Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,5485
Dolar
Arrow
43,6622
İngiliz Sterlini
Arrow
59,7734
Altın
Arrow
7069,5630
BIST
Arrow
10.729

ABD’nin Ortadoğu politikası ve İran’a yönelik saldırganlığı

ABD, İran’ı tehdit etmeyi sürdürüyor. İran’ı korkutmak için bölgeye savaş gemileri ve ek askeri güç yolluyor. İran’ı ekonomik yaptırımlar ve ülke içindeki hükümet karşıtı eylemlere verdiği destekle de zayıflatmayı amaçlıyor. Fakat İran’ın, ne kadar zayıf düşerse düşsün, yine de Irak’la, Suriye’yle kıyaslanmayacak kadar güçlü bir devlet geleneği, köklü bir ulusal hafızası, deneyimli bir ordusu, askeri teknolojisi olduğunu unutmamak gerekiyor. 

ABD’nin, saldırgan tutumunun önemli nedenleri var elbette. Son yıllarda dünyada ve Ortadoğu’da nüfuzu azalıyor, hegemonya kabiliyeti aşınıyor, ekolojik hakimiyeti zayıflıyor.  Bunu ABD’nin kendisi de, 2025 yılı sonundaki savunma strateji belgesinde itiraf etti zaten. Artık dünyanın her tarafına yetişecek gücü yok. Aynı anda iki ülkede işgalci güç bulunduran kapasitesi söz konusu değil. Oysa yüzyılın başında, aynı anda iki ülkede işgal kuvveti bulunduruyordu. 2001’de Afganistan’ı, 2003’te Irak’ı işgal etmişti. Üç ülkede renkli devrimler yoluyla iktidarları değiştirebiliyordu; 2003’te Gürcistan, 2004’te Ukrayna, 2005’te Kırgızistan’da olduğu gibi. 

Artık bu gücü yok ABD’nin. Öfkesinin ve sert gücü öne çıkarmasının nedenlerinden biri de bu. Çin’in yükselişini, Rusya’nın hızla toparlanıp, etkisini artırmasını engelleyemedi ABD. Bu iki ülkenin Ortadoğu’da artan nüfuzu yanında, İran’la ilişkilerinin güçlenmesini de önleyemedi ABD. Irak ve Suriye’de yaptıklarını, İran’da yapamadı ABD. Yapması da çok zor. 

ABD; uzunca zamandır, önceliğini Çin’i çevrelemeye veriyor. Siyasi, askeri, diplomatik yığınağını buna göre yapıyor. O nedenle, Ortadoğu’da sorunlara bizzat, doğrudan müdahale etmek yerine, bölgesel müttefiklerini daha çok öne çıkarıyor. Müttefiklerinin daha fazla inisiyatif almasını istiyor. Vekâlet savaşlarını tercih ediyor. Terör örgütlerini, devlet dışı aktörleri daha fazla devreye sokuyor. Toplum mühendisliğine, algı yönetimine, psikolojik harbe, hibrid savaş, asimetrik savaş yöntemlerine daha fazla başvuruyor. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, İran’da, Yemen’de, Sudan’da yaptıkları bunu kanıtlıyor. 

ABD’nin; Irak’ı işgal etmesinden en çok yararlanan bölgesel aktör İran olmuştu. Suriye üzerindeki İran etkisi zaten çok eskilere dayanıyordu. Ayrıca İran; İsrail karşıtı tutumuyla ve Suudi Arabistan’la yaşadığı gerilimle de öne çıkıyordu. Sonuçta Ortadoğu’da yıllarca etkisini artırdı İran, birkaç yıl öncesine kadar.  

ABD'NİN ORTADOĞU'DAKİ ÖNCELİKLERİ

ABD; emperyalist bir devlettir. Bu nedenle de Ortadoğu’ya ilişkin öncelikleri çoktur, çeşitlidir. Bu önceliklerin jeopolitik, stratejik, ekonomik boyutları vardır. Bölgenin zengin enerji kaynaklarıyla, enerji güzergâhlarıyla ilgili yönleri bulunmaktadır.  

ABD açısından bir sıralama yapmak gerekirse, ilk sırada her zaman İsrail’in güvenliği bulunur. Sonraki maddeler ise enerji kaynaklarının ve güzergâhlarının denetimi, İran’ın kuşatılması, etkinliğinin azaltılması, rejiminin değiştirilmesi, Kürt devletinin kurulması, Çin’in artan nüfuzunun geriletilmesi, Rusya’nın artan ağırlığının durdurulması, Suudi Arabistan ve öncülük ettiği Arap ülkelerinin desteklenmesi şeklinde sıralanabilir. 

ABD’nin, Ortadoğu enerji kaynaklarına dönük ilgisi, 100 yıldan daha eskidir. Örneğin, 31 Mayıs 1919’da, ABD Dışişleri Bakanlığı, dünyadaki tüm diplomatik temsilciliklerine şu yazıyı yollamıştır: “Petrol bulunan, bulunabilme ihtimali olan her yerde, oralardaki petrol kaynakları üzerindeki denetim durumunu, gelişme umutlarını ve oralardaki petrol üretimine ABD’nin karışabilme olanaklarını bildirin”. Yani ABD daha o zamandan Ortadoğu’ya, Mezopotamya’ya, tasfiye edilmekte olan Osmanlı Devleti’nin topraklarına gözünü dikmiştir. 3 Mayıs 1920’de Standart Oil of New Jersey petrol şirketinden Bedford, San Remo’daki Fransız delegelerinden, 27 Nisan’da Fransa ile İngiltere arasında adı geçen topraklardaki petrolü paylaşmak için yapılmış bir anlaşma metnini ele geçirmiştir. Belgeyi de ABD elçiliği kanalıyla Washington’a iletmiştir. Washington çok sinirlenmiştir. Çünkü Mezopotamya petrollerinin İngilizler tarafından denetimini kabul konusunda gösterdiği uysallık karşılığında Fransa, petrolün dörtte birini alacaktır. Petrol özel şirketlerce işletilirse bu pay yüzde 25 olacaktır. Bu bölgede özel şirketlerce işletilecek petrol, devamlı İngiliz denetimi altında olacaktır. Artık Ortadoğu’da ABD’nin haklarının vakit geçirilmeden korunmasına girişilmesi zorunluluğu belirmiştir. (Lawrence Evans, Türkiye’nin Paylaşılması 1914 – 1924, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1972).

ABD’nin dünya ve Ortadoğu politikaları incelenirken, bu ülkenin emperyalist karakteri daima dikkate alınmalıdır. Emperyalist bir devlet olarak, yeni piyasalara ulaşmak ve enerji kaynaklarına, kıymetli madenlere el koymak ister. Öncelikleri, tehdit tanımları, hedefleri, ittifakları buna göre şekillenir. ABD’nin dünyada belirgin biçimde ağırlığını artırdığı 2. Dünya Savaşı sonrasın dönem düşünülürse, şu görülür: İki kutuplu düzen, Soğuk Savaş yılları başlamıştır. Sömürgelerin çoğu, bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Bağımsızlıklarını kazanan bu ülkeler arasında, 15. yüzyıldan beri Avrupalıların sömürdüğü ülkeler olduğu gibi, 19. yüzyılda emperyalizmin güdümüne girmiş olanlar da vardır. Bu ülkeler kapitalist olacak kadar sanayileşmiş değillerdir, sosyalist modeli benimseyecek ölçekte emekçileri, sınıf bilinçleri de yoktur. Bu ülkelerin büyük bölümü de Ortadoğu ve Afrika’dadır. 

ABD; Soğuk Savaş yıllarında SSCB’yi ve komünizmi tehdit olarak görmüştür. Üçüncü dünyada, Bağlantısızlar Hareketi’ne katılan ülkelerde, antiemperyalist sol akımların, antiemperyalist milliyetçi hareketlerin gelişmesini engellemek istemiştir. Ortadoğu’da, Arap ülkelerinde milliyetçi, antiemperyalist, bağımsızlıkçı, solcu karakteriyle öne çıkan Arap sosyalizmini, ABD bir tehdit olarak görmüştür. Arap ülkelerindeki bu hareketler, Türkiye’deki İttihat ve Terakki geleneğinden, Mustafa Kemal Atatürk’ten ve Kemalist Devrim’den etkilenmişlerdir. 1950’lerde öncülüğünü Mısır’da Cemal Abdül Nasır’ın yaptığı (adı, İttihat ve Terakki liderlerinden Cemal Paşa’dan gelir) hareket, Suriye ve Irak’ta benzer iddialarla öne çıkan Baas hareketi (Baas “diriliş” demektir. Suriye ile Irak’taki Baas hareketleri arasında fark vardır), o yıllarda, ABD’yi tedirgin etmiştir.

Arap ülkelerindeki bu hareketlerin SSCB’yle yakın ilişkiler kurması da, ABD’yi endişelendirmiştir. ABD de, bu hareketlere karşı, bu ülkelerde İslamcı hareketleri desteklemiştir. SSCB’yi, Müslüman ülkelerdeki İslamcı rejimlerle kuşatmayı amaçlayan Yeşil Kuşak Projesi, o dönemde devreye sokulmuştur. ABD Başkanı Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski tarafından 1977’de gündeme getirilen projeyle Türkiye, Pakistan ve Afganistan’da İslamcı akımlar desteklenmiştir. Suudi Arabistan – ABD ilişkileri daha da gelişmiş, Mısır’da Müslüman Kardeşler (İhvan) ABD tarafından büyük destek görmüştür. 

ABD- İRAN GERİLİMİNİN BOYUTLARI

1979’da İran İslam Devrimi sonucu Tahran’da ABD yanlısı İran Şahı’nın devrilip, yerine Humeyni’nin iktidar olmasıyla, ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi’ne verdiği önem daha da artmıştır. Yeşil Kuşak Projesi kapsamında 4 ülkenin (Türkiye, İran,  Afganistan, Pakistan) ABD’yle tam uyum içinde olmasını isteyen ABD 1979’da İran’da İslam Devrimi gerçekleşince, İran’daki nüfuzunu kaybetmiştir. Hemen sonra, İran’a karşı Irak’ı kışkırtmıştır. 1980 – 1988 arasında yaşanan İran – Irak Savaşı’nda, Suriye hariç Arap dünyası ve batı Irak’ı desteklemiştir. İran ve Irak’ın toplam can kaybı 1 milyonu geçmiştir. İki ülkenin de ekonomileri, sanayileri büyük darbe yemiştir. Batılı silah şirketleri, savaş boyunca hem bu iki ülkeye hem de Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Kuveyt, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn gibi ABD’yle yakın ilişkisi bulunan ülkelere bol miktarda silah satmıştır.     

İran bölgenin önemli ülkelerindendir. İran’ı çevrelemek, rejimini değiştirmek, ABD’nin öncelikleri arasındadır. Bu amaçla yıllardır ekonomik yaptırımlar uygulamaktadır. İran’ı siyasi ve diplomatik olarak dışlamaktadır. Askeri olarak tehdit etmekte, sıkıştırmaktadır. İran’ın nükleer faaliyetlerini engellemeye çalışmaktadır. ABD; dört bölge ülkesinin (Irak, Suriye, İran, Türkiye) bölünmesiyle kurulacak bir Kürt devletinin önündeki en büyük engellerden biri olarak İran’ı görmektedir. ABD’nin iki stratejik ortağından biri olan İsrail de (diğer stratejik ortağı İngiltere’dir) İran’la sürekli gerilim halindedir, iki ülke 2025 yılında, 12 gün boyunca birbirlerine hava saldırıları düzenlemiştir. İki devlet, birbirlerini beka sorunu olarak görmektedir. İsrail; İran tarafından desteklenen Filistin’de Hamas ve Lübnan’da Hizbullah’a da son yıllarda ağır darbeler indirmiştir. Suriye’deki rejim değişimi, ABD’nin ve İsrail’in Şam üzerinde artan etkisi de, İran açısından büyük bir yenilgidir. 

ABD; İran’ın petrol ihracatını da engellemeye çalışmaktadır. İran’la ticaret yapan ülkelere, yaptırım uygulamakta veya yaptırım uygulamakla tehdit etmektedir. İran’daki Devrim Muhafızları’nı da terör örgütü listesine almıştır. Avrupa Birliği’ne de baskı yaparak, bu yönde karar almasını sağlamıştır. ABD; Mısır ve Suudi Arabistan’a da, İran’la ilişkilerini mesafeli tutmaları için baskı yapmaktadır. Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği Körfez ülkelerini de, İran’a karşı tavır almaya zorlamaktadır. 

İRAN'A YÖNELİK ABD YAPTIRIMLARI, HEDEFİNE ULAŞIR MI?

İran; uzun yıllar yatırım yaptığı, büyük destek verdiği Suriye’de Esad’ın devrilmesi, Filistin’de Hamas ve Lübnan’da Hizbullah’a İsrail’in ardı ardına darbeler indirmesiyle, büyük nüfuz kaybetmiştir. İran destekli Şii Hilali, Direniş Ekseni, İran’ın, sınırları ötesindeki vekil güçleri, ağır kayıplar vermişlerdir. Mevcut durumda sadece Yemen’deki İran destekli Husiler, mücadelelerini sürdürmektedirler. 

ABD’nin, 1979 İran İslam Devrimi’nden bu yana İran’a uyguladığı yaptırımlar, ekonomik ambargo, halkı rejime karşı isyana teşvik etme çabaları, PKK terör örgütünün İran uzantısı olan PJAK’ı daha etkin kılma girişimleri, şimdiye dek umduğu sonucu vermemiştir. İran’ı çevrelemeye çalışan ABD, bir yandan da vekâlet savaşları yoluyla İran’ı güçsüz düşürmek istemiştir. İran; ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri sonrasında, bölgedeki nüfuzunu artırmıştır.   

ABD’nin ekonomik yaptırımları etkili olmuştur. İran’ın teknolojik olarak gelişmesini engellemiştir. Petrol ve doğalgaz ihracatını aşağı çekmiştir. Ancak şimdiye dek İran’a diz çöktürmeyi başaramamıştır. Ülkedeki yoksulluk, işsizlik, hayat pahalılığı, yolsuzluklar ve baskılar, rejime yönelik öfkeyi artırmıştır. Fakat İran halkının bir dış müdahale söz konusu olduğunda, rejime yönelik tepkisini, aralarındaki fikir ayrılıklarını bir kenara bıraktığı, ülkesini dış tehditlere karşı savunduğu görülmüştür. Bunların yanında nükleer caydırıcılığa sahip olmak, ülkedeki farklı siyasi görüşlerin ortaklaştığı, üzerinde uzlaştığı bir hedeftir.  

Sonuç olarak İran; güçlü devlet geleneğine, köklü tarihsel birikime sahip bir ülkedir. Fars milliyetçiliğini de, İslam Devrimi’ni de, Şiiliği de, ABD karşıtlığını da, antiemperyalist söylemi de, Siyonizm ve İsrail düşmanlığını da, dış politikasında yerinde, zamanında, dozunda, muhatabına göre kullanmaktadır. İran’ın, son yıllarda ağır darbeler alsa bile, bölgesel aktör olarak ulaştığı nüfuz, ittifak ilişkileri, askeri gücü, devlet yapısı ve millet kültürü önemlidir. Rejim karşıtı muhalefete, iç cephedeki önemli sorunlara karşın, İran’ın ABD’ye direneceğini, en kötü durumda bile, İran’ın Suriye’yle, Irak’la kıyaslanmayacak kadar güçlü olduğunu unutmamak gerekir.