Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Türkiye - Avrupa Birliği ilişkilerindeki yapısal sorunlar neler?

Son dönemde Avrupa Birliği (AB) yöneticilerinin, son olarak da AB Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen’in Türkiye’ye ilişkin sözleri, ülkemizde hayli tepki çekti. Tepki gösterenler, Türkiye’nin öneminden, AB’nin Türkiye’ye olan gereksiniminden, Türkiye’nin AB olmadan da yoluna devam edeceğinden bahsettiler. Peki, Türkiye, bu sözler karşısında gereğini yapıyor mu, yaptı mı, yapacak mı? Hayır. AB de en çok buna güveniyor zaten. Şimdiye dek Türkiye’yle ilgili çok daha ağır sözler edilmesine karşın, Türkiye’nin açıklama yapmak dışında, hiçbir adım atmaması, eylemli tepki vermemesi, AB yöneticilerini daha da cüretkâr ve hatta küstah kılıyor mu? Evet. 

Öyleyse Türkiye – AB ilişkilerindeki yapısal sorunları tartışmakta yarar var. 

Çünkü Türkiye – AB ilişkileri, salt Türkiye – AB ilişkileri değildir. Çok daha fazlasıdır. Çünkü AB; Türkiye içindeki güç odaklarının kendi aralarındaki çelişkilerde taraftır. Bu nedenle Türkiye – AB ilişkileri üzerinden Avrupa’nın desteğini almak isteyenlerle (büyük sermaye çevreleri, numaracı cumhuriyetçiler, ayrılıkçı Kürtçüler, din tacirleri) buna karşı çıkanların mücadelesi, Türkiye – AB ilişkilerinin bir parçasıdır. Kısacası AB; Türkiye’nin iç siyasetinde taraftır. Siyasal İslamcılardan, etnik ayrılıkçılardan, liberallerden, numaracı cumhuriyetçilerden, mezhepçilerden yana taraftır. Bunlar da AB desteğini alarak Türkiye’deki ulusalcıları, Atatürkçüleri, yurtseverleri, cumhuriyetçileri, ayakları Anadolu topraklarına basan solcuları, devrimcileri alt etmeye çalışmışlardır, çalışmaktadırlar. Ergenekon, balyoz, Oda TV davalarında bunu görmüştür Türkiye. AB; FETÖ terör örgütüne, aynen PKK terör örgütüne sahip çıktığı gibi sahip çıkarken, o dönemde Silivri’de tutsak olan komutanlar, gazeteciler, yazarlar, bilim insanları için en küçük bir açıklama bile yapmamıştır. Tam tersine o hukuksuzluğu desteklemiştir. Bugün de PKK terör örgütü ve FETÖ terör örgütü mensuplarının en büyük sığınağı ve destekçisi AB’dir. 

AB, TÜRKİYE’DE KİMLERİ DESTEKLİYOR?

Avrupa Birliği; bazen uyum yasaları diyerek, bazen BM ikiz sözleşmeleri diyerek, bazen Kürt sorunu diyerek, bazen Lozan’da olmayan azınlıklar diyerek, bazen Alevi yurttaşlarımızı İslam dışı ve azınlık olarak göstermeye çalışarak, bazen ekümenik patrikhane diyerek, bazen sözde soykırım iddiaları diyerek, bazen Kıbrıs diyerek, bazen Ege adaları diyerek, bazen Annan Planı diyerek, bazen demokrasi ve özgürlükler diyerek, hem Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır hem de Türkiye’nin taraf olduğu ikili ve çok taraflı anlaşmazlıklarda, hep karşı tarafın arkasında durmaktadır.

Türkiye’deki etnik ayrılıkçılar, mezhepçiler, din tacirleri, numaracı cumhuriyetçiler, liberaller, liberal solcular (ne demekse) kendileri açısından AB’yi etkili şekilde kullanırken, AB de onları en verimli kullanmıştır. Bu sayede Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği, siyasal birliği aleyhine onlarca, yüzlerce talepte bulunmuştur. KKTC’de, kurucu cumhurbaşkanı, milli kahraman Rauf Denktaş karşıtı her türlü faaliyetin içinde olmuştur AB. Türkiye’yi, adadan tasfiye etmek istemiştir. Karen Fogg gibi, Günter Verheugen gibi AB yetkilileri, Atatürk ve Atatürkçülük aleyhindeki sözleriyle, Türk milleti, Türk devleti, Türk tarihi aleyhindeki açıklamalarıyla büyük tepki çekmişlerdir. Alevi inancına mensup yurttaşları, ısrarla azınlık olarak tanımlamışlardır, aynen Kürt kökenli yurttaşları azınlık olarak tanımladıkları gibi. PKK terör örgütüne açıktan destek olmuşlardır. 

Türkiye’de bazı büyük sermaye çevreleri de AB’yi kullanmıştır, içeride ellerini daha da güçlendirmek adına. AB’nin hoşuna gidecek demeçler vermişler, seveceği türden raporlar yazdırmışlardır. Burada amaç, ülkemizi korumasız şekilde batı kapitalizminin hizmetine tamamen açmaktır. Bu sermaye çevreleri yanında, kimi sendikalar da, devrimci olanları dahil, solda geçinen ve soldan geçinenleri dahil, AB’den fon almışlardır. “Emeğin Avrupa’sını kuruyoruz” gibisinden zevzekçe laflar etmişlerdir. 

Tüm bu çevreler açısından, AB bir şemsiye görevi görmüştür. Irak’ın kuzeyinin Irak’tan koparılması ve bir kukla Kürt devletinin kurulmasında da ABD ve yancısı olan AB’nin şemsiyesi altında, büyük sermayeyle birlikte din tacirleri, etnikçiler, PKK terör örgütü, numaracı cumhuriyetçiler, neo liberaller birlikte hareket etmişlerdir. Kısacası, içerideki güç odakları, gerçekleşmesi mümkün olmayan AB üyeliğini, Türkiye’ye karşı bir kaldıraç gibi kullanmışlardır. 

BATI, DEMOKRASİYİ KİMİN İÇİN İSTER?

Şunu görmek gerekir: Emperyalist batı, kendisi için istediğini, dünyanın kalanı için istemez. Kendisi demokrasiden bahseder, ama kendisi için yapar bunu. Dünyanın geri kalan kısmında, antidemokratik yönetimleri destekler, kendi çıkarları için. Kendine demokrattır batı, dışarıda ise sömürgecidir, işgalcidir, yağmacıdır, ırkçıdır, otoriter rejimlerin en büyük destekçisidir, emperyalisttir. Tarihte bunun sayısız örneği vardır. 

Türkiye; feodalizm eliyle, federalizme doğru dönüştürülürken, Batı bunu demokrasi, özgürlük, insan hakları, sivil toplum adına desteklemiştir, desteklemektedir. ABD ve AB destekçileri, her seferinde “AB böyle istiyor, başka seçenek yok” demişlerdir Türk Milletine. Gerçekte ise AB; Lozan’a karşıdır, Sevr’i arzulamaktadır.

Dahası var. 

Dış politikada ilişki karşılıklı olur. Karşılıklı çıkara dayanır. İlişkide denge aranır. Türkiye – AB ilişkilerinde bu yoktur. AB hep alan taraf, Türkiye hep veren taraftır. 

ABD ve AB; Türkiye’de her zaman kendilerine ortak bulmuşlardır. ANAP, DYP, SHP, CHP, AKP fark etmez onlar için. Kemal Derviş, Ali Babacan, Mehmet Şimşek de fark etmez. Merkez sağ, sosyal demokrat, milliyetçi, muhafazakâr da fark etmez. Çünkü Brüksel, Ankara’dan ne alacağına, ne kadar alacağına bakar. Alacaklarını alır, ödün verenin siyasal geçmişine, ideolojisine, ekonomi politik tercihlerine bakmaz. O nedenle, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyen ANAP liderinden bir saniyede vazgeçip, “AB yolunda herkesten bir adım önde olacağız” diyen, KKTC’de Annan Planını destekleyen, Rauf Denktaş için “Gitsin kendi meclisinde konuşsun, çözümün önünü tıkamasın” diyerek, milli kahramanı kamuoyu önünde azarlayan AKP liderliğiyle yol yürümüştür.

AB, GÜMRÜK BİRLİĞİ’YLE İSTEDİĞİNİ ALIYOR

AB; 6 Mart 1995’te imzalanan ve 1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği sayesinde, Türkiye’yi tam üye yapmadan, Türkiye’den alacağını fazlasıyla almaktadır. AB üyesi olmadan Gümrük Birliği’ne katılan ilk ve tek ülke olan Türkiye’nin iç pazarı, gümrük rejimi, dış ticaret rejimi üzerinde nüfuzunu kurmuştur. Ülkemizin dünyayla iktisadi ilişkileri üzerinde, istediği ölçüde vesayet elde etmiştir.   

AB; Türkiye’ye karşı hep ikiyüzlü davranmıştır. Çifte standart gütmüştür. Normal şartlarda AB; aday üyelere öncelikle üyelik kararını bildirir, o ülkeleri üye yapacağını söyler. Sonra da müzakerelere başlar. Müzakerelerin ne kadar süreceği, üyeliğin ne zaman başlayacağı, aşağı yukarı bellidir. Yaklaşık olarak üyelik tarihi de verilir zaten.  Türkiye söz konusu olduğunda bunların hiçbiri söz konusu olmamıştır. AB Türkiye’ye üyelik güvencesi vermemiştir. Müzakerelerin ucu açıktır. Müzakereler üyeliği garanti etmez demiştir. Türkiye tam üye olsa bile, Türk yurttaşlarının serbest dolaşımdan faydalanamayabileceğini belirtmiştir. Türkiye tam üye yapılmasa bile, AB kurumlarına sıkı sıkıya bağlanması gerektiğini vurgulamıştır. Türkiye’nin üyeliğine hükümetler evet dese bile, dileyen ülkenin bunu halkoyuna sunabileceğini ifade etmiştir. Türkiye’nin tam üyeliğinin, AB’nin hazmetme kapasitesine bağlı olduğunun altını çizmiştir. 

Rahmet ve özlemle andığım değerli hocam ve dostum, ülkemizde AB’yi en iyi bilen, Türkiye – AB ilişkileri üzerine en çok kafa yoran bilim insanlarından olan Prof. Dr. Erol Manisalı, o nedenle, bu ilişkileri anlattığı onlarca kitabından birine, “Bekleme Odasında İğfal” (Derin Yayınları, İstanbul, 2007) adını vermişti. Bu ilişkinin iki eşit taraf arasındaki ilişki değil, kuma ilişkisi, metres ilişkisi gibi bir ilişki olduğunu vurgulamıştı. 

Türkiye, AB’nin geleceğini tartışırken, şu gerçeği unutmamalıdır: AB’nin Türkiye’yi üye yapması, Türkiye’nin AB’nin istediklerini yerine getirmesinden çok, AB’nin küresel ölçekte kendisini nerede gördüğüyle ilgilidir. Eğer AB; küresel bir güç olmak istiyor ve bunun maliyetine katlanmayı göze alıyorsa, Türkiye’yi üye yapar. Eğer AB; ABD’nin koltuğunun altında, NATO olanaklarından yararlanmayı tercih ediyor ve küresel bir güç olmayı göze alamıyorsa, Türkiye’yi üye yapmaz. 

En önemlisi, AB’nin şimdiki durumu, bu örgütün lideri olan Almanya’nın hali ve öncelikleri, AB üyesi ülkelerin ölçek farkından, öncelik farkından, çıkar farkından, tercih farkından kaynaklanan görüş ayrılıkları da unutulmamalıdır. 

Türkiye, asla üye yapılmayacağı ve cazibesini yitirmiş olan AB hayali kurmak yerine, jeopolitik konumunun verdiği büyük avantaj sayesinde, çok taraflı, çok kutuplu bir dünyada, doğuyla da batıyla da, kuzeyle de güneyle de, karşılıklı yarar, ortak çıkar ekseninde ilişki kurmalıdır. Batı adına doğuyu, Avrupa adına Asya’yı dengeleyecek bir aktör olmayı reddetmeli, bölgesinde istikrar unsuru olarak öne çıkmalıdır.