Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Seyyit Nezir: Şairin mafyalaşma ve dijital oligarşiyle kavgası

12punto yazarı Osman Çutsay’ın sorularını yanıtlayan şair-yazar Seyyit Nezir, Türk edebiyatında sol ve toplumcu çizginin gerilemesini, “Üvercinka” dergisini yeniden çıkarma nedenlerini ve edebiyattaki yön değişimini değerlendirdi.

Seyyit Nezir: Şairin mafyalaşma ve dijital oligarşiyle kavgası

Türk edebiyatında neler oluyor? Ağaçların bile sola eğildiği, düşünce dünyasında, edebiyatta ve sanatın diğer alanlarında solun, sosyalizmin, ilerici bir cumhuriyetçiliğin egemenlik kurduğu zamanlardan, siyasal İslam’ın egemenliğine nasıl geçiş yapıldı? Türk edebiyatında hangi kaleler düştü? Daha doğrusu, düşmeyen bir kale var mı ve onu aramak nasıl bir macera?

Uzun yıllar edebiyat dergileri de yayımlayan şair-yazar Seyyit Nezir, sorularımızı yanıtladı ve son dönemdeki çalışması “Üvercinka”ya neden olan edebiyat dünyamızın yönelimlerini yorumladı.

– İlk sayısını Kasım 2014’te yayımladığın “Üvercinka” dergisini, 1 yıllık aradan sonra tekrar yayımlıyorsun. Üvercinka neye dikkat çekiyor? Bir başka ifadeyle, sence nasıl bir boşluk var ortada veya nasıl bir yanlışlık var ki, buna yanıtlar aranan böyle bir “edebî” platformu korumaya, sahada tutmaya çalışıyorsun?

SEYYİT NEZİR – Edebiyatın genel akışı içinde güncel tartışmalarını da kurcalayıp irdeleme ve müdahale yönünde, 1970’lerde haftalık siyasi Gerçek gazetesinin mutfağında kolları sıvayışımdan beri, özellikle 1980’lerde dergicilik benim için tutkulu bir serüvene dönüştü. Önce bir, eski ayları kırpıp yıldız yapalım. O yılları anımsayacaksın: 1980’lerde, senin de Edebiyat Dostları’nı yayımladığın, Eylül teslimiyetçileriyle inatçı bir kavgaya tutuştuğun sürecin başlarında, ben de Yazko Edebiyat’ın ardından, önce Düşün’de, ertesi yıl Broy’da ve kimileyin özel sorunların ağır basmasıyla ara versem de başka mutfaklarda bu serüveni düşe kalka ama ısrarla sürdürdüm.

DİJİTAL DONANIMLI YENİ BİR KARANLIK ÇAĞ

2001’de, küresel oligarşinin dünyayı dijital donanımlı yeni bir karanlık çağa zorladığını duyumsayınca, Demirtaş Ceyhun’un da omuz verişiyle, sonuna kadar vuruşmak üzere, Eski dergisinde yola çıktık; senin de vurucu ve etkili yazılarınla neoliberal savrulmalara, postmodernizme ve Yeni Ortaçağ’a karşı üçlü ve güçlü bir barikat oluşturduk. Senin İlhan Selçuk üzerine yazın, 1960 sonrasındaki 50 yıllık süreçte onun ve Cumhuriyet’in işlevini dahice vurguluyordu. Hemen ardından Afşar Timuçin, Demirtaş Ceyhun ve Yalçın Küçük’le yaptığımız toplu söyleşide, göze kestirdikleri markalara postmodern kapılanış ve yanaşma kişiliğinin “Yeni Ortaçağ’da Birey”i nasıl kiptip durumuna soktuğu irdeleniyordu. Nitekim hayalhanelerindeki her şeyi sıfırdan ve kendileriyle başlatan silikler, pespaye niyetler için sponsor kafalama ve seçici kurul şebekeleri önünde el ovuşturup ödül araklama hevesleriyle en ucuz markalara tav olurken aslında kendini sıfırladığını göremeyecek kadar körleştikleri bir edebiyat ortamının tahtessıfır derekesinde kiptip örnekleriydiler. Yalnızca yapıt sergilemekle kalmayıp bireyin evrensel ereği doğrultusunda kendiyle hesaplaşmasını ve toplumsal çatışmalarını bilimsel, düşünsel, sanatsal düzlemde yüklenip eyleme taşıma işlevi artık apaçık dayatmış ama sağlık koşullarım bütün tasarı ve yönelişleri kesintiye uğratmıştı.

MAFYALAŞMA VE DİJİTAL OLİGARŞİ

– Sen hep “mafyalaşma ve dijital oligarşinin egemenliğinden” söz edersin, uyarırsın... Üvercinka böyle bir dönemde ve ona direnmek için uygun gördüğün, ama resmen üzerine yıkılan bir görev mi oldu?

SEYYİT NEZİR – Bir bakıma öyle... 2010’larda sağlık sorunlarını aşarak yeniden yazmaya yoğunlaşırken, konuşmalara da başladığım sıralarda, Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği’nin Melih Cevdet Anday etkinliğindeki konuşmam sonrasında Zühal Tekkanat’ın kışkırttığı bir ivmeyle, önce dernekte görev aldım, sonra da kendimi işte Üvercinka dergisinin kuytu düşler ormanında buldum. Açık söylemeliyim ki bu serüven, kimilerinin “ille de kendi dergini çıkarmak” çizgisinden farklı bir motivasyona, edebiyatımızın kavga geleneğindeki cevherde ısrara dayanıyordu. Adnan Özer, bu gelenekte ısrara karşı bozguncu rolünü üstlendiği Kaçak Yayın’da, “Marksizmin edebiyatımız üzerindeki hegemonyasını” yıkmak üzere postmodernizm saflarında yer alırken, Hilmi Yavuz ve Hasan Bülent Kahraman’ın Enver Ercan yönetimindeki Varlık’ta izlediği tutuma da omuz vermişti. Meseleye, tam 3 yıl önce, DoğuBatı dergisinde Yücel Kayıran en iyi  tanımı getirdi: “Modern Türk Şiiri tarihimiz, poetik mücadeleler tarihidir.”

Dünden beriye gelirken işe bak ki söz birden yine şiirin ağırlık taşıdığı bir eğime kaydı ama özellikle bizim edebiyatımızda bundan kaçınamayız. Zaten yalnızca modern şiirimizde değil, daha önceden, Şinasi’den, Namık Kemal’den beri şairler zaman zaman öbür türlere dadanmıştır. Dağlarca dışında, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal dahil, hemen her şairimiz sadece şiiriyle değil, düzyazılarıyla da poetik mücadelenin içinde yer aldı. Nâzım, Resimli Ay’da kavgayı en sert söylemiyle Putları Yıkıyoruz aşamasına taşıyarak yeni bir dil yarattığı için Ahmet Haşim’in bile övgüsünü alırken, Şeyh Bedrettin destanında şiirine Divan ilmekleri atmaktaydı. Böyle geldi ve sürüyor. Eklemeliyim: Yazko sonrasında, serüvenin Memet Fuat’tan devraldığım tarihsel süreçle bütünleşen eğrisinde, De Yayınevi’nin program ve ilkelerini “gelenek ve yenilikte süreklilik” şiarıyla hazırlayıp İlhami Bekir Tez’in Taşlıtarla’daki Ev’inden Aragon’a yönelişle ufku güncele açılan bir gerçekçilik önermeyi de tasarlamıştım.

ÇÖMEZİNDEN SULTANÜŞ ŞUARAYA’YA PEN ÖDÜLÜ

– İş orada kalmadı galiba...

SEYYİT NEZİR – Birbirine eklenen pek çok arakesit halkası var. Daha çetrefil olan da... Öyle ya, günümüz edebiyatına bir gecede gökten zembille inilmiyor... 1980’lerde aynı süreçte Hilmi Yavuz, sözde “geleneğe yaslanma” teranesini dilinden düşürmeksizin, tam tersi eğilimlerle, gençleri edebiyatımızın kavga geleneğini aşındırmaya dönük bir çevrede toparlamaya mesai harcıyordu. İstanbul Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı yıllarında Poesium’u da bu yaklaşımla deneyip kullanan Yavuz, bir yanda Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Hâşim, Nâzım, Dağlarca, Orhan Veli, Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve daha nicesi kendi başına bir akım olup devleşen ustaları hafifseyerek “Türk şiirini onarıyorum” diye şişinirken, Taormina kitabında ise postmodern tutumunu dünyayla eşzamanlı bir atılım olarak sunuyor ve tasfiyeye hazırlanıyordu.

O yıllarda Broy dergisi, mücadele geleneğini tüketme heveslerine Yenibütün Bildirisi’yle karşı çıktı (1988). Cemal Süreya, “Yenibütün’ü Türk Şiirinin haklı bir çıkışı olarak düşünüyorum. Hepimiz Yenibütün’cüyüz” sözüyle tavrını ortaya koydu. Talihin cilvesine bakın ki, Yaşar Kemal’in, Aziz Nesin’in, Şükran Kurdakul ve Alpay Kabacalı’nın yönetim silsilesinde demokratik bir zemine oturduğu umulan PEN, tarihin bumerangını doğrularcasına, 2025 Dünya Şiir Günü Ödülü’nü çömezi Haydar Ergülen’in oyunbazlığıyla Sultanüş Şuara Hilmi Yavuz’a armağan, kendi işlevininse sonunu ilan etti.

Romanda da durum elbette farklı değil ama Küfür Romanları ve Estetik Hesaplaşma salvolarıyla Yalçın Küçük, başta Orhan Pamuk ve Ahmet Altan olmak üzere, nicesinin yaldızını dökmüştü. Orhan Pamuk, Nobel uğruna Ermeni ve Kürtler için kendini paraladığında, gelenekten her ayrılışı ödüllendirme ittifakında kalemini gündöndü sopasından kılıç misali Enver Ercan’la kullanan Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal de Küçük’ün eleştirilerine hiç kulak asmamıştı. Aynı Celal, şimdiyse Semih Gümüş’ün 30 yıl önceki Fethi Naci söyleşisinde MetaVerse çığırı için çıkış arıyor: “Postmodernizm gerçeklikten uzaklaşmak isteyenlere sığınak oldu” diyen Fethi Naci, meğer ne kadar doğru söylüyormuş! Naci’nin sözüyle gerçekliğe sığınmaya çalışma niyetinden hemen sonra bir yazısında, “Edebiyat ödülleri ne zaman çağa ayak uyduracak?” sorusuyla postmodern tutkuları tazeleyen de yine o Metin Celal. Bunca tutarsızlık akla zarar... Postmodernizm, aklın keyif üzerindeki faşizmine haybeye saldırmıyor, eni konu sonuç alıyor çünkü.

Şöyle bir 50 - 60 yıl geriye gittiğimizde üç ayrı alanda paralel bir tasarım görüyoruz: Umberto Eco, Yeni Ortaçağ’ın ayak seslerini işitmekteyiz, diyor. Teknolojinin köklü dönüşümlerle çok farklı düzeyde kullanılmakta olduğunu gören Toynbee, silahlanma ve savaşın öncelik kazandığı modern sonrası bir döneme girildiğine dikkat çekerek postmodernizm kavramını getiriyor. Baba  ve sonraki filmleriyle Coppola, Bir Zamanlar Amerika ve ötekilerle Sergio Leone iş ve siyaset dünyasında mafyokrasinin hukuka eşdeğer racon keserek demokratik işleyişi ve ilişkileri aşındırırken belirsizliğin güçlenip egemen oluşunu sergiliyor. Yanı sıra Foucault ile birlikte felsefe, güç ilişkilerini yorumlamakla yetinerek özne kavramını ve modern felsefenin eylemci içeriğini terk ediyor. Dijital teknoloji, bütün bu süreçlerin altyapısını oluşturmak üzere, sözde bilişim çağında tarihsel birikimi ve insanı tüketme, gerçekliği toplumdan gizleme programıyla işliyor.

Üçüncü Binyıl’a geldiğimizde, postmodern durumun felsefeyi ve edebiyatı kasıp kavurması sonrasında, dünyayı ve insanlığı maddi ve kültürel bütün değerleriyle tükettikçe daha bir palazlanıp hızlanan küresel oligarşi, 7/24 Yeni Ortaçağ safsatalarıyla ceptel üzerinden aklı da tüketilen insana emperyalizm ve siyonizm ittifakıyla mafyokrasiyi dayatarak, Ortadoğu’yu tümüyle işgal için uluslararası hukuku da resmen hiçe sayıp 80 yıllık karasevdayla İran’a saldırmaz mı?

NİTELİK YİTİRİLİYOR

– “Bir dokun bin ah işit,” diye işte buna derler... Peki, Türk edebiyatı 2026 yılı itibariyle ne durumda? Bir bütün olarak baktığında bu edebiyatta ne görüyorsun, daha doğrusu bu büyük kalabalıkta nasıl bir edebiyat görüyorsun? Kısa bir değerlendirme yapabilir misin?

SEYYİT NEZİR – Her eve bilgisayar her cebe internet girdikten sonra Marx’ın sanat için öngördüğü nicel yayılma ilk bakışta seçkinci daralmayı ufalayacak gibi göründüyse de, son bakışta, niteliğin her anlamda yitirilmesine tanık olduk. Marx, Rheinische Zeitung’da, teknolojinin sağlayacağı geniş serbest zaman içinde her bireyin özgürce ve yaratıcı yönelimlerle ilgileneceği alan olarak gördüğü sanat için, “Sanat Öldü Yaşasın Sanat!” şiarını kullanırken, ortalığı imge adına MetaVerse gibi sanal köpüklerin kaplayacağını ve insanın 7/24 safsataya gömüleceğini bir an düşünse bile toplumsal bilinç düzeyinin bunu aşacağını ummuş olmalıdır.

Bu noktada modern çağın en büyük düşünürü Hegel’in saptamasına takılıp kaldık, oysa aşmak zorundayız. Şöyle ki, Kojève’e göre, Hegel’de, “insan, isteğin kendisini ister, yani bir başkasının isteğini istemeye yönelir; yani bir başkası tarafından bilinip-tanınmak ve kabullenilmek ister”. Bunun için ölümüne bir saygınlık mücadelesine girişir.

Sorundaki şu ifade çok korkunç: “Bu büyük kalabalıkta nasıl bir edebiyat?” Hegel’in saptadığı gerçeklik, internet çağında karşımıza kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak çıkıyor. Günümüz insanı 7/24 görünme olanağını ele geçirdiği sanısıyla, dijital teknoloji bağımlısı olarak karşımıza çıkıyor. İnsanların on binde 9999’unun yalnızca ceptel okuduğu bir dünyada binlerce şiir, roman, öykü, dahası araştırma - inceleme basılıyor. Onbinlerce kişi Face’te özne olarak en öne çıkmak için her yolu deniyor. Tam bir yabancılaşma... Sanatçı, bu yabancılaşmayı, Brecht’in yabancılaştırma efektiyle bozmak yerine, Fischer’in büyülenme zorbalığına teslim olarak karşılıyor. Benden bunu açıklamamı istersen, vaktiyle Yılmaz Onay’ın dediği gibi, on sayfa konuşmam gerekecek. Bir cümle söyleyeyim, gerisini merak eden, kendisi başlasın Hegel’den. Ama Marx, Grundrisse’de, Kapital’in kitap olarak yazılamamış taslağında özetle şöyle demişti: Ya teknolojiye boyun eğerek serfleşiriz ya da teknolojiyi komünizmin ilkeleriyle biçimleyip kullanırız. Günümüz yazarının bu olgudan haberi yok, şairin hiç yok. Olan da hiç tınmıyor. MetaVerce hurafelerinde ödüllü Pamuk Prenses ya da Kurbağa Prens olarak görünmek üzere boynunu şimdi de Yapay Zekâ (YZ) giyotinine uzatıyor.

Bu arada bir şey söyleyeyim mi, pek çok örnek var da, bir tanesinin, Karadeniz türkülerinden birinin şu dizesinde, Hegel’in “istemeyi istemek” meramı ne kadar yalın dile gelmiş ve ben bunu tastamam 2000’de kitabın kenarına not almışım: “İste beni babamdan”.

Biliyorum, çok uzadı. Ama bunca söz arasında, günümüzün oligarşiye karşı en dirençli filozofu Agamben’in şu sözünü anmadan geçeceksek, benim söylediklerimden herhangi bir paragrafı silelim, Kovit19 sürecinde insanlığa yapılan işkenceye kafa tutuşun hesabını Anayasa Mahkemesi’nde veren günümüz Sokrates’inin cümlesini kullanalım lütfen:

“Yapay Zekâ, yapay olduğu için değil; öznenin dışında düşündüğü için tehlikelidir. Asıl risk makine değil, insanın düşünmekten vazgeçmesidir.” (Giorgio Agamben)

Ne ki, Agamben de şu gerçeği atlıyor: Makineler bizi, insanın onları biçimlediğinden çok daha köklü düzeyde belirliyor. Bize önce kendi yapısal özelliklerine göre düşünsel ve işlevsel alışkanlıklar kazandırıyor, hemen ardından bir sonraki yeniliğe yönlendiriyor, der demez onun koşullarıyla bizi çevreleyip yeni alışkanlıklar dayatıyor. YZ’de bu beceri, tüm makinelerden çok daha yüksek düzeyde ve ortalama insanın yetilerinin çok üstünde –ve insanı her aşamada daha uzlaşmasız biçimde denetimine alıp belirliyor, bir başka yeniliğe yönlendiriyor.

TÜRKİYE’DE ÇÖKÜŞÜ SONA ERDİRME

Böyle bir şansımız var mı? Başka şansımız zaten yok: Çöken postmodernizmdir. Gerçekçi yazar, gelenekle yeniden buluşmak zorunda... Yenilerde Yalçın Armağan’ın sunuşuyla yayımlanan Poetik Çıkmaz, postmodernizmle cücüğü tüketilen günümüz edebiyat ve şiirine kabuk oluşturmak üzere, geç kalmış bir ölünün bakış açısını üstleniyor. Orhan Kâhyaoğlu, Modern Türkçe Şiir Antolojisi’nde, tutarsızlıklarla yüklü kof irdelemeler curcunasında kurcaladığı modern şiirimizi isimde bir çarpıtmaya geçerlik kazandırma adına feda etmişti. Nitekim İsmet Özel ve nice büyük şair bu ucubenin dışında kaldı. Bu kez, kendi tanıtım cümleleriyle söyleyelim, “başlangıç ve bitiş yılları bile darbeleri işaretleyen tarihsel bir kesitte yaşanan siyasal ve toplumsal gerilimler, poetik sorunların devamlı ikinci plana itilmesine yol açmış, tam da bu nedenle dönemin şiirine ilişkin sonraki araştırmalar hayli sınırlı kalmış varsayımıyla, düpedüz postmodernizm ve küresel oligarşi adına kendisi araştırmaya girişiyor:

“O yıllarda belirgin bir şiir, akım veya hareket oluşmadığı için burada özellikle yeni kuşak şairlerin eğilimlerini, yönelimlerini odağa almaya çalıştım. Bu eğilimlerin ağırlık noktası, kökleri 1930’lara kadar uzanan toplumcu-gerçekçi şiir oldu.”

Sözümona gelenek arayışıyla bütün bir tarihsel birikimi tüketmek postmodernizme tam yakışıyor ama komünistlerin tarihsel köklere dönerek oradan üretken bir atılım yaratma deneyiminin eleştiriyle değil, askerî darbelerle yani zor kullanarak kesintiye uğratılması es geçiliyor. Türkçede bir söz var: Zor, oyunu bozar. Nitekim İkinci Yeni Şiiri de kof anlamsızlık eğilimlerinin zehirli tozlaşmalarından kurtulup yeni toplumsal ve düşünsel temalara yönelme fırsatı yakalayarak daha etkili bir şiire yükselmeyi 27 Mayıs Devrimi’yle gerçekleştirir. Gerçek şu ki, 1960-80 arası bilimsel, düşünsel, sanatsal arayışlar Avrupa’da ve tüm dünyada savaş sonrası gelişimlerin itmesiyle Soğuk Savaş koşullarında ortaya çıkar.

Postmodern dalgaya karşı en sert tavır olan Yenibütün Bildirisi’ni imzalayanlar bile, Baki Asiltürk’ün dediği gibi, ne yazık ki, “etkili bir direnç noktası oluşturamadı”. Ama şu da var ki, tam da Yenibütün’ün dediği gibi, bir yüzü köle öbür yüzü tanrı olan (köletanrı olarak) para, on bin yılın değerlerini, edebiyat ve felsefe birikimini yalnız bizde değil, tüm dünyada sildi süpürdü.

Cemal Süreya’nın şiirinden esinle söylersek, İran dahil değil... İsteyen buna Çin, Rusya, İspanya ve daha nice ülkeyi katabilir. Kore’nin ardından işte Baltık ülkeleri, Macaristan ve İtalya ve İngiltere de bu tutuma yöneldi bile –Almanya hariç!

1960-80 arasında Modern Türk Şiirinin en geniş devrimci etkileşimlere girdiği asıl geleneksel süreçler Poetik Çıkmaz’la tanımlanarak kitap oylumunda suçlamalara hedef oluyor. Olur şey değil! Nâzım’ın şiiri çevresinde oluşan deltanın başta Yeni Dergi olmak üzere, Papirüs, Halkın Dostları, Militan, Sanat Emeği, Türk Dili dergilerindeki tartışmalarla evrensel düzeyde kesişerek ilerleyen bir şiir yatağının rastlantılarla oluşması bile büyük değer taşıyorken poetika ve yenilik yok demek tam postmodern hiçleştirme kafasının ürünü...

AYDININ İŞİ KRİZ ÜRETMEK

– Tekrar geri dönmeyelim, ama sen dörtlü bir söyleşi örgütlemiştin Demirtaş Ceyhun, Yalçın Küçük, Afşar Timuçin ile... O söyleşi sonrasında Yalçın Küçük ile çalışmalarınızı, o şimdi sonsuzluğa göçtükten sonra kısaca özetleyebilir misin? Ne yapmak istediniz bu söyleşiyle; Yalçın Hoca ve Demirtaş Ceyhun’la, daha sonra neler yapabildiniz?

SEYYİT NEZİR – Umberto Eco’nun çok önemsediğim bir sözü var: Aydının işi kriz üretmektir. Yalçın Küçük işte o aydındır. Gerek solun düşünsel tarihinde gerek kendi düşünsel serüveninde sık sık beklenmedik görüşler, sıçramalar, sağa ya da sola yönelik atılışlar, geri dönüşler yaratır, ama hiç yalpalamaz. Sürekli arayış içindedir. An gelir, yaşanan durum artık kısırdöngüdür; Küçük birden, hemen, şimdi bir olayı vesile olarak kullanır ve yepyeni bir duruma geçer. Emperyalist Türkiye kitabına kadar onun ne yapmak istediğini tam çözemedim. O sıralarda, Yeni Ortaçağ sözünü ilk kullanan yazar ve aydınlardan biri olarak Eco’nun aydın tanımına rastlayınca, tamam dedim, Yalçın Küçük işte bu. Demirtaş Ceyhun’a, bir toplu söyleşi yapalım, sen de katıl, dedim. Onunla hiçbir yere varılmaz, dedi. Varmak değil, düşünmek ve düşündürmek için, dedim: Afşar Timuçin’in de Düşünce Tarihi var 3 cilt. Postmodernizmin duraksadığı bir dönem... Atılım sırası bizde, dedim. Ama üçü de birbirine tekinsiz geliyor. Anan yahşi baban yahşi, üçünü de ikna ettim. Söyleşi sırasında Yalçın Küçük kendiyle yeni bir dergi çıkarma konusunda onlardan bir işaret alamadı –ne de bende istek gördü. Küçük, dijital teknolojinin insana denetim getireceği ve insanlığı teknoköle kılmak için kullanılacağı savını ve bu yöndeki sorularımı ciddiye almıyordu; Yeni Ortaçağ kavramı ise Ceyhun ve Timuçin’e içi boş görünüyordu. Bu arada şunu da söylemeliyim, tam yeri: Senin İsyan Pazarlamak yazın da tut ki çeki taşı, Küçük’ü eleştirirken ağırlığını da bire bir veriyor.

Burada, yaşamları boyunca üçünün de aydın kavramı için gerekli şu ön ilkede birleştiği anekdotuna yer vermek gerekli: Bilim, felsefe ve sanatın (BFS) siyasal kullanım için ketenpereye getirilmek istenmesi karşısında tuzağı bozma savaşımı, önüne konan tonlarca paraya rağmen gerçek yazara, düşünüre, aydınlara, “sanatın/bilimin/felsefenin ereği kendisidir” ilkesini hiçbir zaman unutturmadı.

– Türk edebiyatından devrimci bir solun, daha doğrusu sosyalizmin neredeyse tamamen temizlendiği on yılların ardından, “Ne Yapmalı?” sorusunu nasıl yanıtlıyorsun bugün? Gerçekten de, “Ne Yapmalı”?

SEYYİT NEZİR – Üstüne nice kitap yazılsa yetmeyecek bir soruyu yanıtlama çilesini bir de sen yüklüyorsun bana. En başta Face’te, etkinlikte, dergide görünme, şiirini ya da sözünü gösterme hastalığını aşmak gerekiyor. Bir ortamda mutlaka direniş ve savaş konumunda yer almak... aslolan odur. Şiirini, yapıtını kendine ait bir şey olmaktan çıkarıp herkese ait kılmayı başarmaya çalışmalıyız. Poetik Çıkmaz neyi sorguluyor, neyle suçluyor? Tam da şiirin, edebiyatın, sanatın postmodernizm öncesi doruklarını sorguluyor.

Kaldı ki her şair, her kuşak ya da hareket/akım mutlaka yepyeni bir söylem getirir, diye bir zorunluluk mu var? Her yeni söylemin olgunlaşıp birkaç şairde yetkinleşerek doruklaşması süreç işidir. Fikret, Yahya Kemal, Haşim sacayağında görkemli bir aşama gerçekleştiren Modern Türk şiiri, 1960-80 arasında Nâzım, Orhan Veli, İkinci Yeni sacayağı üzerinde evrensel uzama ulaştı. Bunu küçümseyenlerin sabuklamalarına değil; dönemi bırakalım, en azından kendi şiirlerini nereye taşıdıklarına bakalım ve abesle iştigal ederek 40 yıldır aynı sakızı çiğnemekten başka bir şey beceremediklerini görelim artık.

Dünyanın bütün dijital yazılımları bir araya gelse bile tarih bu skandalı gizleyemeyeceğine göre, unutulmasın ki, Modern Türkçe Şiir Antolojisi’ne yamanma ve Modern Türk Şiiri’ne gölge etme pahasına Türk şairi kimliğinden vazgeçenler derkenar olacak, İsmet Özel sekiz sütuna manşetle Türk şairi olarak anılacaktır.

Devrimci şaire “çıkmaz”ı yakıştıranlar, Yapay Zekâ ve İŞA (İnsansız Şiir Aracı) çıkmazı karşısında günümüz şairine körün değneğinden öte ne çıkış gösterebilir ki?

SORULAR: OSMAN ÇUTSAY


Haber Kaynağı : 12punto

Wodo Network