Viyana’ya ilk adımımı attığımda bende uyandırdığı his şehrin kaldırımlarında dolaşan görünmez bir ritim olmuştu. At arabalarının tekerlekleri, kahve fincanlarının porselen tınısı ve eski binaların taş duvarlarına sinmiş bir tempo… Sanki görünmeyen bir el, zamanı ölçüyor gibiydi. İşte o an anladım: Bu şehrin metronomu Beethoven’dı.
Habsburg sarayının saray şapeli Hofkapelle ile beraber kilise müziği ve saray için bestelerin filizlendiği Viyana, 15. Yüzyılda ciddi bir müzik merkezi olmaya başlıyor. Yani 15.yüzyıl ile 19. yüzyılın başı arasında, klasik müzik tam da burada nefes alıyor. Haydn’ın düzeni, Mozart’ın zarafeti ve Beethoven’ın başkaldırısı aynı sokaklarda yankılanıyor.
Heiligenstadt’a doğru yürürken, kulaklarımda pastoral bir senfoni çalmaya başlıyor. Beethoven’ın doğaya sığınarak yazdığı bu müzik, onun iç dünyasının bir haritası gibi. İşitme duyusunu yavaş yavaş kaybettiği bu dönemde, dış dünyanın sesleri azalırken iç sesi büyümüştü. Klasik müziğin dengeli ve ölçülü yapısı, Beethoven’da yerini güçlü duygulara, ani dinamik değişimlere ve dramatik anlatımlara bırakıyordu.
Batılı, bilhassa Avrupalılarca çok ziyaret edilen ama doğulu gezginlerin çok da uğrak bir yeri olmayan Viyana Ses ve Müzik Müzesi’ndeyim ve eski bir metronoma bakıyorum. Mekanik, soğuk ve kesin. Oysa Beethoven için metronom, duygunun zinciri değil, enerjinin pusulasıydı. Senfonilerinde tempo, kalbin atışı gibi; bazen öfkeli, bazen kararlı, bazen de umut dolu. 5. Senfoni’nin o meşhur “kader” motifi, sadece dört nota değil, bir dönemin insanına söylenen açık bir cümleydi: Mücadele.Viyana’nın sanat salonlarında dolaşırken klasik müziğin dönüşümünü hissediyorsunuz. Aristokratlara hizmet eden, kurallarla çevrili bir müzik anlayışı; Beethoven’la birlikte bireysel, özgür ve evrensel bir dile kavuşuyor. O artık sadece sarayların değil, insanlığın bestecisi. Müziğiyle “ben buradayım” diyen bir çağın sesi.
Tuna kıyısında durup şehre bakıyorum. Beethoven’ın metronomu hâlâ çalışıyor sanki. Zamanı ölçmüyor artık; zamanı aşmış. Klasik müzik, onun ellerinde bir yolculuğa dönüşmüş. Viyana’dan başlayıp insan ruhunun en derin köşelerine uzanan bir yolculuk. Ve bu şehirden ayrılırken, adımlarımın temposu bile biraz Beethoven’a benziyor.
Doğanın Senfonisi: Mahler’in Köyleri
Orta Avrupa Bohemya'sının Jihlava şehrinde bir hancı olan Bernard, bir gün evlerinin yakınlarındaki ormana giderken yanına küçük yaştaki oğlunu da alır. Usulca uzanan patikada yürüyüşe başlamışlardır ki tam da o anda Bernard, handa yapması gereken önemli bir işi hatırlar. Orman gezisine devam edeceğinden küçük çocuğunu hana kadar yeniden yürütüp yormak istemez ve onu bir ağaç kütüğüne oturtup hemen döneceğini söyler. Bernard hana döndüğünde misafirleriyle karşılaşır ve uzun süren bir sohbet başlar. Sohbet öyle uzar ve derinleşir ki baba Bernard küçük çocuğunu ormanda bıraktığının farkına saatler sonra varır. Hemen yanına koşar ama korkusunun yerini büyük bir şaşkınlık alır. Öyle ki küçük çocuk doğanın baş döndüren güzelliğini hayran hayran izlemekte ve ormanın huzur dolu ezgileri eşliğinde oturduğu yerde sessizce babasını beklemektedir. Gün gelecek doğa, bu küçük çocuğun duygularının odağı olacak ve kendisi ileride doğanın bestecisi olarak tarihe geçecektir. O çocuk, Alp Dağları'nın yalçın tepelerini, göllerini, köylerini, kasabalarını, ormanlarını, yağmur, rüzgar ve kuş seslerini müziğe dönüştüren Gustav Mahler'dir.
Doğanın bestecisi Gustav Mahler'in köylerine yol alın ve ona ilham olan doğal güzellikteki her köşenin izini sürün. Füniküler ile Avrupa'nın en büyük Orta Çağ kalelerinden biri olan Hohensalzburg’a çıkıp tüm Salzburg’a tepeden bakan açık hava terasında özel bir akşam yemeğine konuk olun. Sizleri romantik döneme geri götürecek bir mum ışığı gecesi ve klasik müzik şölenine katılıp, konser aralarında şampanyalarınızı yudumlayın. Avusturya Alpleri'nden Almanya'da Bavyera'ya uzanan bu büyülü sanat dokuması, doğa ve sanat tutkunu gezginlerini bekliyor. Unutmayın Orta Avrupa’nın az bilinen ve Türkiye’den düzenlenen klasik Orta Avrupa gezi rotalarında bulunmayan Hallstatt’da hala Mahler’in ezgilerini fısıldıyor.
Mozart Prag Yolunda:
Bu kitabı bulmak ve onla tanışmak yıllarımı aldı desem yeridir. Hayır, Eduard Morike’nin 1855 yılında yayımlanan “Mozart auf der Reise nach Prag" (Mozart'ın Prag Yolculuğu) adlı meşhur kitabından bahsetmiyorum. Bunun kütüphanemde İngilizce ve İtalyanca çevirilerinden iki eseri mevcut ama öyle bir eser daha var ki beki Mozart’ın sırlı tüm dünyasının kapılarını aralayan gerçek bir anahtar: “Wolfgang Amadeus Mozart'ın Prag’ı”. Eser sahibi Eduard Morike gibi dünyaca ünlü bir edebiyatçı değil ama ünlü bir Prag rehberi. Rehber ve yazar Iva, okuyucuyu Mozart'ın yaşadığı dönemin Prag'ındaki önemli mekânlara götürürken, şehrin kültürel tarihine, Mozart döneminin insanlarına ve artık var olmayan yerlere de dair bilgiler sunuyor. Dahası Mozart'ın Prag günleri başta olmak üzere ünlü bestecinin 18.yüzyıl sanat dünyasına adanmış bir zaman yolculuğuna çıkıp, Mozart'ın Prag’a olan seyahatlerinin ilk yıllarında ağırlandığı saraylara, köşklere, çalışmalarını yürüttüğü evlere, en sevdiği yerlere ve anılarıyla dolu saklı mekanlara yolculuk etmek mümkün. Çekya’nın uzun süredir devam eden Mozart geleneğini, özellikle Prag'ın zengin kültürel tarihi ve en ihtişamlı yapıları ile buluşturabiliyorsunuz. Dahası da var. Don Giovanni operasının dünya prömiyerinin Mozart'ın bizzat yönettiği, korunmuş ve hala işlevsel olan tek mekan olarak dünya çapında ünlü Estates Tiyatrosu’nda Mozart’ın ünlü Don Giovanni operasının keyfini sürüp zamanda gerçek bir sanat yolculuğuna çıkmak nasıl olurdu? Ve aralarında Kral II. Rudolph’un da bulunduğu Çekya’nın pek çok ünlü şahsiyetini ve sanatçısını ağırlamış 16.yüzyıl tarihli manastır restoranın nadide freskleri arasında Çekya mutfağından keyifli bir yemek? Moravyalısömelyelerce seçilmiş enfes Moravya şarapları ve Medovina’ndan (bal şarabı) da sofralarınıza eşlik etmesi?
Özetle Orta Avrupa, Mozart’ın Viyana sokaklarında yankılanan neşeli melodileriyle başlıyor aslında ve barok sarayların altın varaklı salonlarında tarihle göz göze geliyor. Salzburg’un pastel renkli evleri arasında dolaşırken bestecinin çocukluğuna tanıklık edecek, Prag’da gotik kulelerin gölgesinde Orta Çağ’dan kalma taş köprülerden geçeceksiniz. Beethoven’ın izini süren bir durak Bonn, Ren Nehri kıyısında romantik yürüyüşlere davet ederken; Budapeşte’nin Art Nouveau hamamları ve Tuna’nın iki yakasını bağlayan görkemli köprüleri mimarinin müzikle kurduğu sessiz diyaloğu anlatacak. Her şehir, bir notanın ritmi gibi, geçmişle bugünü zarifçe birbirine bağlıyor.
Yol uzadıkça sahne doğaya dönecek: Avusturya Alpleri’nin çam kokulu patikalarında yürüyecek, Hallstatt Gölü’nün aynaya benzeyen sularında gökyüzünü seyredeceksiniz. Bohemya’nın yeşil tepeleri ve Moravya bağları arasında ilerlerken Mahler’in senfonilerindeki geniş nefesli doğa duygusu neredeyse duyulur olacak. Akşamları tarihi konser salonlarında yükselen klasik ezgiler, gündüz gezilen meydanlar ve katedrallerle zihninizde birleşecek; sanatsal bir bakış açısıyla yola koyulacak Orta Avrupa yolculuğu, müziği, mimarisi ve manzaralarıyla insanın içini genişleten çok sesli bir yolculuğa dönüşecektir.
Çok Okunanlar
Devriye atan polislere bıçaklı saldırı
Marmara Denizi için fırtına uyarısı
Amerika PKK’yı böyle sattı!..
Şubat ayında yapılan genel seçim anketinden çarpıcı sonuç
Yüz binlerce emeklilik iptal edildi, maaşlar geri alındı
Enflasyon bahaneleri
Fenerbahçe, 5 golün atıldığı maçı galip bitirdi
Altın çıldırdı-Altın çıldırttı
Yuvarlak masa toplantılarında neyin pazarlığı yapıldı?
TMSF'nin el koyduğu banka satılıyor