiğimde, bir kadınla karşılaştım. “Ben engelli annesiyim” dedi. “Birlikte gidebilir miyiz?” dedim. “Gideriz” dedi.
Bir kilo ıspanak aldı, bir kilo havuç aldı, bir de kırmızı turp aldı. Tarttı. “Kırk lira değil mi?” dedi. Pazarcı “Elli lira” dedi. Kadın, “O zaman on lira… Bizim cebimizde on lira yok” dedi. “Var mı?” dedi. On lira bile yok. Zaten on lira artık kullanılmıyor bile.
Şimdi bu durumda yüz lirayla bile bir şey alamıyorsunuz. Bu durumda milyonlarca emekli var ve bu sayı hiç küçümsenecek bir sayı değil. Emekli, dul ve yetim toplamı 16 milyon 800 bin kişi. Bunların yaklaşık beş milyonu emekli ve yirmi bin lira civarında maaş alıyor. Dul ve yetim maaşları ise bundan daha da düşük.
Dokuz milyon kişi de yirmi beş bin ile yirmi bin lira arasında, yani çok da yüksek olmayan bir aralıkta.
Şimdi size nereden nereye geldiğimizi anlatan bir örnek vereyim. Rahmetli anneannem, maaşını almaya bankaya giderken önünden bir belediye otobüsü geçiyor. Üzerinde hac ilanı var. İlanı görünce diyor ki: “Allah’ım bana da nasip et.” “Bu sene para biriktireyim, seneye hacca gideyim.”
Bankaya gidiyor. Görevli diyor ki: “Fahriye Hanım hoş geldiniz. Sizi arayacaktık.” “Neden?” diyor. “Biz size bir senedir eksik ödeme yapmışız, paranız birikmiş” diyorlar. O parayla hacca gitti rahmetli.
Şimdi bir emeklinin bankada eksik ödemeden biriken parası falan yok. Durum bu.
"2027 KASIM'INDA SEÇİM VAR"
(Erken seçim) AK Parti’de Özlem Zengin, Meclis’te “Şartlar elverdiğinde, müsait olduğunda gözden geçireceğiz” dedi. Ne zaman müsait olur şartlar? 2027 Kasım’ında seçim var. Bugünden öyle görünüyor. Olağanüstü bir şey olmazsa.
Piyasayı dolaşırsanız 2026 deniyor. “Bu iş gitmez” deniyor. 2027 başında ben şunu düşünüyorum: Emekli maaşlarına ve asgari ücrete yüzde 200 zam yapacaklar. Yani 100 lira olan 300 lira olacak. Ve seçime öyle gidecekler. Çünkü verebilecekleri başka hiçbir şey kalmadı.
Haber Kaynağı : 12punto
Çok Okunanlar
İstanbul-İzmir Otoyolu'nda zırhlı araç takla attı
Emniyette üst düzey görevden alma
İktidara yakın şirketlerin borçları bir gecede silindi
MSB'den Türk Bayrağı'na yönelik hain saldırıyla ilgili açıklama
İşte 'Yeni Gazze' planı!
En-Nesyri transferinde kritik saatler
ORC'nin İstanbul anketinden çarpıcı sonuç
Ocak 2026’da emekli promosyonlarında rekabet zirveye ulaştı
Teröristbaşının Savunma Bakanı olduğunu düşünün!..
Deniz Yavuzyılmaz Rusya'ya yapılan dev vergi indirimini açıkladı