Euro
Arrow
56,0720
Dolar
Arrow
50,1543
İngiliz Sterlini
Arrow
67,1636
Altın
Arrow
6575,9289
BIST
Arrow
11.307
Anasayfa > Yazarlar > Prof. Dr. Barış Doster > Jön Türklerin birikimi ve Cumhuriyet

Jön Türklerin birikimi ve Cumhuriyet

X Facebook WhatsApp Mail ABONE OL Google News
Yayınlanma: 06.11.2026 06:00

Türkiye’nin gelişim sürecini Batı şablonu ile açıklamaya ve anlamaya çalışmak, gelişmeler karşısında bunu yapanları şaşkına çevirir genellikle. Endüstri Devrimi’ni yaşamamış, çökerken yarı sömürge durumuna düşmüş, tamamen din kurallarına göre yönetilmese bile teokratik yönü öne çıkan çokuluslu bir imparatorluğun dağılmasının nedenlerini, iktisadi, siyasi, askeri, toplumsal, kültürel, coğrafi boyutlarını dikkate almadan tahlil etmek, çok yanlış sonuçlara ulaşılmasına neden olur. Osmanlı İmparatorluğu’nu da, Türkiye Cumhuriyeti’ni de Batılı, Batıcı, neredeyse oryantalist bir bakış açısıyla ele alanlar, fena halde yanılırlar. Bu hatayı yapanlar arasında bu toprakların yazarı, çizeri, bilim insanı, gazetecisinin bulunması ise ayrıca düşündürücüdür. Çünkü bu yanlış kavrayış, imparatorluğun son döneminde onu kurtarmak ve yaşatmak için çabalamış asker- sivil bürokrat kadro tarafından, Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde kurulan Cumhuriyet’in kurtuluş ve kuruluş sürecini doğru anlamamayı da beraberinde getirir. Sonuçta da ortaya Türkiye’nin siyasi, iktisadi, askeri, toplumsal, kültürel yapısını Batı’nın gelişme şeması içinde anlamaya çalışan, sanayileşme, burjuvazi, ulusal pazar, ulus devlet, demokrasi, kentleşme, işçi sınıfı, insan hakları, hukuk devleti gibi kavramların neden Batı’daki gibi ortaya çıkmadığına, niçin Batı’daki gibi hayata geçmediğine şaşırıp, öfkelenen bir aydın(!) tipi ortaya çıkar. Bu aydın/ entel tipi, anakronik bir yanlışa da sürüklenerek, güncel değerlerle geçmişi yargılayıp, mahkûm etmek ve bunu da Cumhuriyet’in kusuru olarak göstermek kolaycılığını da yapar ve kafasındaki Cumhuriyet’i numaralandırır.

Cumhuriyet’in Osmanlı İmparatorluğu’ndan neleri devralıp, neleri reddettiği üzerine düşünürken, her iki yapıyı da kendi özgün koşullarını, o günün şartlarını, o zamanki kuvvet dengelerini gözeterek değerlendirmek gerekir. Örneğin, Osmanlı Devleti bir Balkan imparatorluğu olarak doğmuş ve gelişmiştir. 16. yüzyıla kadar halkının çoğunluğu Müslüman değildir ama devletin ideolojisi İslam olarak kabul edilmiş ve İslam adına savaşılmıştır. Balkanlar’da Boşnaklar ve Arnavutlar, Osmanlı sayesinde 15. yüzyılın ikinci yarısında Müslüman olmuşlardır. Yönetimin ve ordunun dili Türkçedir. Devşirme Yeniçerilere rağmen ordu, Türk dilini ve kimliğini korumayı başarmıştır. Bürokratlar arasında çok fazla Rum ve Ermeni vardır, 19. yüzyılda sayıları daha da artacaktır.   

İmparatorluğun yayılmış olduğu olağanüstü geniş coğrafyayı, farklı din, dil, mezhep ve etnik kökenden tebaayı dikkate almak, devletin yönetim felsefesini anlamayı da kolaylaştırır. İstanbul’un fethinden sonra, Roma- Bizans mirasının sahiplenilmesi ve onların kurumlarının imparatorluk bünyesine katılarak, içselleştirilmesi boşuna değildir. Zira Osmanlı İmparatorluğu genişleyerek ayakta kalabilen bir devlettir ve siyasetten maliyeye, askerlikten tarıma dek her alanda genişlemek zorundadır. Viyana Kuşatması ile bu süreç durunca, duraklama da başlamıştır. Osmanlı yönetici sınıfının, etnik anlamda Türk kimliğini öne çıkarmak bir yana, dışlamasını, sultanın din, mezhep, ırk farkı gözetmeksizin tüm tebaanın sultanı, padişahı olma çabası olarak görmek gerekir. Kanuni Sultan Süleyman’ın üç vezirinden İbrahim Paşa’nın Yunan, Rüstem Paşa’nın Bulgar, Sokullu Mehmet Paşa’nın Slav kökenli olması, yani Hristiyanlıktan dönme devşirmeler olmaları, imparatorluğun parlak dönemlerindeki başarılı padişahların yönetim anlayışlarını gösterir. Sokullu Mehmet Paşa’nın, Bosna’da Hristiyan bir papaz olan kardeşiyle ilişkilerini vezir olduktan sonra da sürdürdüğü bilinir ki, yine bir devşirme olan Mimar Sinan da, Kanuni Sultan Süleyman’ın mimarı olarak tarihe geçmiştir. İmparatorluğun güçlü ve saygın dönemlerini, o günün kuvvet dengesi, devlet yapısı, yönetim anlayışı ve yönetici kadrosuyla birlikte değerlendirmek şarttır. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama, gerileme ve çöküş nedenleri, sadece iç dinamiklerle açıklanamaz. Dış dinamiklerin, bölgesel ve küresel gelişmelerin, coğrafi keşiflerin, Fransız İhtilali’nin, Sanayi Devrimi’nin, sömürge ve pazar kavgalarının, Rönesans, Reform ve Aydınlanma’nın, teknolojik atılımların, askerlikteki gelişmelerin sonuçları dikkate alınmadan çöküş nedenleri doğru biçimde ortaya konulamaz. Örneğin; Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasında imzalanan 1838 tarihli Balta Limanı Sözleşmesi’nin siyasi sonuçları 1839 Tanzimat Fermanı’nda da, 1856 Islahat Fermanı’nda da görülür. Aynen 1854 yılında, Kırım Savaşı nedeniyle alınan ilk dış borcun siyasi ve iktisadi sonuçlarının 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi ve buna göre kurulan Duyun-u Umumiye İdaresi’nde görüldüğü gibi. 1876 yılında ilan edilen Birinci Meşrutiyet’ten hemen iki yıl sonra 1878 yılında Padişah Abdülhamit Meclis-i Mebusan’ı dağıtmış ve istibdat dönemi başlamıştır. Duyun-u Umumiye İdaresi ile yabancı devletlerin ekonomi üzerindeki denetimi doruğa çıkmış, Osmanlı İmparatorluğu, borçların ödenmesi için iktisadi faaliyetlerinin yönetimini yabancı ülkelerin denetimine bırakmış, devletin ekonomik bağımsızlığı ortadan kalkmıştır. Bu gerçekler görülmeden, tarihi anlamak olanaksızdır. Türk tarihini, Amerikan, İngiliz, Fransız tarihini okur gibi okumak, dünü anlamayı da, bugünü yorumlamayı da, yarını kurgulayıp, geleceğe hazırlanmayı da zorlaştırır. Tanzimatçıları, Yeni Osmanlıları, Jön Türkleri ve İttihatçıları kendi koşullarında değerlendirmek gerekir. 

TARİHİMİZİN BÜYÜK JAKOBENLERİ: İTTİHATÇILAR 

Şevket Süreyya Aydemir, üç ciltlik önemli eseri “Enver Paşa”da, İkinci Meşrutiyet ilan edilince, 23 Temmuz 1908’de Tikveş’te halka nutuk atan Enver Paşa’nın, “Hastayı iyileştirdim” dediğini yazar. Ama Enver Paşa yanılmaktadır. Çünkü hastayı kurtarmak olanaksızdır artık. Jön Türkleri padişaha karşı destekleyen Avrupa başkentleri de, hem Osmanlı’nın derlenip toparlanmasını engellemek hem de hareketin kendi sömürgeleri üzerinde etkili olmasını önlemek için desteklerini çekmiş, dahası Jön Türkler ve İttihatçılar aleyhine türlü çeşitli karalama kampanyalarına başlamışlardır. 

Fakat Napolyon’un başarısız Moskova Seferi’nde 400 bin Fransız askerinin ölmesi, Napolyon’un büyüklüğüne nasıl gölge düşürmezse, Enver Paşa’nın yanlışları ve yanılgıları da, onun iddiasını, yurtseverliğini, büyüklüğünü ve kahramanlığını ortadan kaldırmaz. Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin zamanlaması ve şekli nedeniyle de, Sarıkamış’ta cephe açılmasının gerekliliği, zamanlaması ve burada yaşanan bozgun nedeniyle de, Çanakkale’de ordunun komutasının Almanlara verilmesi nedeniyle de, zaten oldukça siyasallaşmış olan ordunun daha çok siyasete bulaştırılması nedeniyle de Enver Paşa haklı olarak eleştirilebilir. Çanakkale’de savaşın uzamasının, dolayısıyla İngiltere ve Fransa’nın kayıplarının artmasının Almanya’nın işine geldiği, ancak Osmanlı’nın yükünü artırdığı ortadayken, gerekli adımı atmayan Enver Paşa elbette sorgulanmalıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda Bab-ı Âli’nin 2.8 milyon kişiyi askere almasına karşılık, Mustafa Kemal Paşa’nın 120 bin kişiyle Milli Mücadele’yi zafere taşıdığı hiç unutulmadan, İttihat ve Terakki’nin Balkan komitacılarından etkilenen yapısı ve anlayışı mutlaka tartışılmalıdır. Ancak, Enver Paşa başta olmak üzere, İttihatçı önderlere yönelik çok yoğun eleştirilerin, eleştiriden öte hakaret ve saldırıların yapıldığı bir dönemde, İttihatçı önderliği de, içinde yetiştiği ortamın, ülkenin ve dünyanın durumunu dikkate alarak ve dönemin nesnel koşullarında değerlendirmek gerekir.

Enver Paşa için; Alman yandaşlığından Türkçülüğe, Doğu Halkları Kurultayı’na mazlum milletlerin temsilcisi olarak katıldığı devrimcilikten Orta Asya’da İslamcı yönü ağır basan Basmacı hareketini örgütleyip ihtilal yapmaya dek uzanan siyasi çizgisi nedeniyle “çelişkili, tutarsız, maceracı, hesapsız, hayalci, romantik”gibi sıfatlar kullanılabilir. Fakat aynı Enver Paşa’nın, ordunun gençleştirilmesinde, teknolojik gücünün artırılmasında katkıları vardır. Almanlara yakınlığı nedeniyle o dönem Osmanlı topraklarına Almanlar tarafından “Enverland” denilse de, dürüstlüğünden ve vatan sevgisinden şüphe edilmeyen komutandır Ever Paşa. Unutmamak gerekir, Enver Paşa ve diğer İttihatçı önderlerin hazırlıksızlıkları ve deneyimsizliklerinden daha belirleyici olan, o günkü dış faktörlerdir. Dönemin nesnel koşulları, milliyetçilik akımının güçlenen ve yayılan etkisi, büyük güçlerin imparatorluğu aralarında paylaşmaları ve kaçınılmaz hale gelen Birinci Dünya Savaşı öncesinde safların belirlenmiş olması, İttihatçıların işini zorlaştırmaktadır. Çünkü ortadaki en büyük savaş ganimeti Osmanlı İmparatorluğu’dur. 

Tarihin sürekliliğini göz ardı etmemek gerekir. Kötü gidişe karşı çareler arayan Sultan Selim-i Salis’in yenileşme çabaları da, onun yeğeni olan Sultan Mahmut-u Sani’nin eğitim temelli ıslahat hareketleri de sekteye uğramakla birlikte, belli bir altyapı hazırlamışlardır. İstibdat rejimine karşı çıkanların, ağırlıklı olarak Sultan Mahmut-u Sani döneminde açılan okullarda yetişmeleri, eğitim hamlesinin etkisi olarak değerlendirilir. Öte yandan adı istibdatla birlikte anılan Sultan Abdülhamit de Batılı merkezler arasındaki çelişkileri, çıkar çatışmalarını, dönemin güç dengelerini kullanmaya çalışarak, devletin ömrünü uzatmaya çalışmıştır. Ancak bu çabalar, kaçınılmaz sonu sadece geciktirmiştir, engel olamamıştır. 

İttihatçıların da işi zordur. Koşullar zorludur. Süreç Osmanlı İmparatorluğu’nun aleyhine işlemektedir. Osmanlı’nın zayıf düştüğü dönemde, 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa’nın imparatorluk üzerindeki nüfuzları artmıştır. İngiltere yol güzergâhı konusunda imtiyaz elde etmeye, Fransa İngiltere’yi önlemeye, Rusya bu bölgeye girmeye çalışmaktadır.Kapitalizm emperyalizm aşamasına gelmiştir. Emperyalist merkezler arasındaki çıkar çatışmaları, İstanbul’un kimde kalacağına, geleceğinin ne olacağına bir türlü karar verememeleri, devletin ömrünü bir süre uzatmıştır. Ancak çöküş ve parçalanma kaçınılmazdır. 

Unutmamak gerekir, İkinci Meşrutiyet’e giden süreçte büyük kavgalar, önemli hamle ve karşı hamleler, yoğun arayışlar, ciddi altüst oluşlar yaşanmıştır. İttihat ve Terakki, imparatorluğun içine düştüğü duruma, devleti yönetenlerin ezikliğine, dış güçlere boyun eğişine, Avrupa devletlerinin Bab-ı Âli üzerindeki etkisine ve gücüne karşı önemli bir karşı çıkıştır. Ciddi bir tepkidir, “hayır” deyiştir. Ayağa kalkıştır. O umutsuz koşullarda, biraz da çaresizce çare arayıştır. Makedonya’nın adım adım kopuşu da şüphesiz bu harekete ivme kazandırmıştır. 1889’da, yani Fransız İhtilali’nin 100. yılında beş Askeri Tıbbiye öğrencisi tarafından kurulan örgüt, ilerleyen süreçte Türk Devrimi’nin ve aydınlanmasının diğer iki lokomotif okulu ve ekolü olan Harbiye ve Mülkiye talebeleriyle de buluşarak, çok önemli tartışmalara, arayışlara, eylemlere yataklık ve öncülük etmiştir. Mekteplilerin hareketi olan İttihat ve Terakki, örgütlenme konusunda çok başarılıdır. Başlangıçta tam bir gizli örgüt gibi teşkilatlanan, Talat Paşa’nın teşkilatın başına geçmesiyle bu konuda büyük sıçrama yapan cemiyet, hızla yaygınlaşmış ve güçlenmiştir. “Vatan toprağını yemek isterim” diyecek kadar yurtsever olan Talat Paşa’nın örgütteki gücü de, Jön Türk Devrimi’ne katkısı da büyüktür. 

İLAN-I HÜRRİYET

İttihat ve Terakki, sevabı ve günahıyla 1908 Jön Türk Devrimi’ni yapmış, devrim tam olarak amacına ulaşamasa bile, ardılları için büyük birikim ve deneyim bırakmıştır. Milli iktisat politikasının ilk örnekleri dillendirilmiştir. Halkçılık, bir politika olarak gündeme alınmıştır. O çabalar için gayrimüslim karşıtı denemez ama asli ve kurucu unsur olan Müslüman Türk tebaayı daha çok devreye sokma, üretime katma, seferber etme amacı güdülmüştür. Kapitülasyonların kaldırılması gündeme gelmiştir ve 9 Eylül 1914 tarihinde kaldırılmıştır. Milli şirketlerin kurulması, iç ve dış ticaretin denetim altına alınması, kooperatifler, sanayileşme öne çıkarılmıştır. Şüphesiz Kemalist Devrim bu atılımın, bu altyapının üzerinde yükselmiştir. Cumhuriyet’in fikri temelleri İkinci Meşrutiyet’le atılmış, kurucu kadroları o dönemde yetişmiş, o dönemden gereken dersleri çıkarmışlardır. İmparatorluğun son dönemindeki örgütlü yapılar arasında Milli Mücadele’ye en yoğun, en güçlü, en istekli destek ve katılım İttihatçı kadrolardan gelmiştir. Her ne kadar lider kadrosu içinde olmasa da, Mustafa Kemal de İttihat ve Terakki mensubudur. Mustafa Kemal ile örgütün önderleri arasındaki bütün çelişkilere,özellikle Enver Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa aleyhindeki çabalarına, kimi kırıcı, aşağılayıcı söz ve mektuplarına karşın, Atatürk’ün ağzından İttihat ve Terakki aleyhinde tek bir söz çıkmamıştır. 

Jön Türk hareketini de, İttihat ve Terakki’yi de tepeden inme, seçkinci, Jakoben, halktan kopuk bir hareket olarak görmek, fazla indirgemeci ve çarpık bir yaklaşımdır. 1789 Fransız Devrimi’nden esinlendiği bilinen Jön Türk Devrimi’nin, 1905 Rus Devrimi ile de, mazlum milletler coğrafyasında yaşanan 1905 İran Devrimi ile de, 1910 Meksika Devrimi ile de, 1911 Çin Devrimi ile de yakınlığı, benzerliği, akrabalığı vardır. 1908 öncesindeki özgürlük taleplerinin yanında, bozulan ekonomi ve çökmekte olan toplumsal düzen nedeniyle, Anadolu’da ciddi bir tepki biriktiğini ve yer yer vergi ayaklanmaları çıktığını unutmamak gerekir. Bunlar da II. Meşrutiyet’in halk tabanının oluşmasında önemli yer tutar, arkasında ciddi bir kitle desteği oluşturur. Nitekim 1908 Mayıs ayında harekete geçen İttihatçıların, kısa sürede önemli bir kamuoyu oluşturmaları, Restneli Niyazi Bey’in 400 adamıyla birlikte dağa çıkarken halktan gördüğü büyük ilgi bunun kanıtıdır. 23 Temmuz’da Manastır’da, Rumeli’de meşrutiyet ilan edilirken sokaklardaki coşku önemlidir. İttihatçıların eyleminin yanı sıra, halkın eylemlere verdiği destek de, 23 Temmuz’u 24 Temmuz’a bağlayan gece,Sultan Abdülhamit’i imparatorluk topraklarında meşrutiyeti ilan etmeye zorlamıştır. “24 Temmuz günü Osmanlı ülkesinde hiçbir suç işlenmediğini” yazan Halide Edip Adıvar’ın bu saptaması, halktaki coşkunun ve geleceğe dönük iyimser beklentinin büyüklüğünün önemli bir göstergesidir. 25 Temmuz’daki heyecan patlamasını, basında sansürün kalkmasıyla birlikte yaşanan “basın patlaması” izler. 1908 başında 120 süreli yayın varken, ilk 7 ayda bu sayı 750’yi bulmuş, tirajlar da katlanmıştır. 

Basının yanı sıra sanatta, edebiyatta, kadın haklarında (İttihat ve Terakki’nin Rumeli örgütünde 40 kadın üye vardır), örgütlenmede, işçi hareketlerinde de gerek nitelik, gerek nicelik açısından büyük ivme görülmüştür. Köylülerin de toprak reformu yapılacağına ilişkin beklentileri unutulmamalıdır. Yeni doğan çocuklara Niyazi ve Enver adlarının konulması tesadüf değildir. Arnavutluk’ta Enver Hoca’nın, Mısır’da Enver Sedat’ın adları Enver Paşa’dan, yine Mısır’da Cemal Abdül Nasır’ın adı Cemal Paşa’dan gelir. Ünlü toplumbilimcimiz Niyazi Berkes ile kardeşi Enver Berkes’in adları ilk akla gelen örneklerdendir. Ohri’de, Manastır’da, Restne’de bu etki günümüzde bile sürmektedir. Örneğin, Türkiye’nin Manastır’daki eski Fahri Konsolosunun adı Mithat Enver Cemal’dir. 

CUMHURİYET VE DEVRALDIĞI MİRAS

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde devraldığı tarihsel miras da, kültürel birikim de, çıkardığı dersler de Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine, özellikle de Jön Türk Devrimi’ne dayanır. Osmanlı’daki yenileşme, Batılılaşma hareketlerinin, derlenip toparlanma çabalarının, Tanzimatçıların, Yeni Osmanlıların, Jön Türklerin ve İttihatçıların neyi amaçladıklarını, neleri nasıl yaptıklarını, neleri neden yapamadıklarını anlamadan, Cumhuriyet’i anlamak kolay değildir. Tarık Zafer Tunaya’nın, Cumhuriyet için “bir siyaset laboratuarı” olarak tanımladığı İkinci Meşrutiyet, hazırlık dönemiyle, fikri iddiasıyla ve kadrolarıyla Cumhuriyet’i her yönüyle derinden etkilemiş, iz bırakmıştır. Bir yandan radikal bir kopuş, bir yandan tarih içinde süreklilik olarak nitelenen Cumhuriyet’e nelerin devredildiğini, nelerin tevarüs ettiğini kavramak için o süreci çok iyi bilmek, o kadroları çok iyi tanımak, Cumhuriyet’i kuran kadronun neleri devralıp, neleri reddettiğini bilmek için o dönemi çok iyi öğrenmek şarttır. 

İkinci Meşrutiyet’i bir devrim olarak değil, inkılâpla tamamlanması gereken bir ihtilal olarak gören Mustafa Kemal, bir yandan kendi ifadesiyle “Cumhuriyet’i vicdanında milli bir sır gibi saklamış”, bir yandan da, başlatacağı İstiklal Harbi’nin fikri hazırlıklarını yapmıştır. 1908’den bir yıl önce, 1907’de imparatorluğun sonunun geldiğini, onu yaşatmak için gösterilecek her türlü çabanın, kaynak, zaman ve insan kaybı olduğunu söylemiştir. Gerçeği ve geleceği görmüştür. İttihatçı liderlerin hayalciliğinin, romantizminin, maceracılığının tersine, hesabı kitabı elden bırakmayan, gerçekçi, akılcı ve kararlı bir devrimcidir Gazi. Elbette pragmatiktir. Yurt, bölge ve dünya dengelerini çok iyi tahlil etmekte, stratejinin temel unsurları olan kuvvet, zaman, mekân dengesini çok doğru kurmaktadır. Gücün unsurları olan siyasi, iktisadi, askeri ve sosyo- kültürel güçler arasındaki ahengin öneminin farkındadır. Dönemin diğer öncü aydınlarından da, savaşta kendisiyle birlikte olacak kadrolardan da farklıdır. Yalnızca ufku değil, ufkun ötesini de görmektedir. Jön Türklerin önemli isimlerinden Namık Kemal, Yahya Kemal ve Fuat Köprülü, ıslah edilmesi şartıyla Arap harflerinden yanayken, Mustafa Kemal’in aklında daha o zamandan Latin harfleri vardır. Aydınların önemli bölümü saltanat ve hilafetin tasfiyesini hayal bile edemezken, Mustafa Kemal Cumhuriyetçidir.  

Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet, bir ülkenin, bir yurdun, bir vatanın adını değil, bir hanedanın adını taşırken Türk unsurunun daha çok öne çıkarıldığı Jön Türk Devrimi ve sonrasını çok iyi tahlil etmiştir Mustafa Kemal. Osmanoğulları soyunun Türk unsuruna çok sempatiyle bakmadığı, övgü dolu sözlerle anmadığı, hatta “Etrak-ı bi idrak” diye horladığı bir coğrafyada, Türk unsurunu hep öne çıkarmış, ona vurgu yapmıştır. Kurtuluş Savaşı’nı başlattıktan sonra Türkleri yüceltmesi, vergi veren, askerlik yapan, imparatorluğu doyuran ama hiç umursanmayan köylüyü, “Köylü milletin efendisidir” sözleriyle öne çıkarması, “Ne mutlu Türküm diyene” ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözleriyle devlet kuruculuğuna ve yurttaşlık bağına dikkat çekmesi önemlidir. 

Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti, Endüstri Devrimi ile ortaya çıkan iki çağdaş, kentli, akılcı ve üretici sınıfın, yani burjuvazi ile proleteryanın verdikleri mücadele sonucu ortaya çıkmamıştır. Tarihin olağan seyri, doğal akışı içinde gerçekleşmemiştir. Hak ve hukuk mücadelesi, egemenlik kavgası Cumhuriyet’i doğurmamıştır. Tersine, Cumhuriyet ulusal egemenliği, demokrasiyi, hukuku doğurmuştur. Devletin ana ilkeleri, ülke içindeki bir iktidar kavgasının sonucu olarak değil, daha çok Batı emperyalizmine ve onun içerideki işbirlikçilerine karşı verilen bir savaş (aynı zamanda iç savaş) ve aynı anda yaşama geçirilen devrimle saptanıp, kurumsallaşmıştır. Kısacası bizde demokrasi, Cumhuriyet’in çocuğudur ve Cumhuriyet’i anlamak için iki anahtar sözcük gerekir: Savaş ve Devrim. Savaş, iç savaş boyutu da olan antiemperyalist bir savaştır. Devrim, egemenlik devrimidir. Egemenliğin tanımının, kökünün, kaynağının, işlevinin değiştirilmesidir. Gökten alınıp yere indirilmesi, ilahi, ruhani, dini olmaktın çıkarılıp dünyevi, laik, yapılması, kişiden alınıp ulusa verilmesidir. 

İmparatorluk döneminde “Türk” kavramını daha çok Batılı yönetici ve yazarların kullandığı dikkate alınacak olursa, Türk devletinin sadece özünün değil, adının da, dilinin de ne kadar anlamlı olduğu anlaşılır. İttihatçıların da, Mustafa Kemal’in de bu coğrafyayı yurt yapanlar, yurt sayanlar, yurt bilenlere karşı daha duyarlı ve saygılı oldukları açıktır. Dahası Mustafa Kemal; Cumhuriyet’i kurarken, ırk kökeninden sıyrılarak, tebaanın millete, kulun yurttaşa dönüşmesiyle bir devrime öncülük etmiştir. Süreç devletleşirken milletleşen, milletleşirken devletleşen bir halkın isyan etmesiyle başlamıştır. Padişahın kullarından oluşan bir insan toplamı, Cumhuriyet Devrimi ile topluma, ulusa dönüşürken, farklı reform gruplarının koalisyonundan oluşan Jön Türklerin aksine Mustafa Kemal, kendi içinde tutarlı ve bütüncül bir program uygulamıştır. Gazi Mustafa Kemal’in Hindistan’dan Cezayir’e, Çin’den Balkanlara dek büyük hayranlık uyandırmasının bir nedeni de budur. Cavit Orhan Tütengil’in deyimiyle “üçüncü dünyanın göbek adı olan mazlum milletlerin”, Jön Türk Devrimi’ne olan ilgisini ve Mustafa Kemal hayranlığını doğru değerlendirmek, sadece geçmişi anlamak için değil, günümüz için gerekli dersleri çıkarmak açısından da önemlidir.    

KAYNAKÇA 

Orhan Koloğlu, 1908 Basın Patlaması, İstanbul, Bas- Haş, 2005. 

Orhan Koloğlu, Numaracı Cumhuriyetçiler, İstanbul, Pozitif Yayınları, 2007. 

Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1970. 

Bu makale, Orhan Koloğlu Armağanı, (Ed: Orhan M. Çolak, İSAR Vakfı Yayınları, İstanbul, 2009) adlı kitapta yer almıştır. 

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları