Tam da bugün…
14 Ekim sabahı, saat 05.30 suları…
Polis, Halk TV’nin kapısına dayandı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın rüşvet ve ihaleye fesat iddiaları kapsamında yürüttüğü soruşturma gerekçe gösterilerek kanala kayyım atanmıştı.
Binada arama başlatıldı.
Mali Şube ve Kaçakçılık, Organize Suçlarla Mücadele ekipleri de operasyona katıldı. Kanalın bulunduğu yol trafiğe kapatıldı, çevrede yüzlerce polis önlem aldı.
Çalışanların binaya girmesi engellendi.
Arama sürerken kanal personeli içeri alınmadı.
Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş’ın kayyım heyetiyle yayın akışının sürdürülmesi için yaptığı görüşme sonuçsuz kalınca Saat 06.30 sıralarında canlı yayın durdu.
Halk TV susturulmuştu.
Yurdum insanının haber alma özgürlüğü açıkça ihlal ediliyordu.
Sonra…
Yargı sürecinde neler yaşandığını elbette hep birlikte göreceğiz. Ancak meselenin yalnızca adli soruşturmadan ibaret olmadığını biliyoruz.
Anayasa’nın 28’inci maddesi basın özgürlüğünü güvence altına alıyor.
“Basın hürdür, sansür edilemez”
Hadi canım sen de!
İktidarın menfaatine dokunduğunda kimse televizyonların, gazetelerin, sosyal medya hesaplarının gözünün yaşına bakmıyor.
Kendisini eleştirenleri susturmakla yetinmiyor; eleştiri ihtimali taşıyan her sesi baskı altına alıyorlar.
Çünkü tedirginler!
Memleket öyle bir ruh hali içinde ki Özgür Özel’in bütün “sönümlendirme” gayretine rağmen toplumda çığ gibi biriken öfkenin önüne geçemeyeceklerinden korkuyorlar; bunun daha da büyüyerek kendileri için tehdide dönüşmesini şimdiden engellemek istiyorlar.
Peki, böylesine sert bir tutumla sonuç alabilirler mi?
Bilmiyoruz.
Ancak muhalif medyanın, muhalif seslerin ve kendilerini eleştirme potansiyeli taşıyan herkesin susturulması için gözlerini kararttıkları ortada.
Gelelim asıl meseleye…
Halk TV’ye müdahalenin zamanlaması son derece manidar!
Çünkü 14 Ekim, siyasetin ve ekonominin birbirinden kritik üç başlığının tartışıldığı gündü.
İlki, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun İBB davasında savunmasına başlamasıydı.
Kaç aydır bugünü bekliyordu.
İktidarın, İmamoğlu’nun mahkeme kürsüsünden söylediklerinden rahatsızlık duyduğunu tahmin etmek güç değil.
Çünkü İmamoğlu’nun sözlerinin yurdum insanında karşılığı var.
Davanın hukuki boyutunun ötesinde tartışılması iktidarın hiç işine gelmiyor. İçeriden kahraman olarak çıkma ihtimali- eğer ki çıkabilirse- iktidar için adeta kâbus senaryosu!
O yüzden sesini ne kadar kısabilirsek, o kadar menfaatimize diye düşündüklerini tahmin edebiliriz.
İkinci başlık, yüz binlerce insanı ilgilendiren fon skandalıydı.
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, 455 bin 758 yatırımcıyla ilişkilendirilen yedi portföy şirketine ait 131 fonun tasfiyesine yönelik yasa teklifi görüşülüyordu.
İnsanların birikimlerini kaybettiği, kamusal denetimin sorgulandığı bir olay Meclis gündemindeydi.
Cevaplanması gereken sorular ortadaydı.
İktidar, bu tartışmanın büyümesinden son derece rahatsız. Fon skandalının mümkün olduğunca gündemden düşmesi, kendileri açısından Şam’da kayısı.
Üçüncü başlık ise Mekke Savunma İttifakı’ydı.
Evvelsi gün, bir gazeteci Trump'a, “Türkiye'yi Yemen'e karşılık vermeye davet edecek misiniz?” diye sordu.
Trump şu yanıtı verdi:
“Yapabilirim. O harika biri. Bildiğiniz gibi, benim çok yakın bir dostum, bunu yapabilirim. Türkiye Cumhurbaşkanı’na büyük saygım var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, benim isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum”
Yani, Trump bu cevabıyla Husiler’e karşı savaşmak üzere Suudi Arabistan’a Türk askerinin gönderilmesi kararının Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasında olduğunu bir güzel açık etti.
İktidarın, Trump’ın sözlerini memnuniyetle karşılamadığını tahmin edebiliriz.
Hem, Tayyip Erdoğan’ın Trump’ın bir dediğini iki etmediği izlenimi yaratıyor hem de muhalefetin eline tepe tepe kullanacağı bir koz veriyordu.
Çünkü ortada ne bir anlaşma ne bir mutabakat muhtırası ne de bir iş birliği protokolü vardı. Mekke Anlaşması dedikleri aslında basit bir niyet beyanıydı.
Bunun üzerinden Meclis kararı olmadan Suudi Arabistan’a asker göndermesi Tayyip Erdoğan’ı son derece sıkıntılı bir vaziyetin tam orta yerinde bırakabilirdi.
Elbette, muhalif yayın organlarında ve sosyal medya hesaplarında “Trump istedi, Tayyip Erdoğan Türk askerini gönderdi” başlıkları, seçim sathı mailinde iktidarın işine pek yaramayacak.
Bunu tahmin etmek hiç zor değil.
Peki, bu kritik soruyu yönelten ve tabini caiz ise Trump’ın ağzına lafı veren gazeteci kimdi?
Serra Karaçam
Halk TV’nin Washington Temsilcisi!
Bir gün sonrasında Halk TV’ye el koydular.
Bir şekilde Serra Karaçam’ın önümüzdeki günlerde Trump’a benzer sorular sormasının ve bunların cevaplarının Halk TV izleyicisine ulaşmasının önüne geçmiş oldular.
Halk TV yayınına devam etseydi Serra Karaçam Trump’a benzer sorular yöneltebilir, alacağı cevapları Türkiye’deki izleyiciye ulaştırabilirdi. Bu sorular, Türk askerinin Suudi Arabistan’a gönderilmesi ve muhtemel görevi hakkındaki tartışmayı iktidar aleyhine daha da büyütebilirdi.
Şimdi kanalın yayın yapma şartları değişti.
Serra Karaçam’ın Beyaz Saray akreditasyonunun iptal edilip edilmeyeceğini bile bilmiyoruz.
Hasılı kelam, Trump’ın ağzından çıkan sözler ortada.
Biz sormaya devam edelim.
Peki, Trump bu güveni nereden alıyor?
Erdoğan’a hangi talebi iletmeyi düşünüyor?
Türk askerinin Suudi Arabistan’a gönderilmesi ve Husiler’e karşı bir çatışmanın parçası haline gelmesi ihtimali hangi zeminde tartışılıyor?
Bunlar, iktidarın kamuoyuna açıkça cevaplaması gereken sorular.
Tam da bu soruların sorulduğu Washington hattının Türkiye’deki yayın adresi Halk TV, ertesi sabah kayyım müdahalesiyle karşı karşıya kaldı.
Trump’ın Tayyip Erdoğan’dan beklentisini açıkladığı günün hemen ardından, bu sözleri Türkiye’ye taşıyan kanalın susturulması…
Tesadüf olabilir.
Ama bu tesadüfün siyasi sonuçlarını sorgulamak da gazeteciliğin ta kendisidir, diyerek yazımıza noktayı koyalım.