İktidar, günlerdir adeta nefesini tutarak beklediği, aylar öncesinden hazırlıklarına giriştiği NATO'nun Ankara zirvesini kazasız belasız atlatmış görünüyor.
Batı dünyasının liderleri, diplomatları, küresel sermaye baronlarının siyasi temsilcileri, silah lobilerinin ağababaları başkentten ayrıldı; Beştepe'nin koridorlarında birileri de kuvvetle muhtemel ki ellerini ovuşturup derin bir nefes almıştır.
Günlerdir, Trump gelecek kameralar karşısında el ele, kol kola görüntü vereceğiz diye etekleri zil çalıyordu.
Nitekim istediği fazlasıyla oldu; abluka altındaki başkente, militarizmin, milyar dolarlık silah pazarlıklarının gölgesinde, küresel tiyatro sahnesinin perdesi indi.
Muktedirler için önemli olan ne sokakta artık saklanamayacak hale gelen yoksulluk ne de ülkede giderek artan sosyal çürüme ve yozlaşmaydı; asıl mesele, Atlantik’in öte yakasından devşirilecek o bir karelik meşruiyet fotoğrafı ve içeriye satılacak “dünya lideri” illüzyonuydu.
Yakın gözlüğümüzü takalım, meselenin arka planına bakalım.
NATO'nun Ankara Zirvesi, ilan edilen adıyla "NATO 3.0" vizyonu çerçevesinde 55 ülkeden liderler, diplomatlar ve silah endüstrisi temsilcileri barış arayışı için değil, doğrudan daha fazla silahlanma, askeri bütçelerin arttırılması ve küresel hegemonya planlamaları için masaya oturdu.
Ankara'da daha önce Lahey Zirvesi'nde alınmış olan kararlar pekiştirildi.
Müttefiklerin savunma bütçelerini gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 5’ine yükseltme taahhüdüyle dünyayı etkisi altına alacağı kesin olan küresel militarizm dalgasına zemin oluşturuldu.
50 milyar doları aşan yeni tedarik anlaşmaları, Ukrayna’ya 70 milyar Avro'luk askeri yardım paketinin ayrıntıları filan...
Alınan kararlar sürpriz değil.
Sağlanan milyarlarca dolarlık kaynak küresel savunma sanayisinin çarklarını döndürmeye gidecek. Yani, yükü – hangi ülkede olursa olsun – ek vergilerle, sosyal yardımlardan yapılacak kesintilerle yine halkın sırtına bindirecekler.
Zaten, geri kalanını çok ciddiye almamak lazım.
Mesela, sonuç bildirisindeki "özgür ve demokratik uluslar" vurgusu sayalım ki kötü bir şaka!
İttifak üyesi ülkelerin yetkili, etkili şahsiyetleri Türkiye'de ne olup bittiğini, siyasal İslamcı iktidarın ülkede demokrasinin, hukuk devletinin, insan haklarının kırıntısı bırakmadığını sanki hiç bilmiyorlarmış gibi “Birliğimiz, dayanışmamız ve kolektif gücümüz; özgür ve demokratik uluslar İttifakımızdaki bir milyar vatandaş için barışın, güvenliğin ve refahın temeli olmayı sürdürmektedir” cümlesinin altına bir güzel imza attılar.
İkiyüzlülüğün bu kadarına “pes” diyelim...
Birinden biri de çıkıp, “Bunun altına imzamızı attık ama Türkiye'de vaziyetin ne kadar vahim olduğunu biliyoruz, kaygılarımız bakidir” deme cesaretini gösteremedi.
Oysa onlar zirvede demokrasi ahkamı keserken, Tayyip Erdoğan’ın kendisi için en büyük siyasi tehdit olarak gördüğü CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu, hakim karşısında savunma yapmaya çalışıyordu.
Savunma hakkı kısıtlandığı için mahkeme heyetiyle tartışmış, zirvenin yapıldığı saatlerde duruşma salonundan jandarma zoruyla çıkarılmış, hakkında jet hızıyla yeni bir soruşturma açılmıştı.
Bir yanda Batılı liderlerin demokrasi nutukları, diğer yanda en güçlü siyasi rakibini adliye koridorlarında tasfiye etmeye çalışan bir “ev sahibi...”
Ez cümle, sonuç bildirisindeki tüm bu normatif iddialar hikayeden ibaret kaldı.
Sadece İmamoğlu meselesi değil, mesela zirve sürecinde başkentteki güvenlik uygulamaları da hak ihlallerini fazlasıyla görünür kıldı.
Ankara Valiliği zirve boyunca şehirde açık hava toplantılarını, yürüyüşleri ve bildiri dağıtımlarını tamamen yasakladı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü verilerine göre, küresel silahlanma bütçelerini ve güvenlik politikalarını protesto etmek isteyen 200’den fazla aktivist, avukat ve gazeteci terörle mücadele operasyonları kapsamında gözaltına aldı.
130’u aşkın aydının bu baskıcı önlemlere karşı yayımladığı ortak kınama bildirisi zirveye katılan liderlerin umurunda bile olmadı.
Batı emperyalizminin ve NATO’nun pragmatik, iki yüzlü realpolitiğine bir kez daha tanıklık ettik.
Mesela, Genel Sekreter Mark Rutte kürsüden "Demokrasi seçimlerden daha fazlasıdır" diyerek Türkiye'deki kurumsal gerilemeye sözüm ona diplomatik eleştiri yöneltirken, hemen ardından Türkiye’nin bölgesel askeri kapasitesini, lojistik gücünü övmeyi sürdürdü.
Rutte'nin cümlelerini nereye koyacağız!
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu...
Sözünü ettiğimiz realpolitiğin en somut yansıması ise Trump’ın, iç siyasette sıkışan Tayyip Erdoğan’a verdiği açık destekti.
CAATSA yaptırımlarını kaldırma sözü...
F-35 savaş uçaklarının satışı...
Bu desteğin muhtemel siyasi sonuçlarını tahmin etmek için kristal küreye ihtiyacımız yok. Seçim sathı mailinde, Tayyip Erdoğan’ı ve Türkiye’nin askeri gücünü öven söylemlerini, “diplomatik zafer” ve küresel liderlik teyidi olarak satacaklardır, kimsenin kuşkusu olmasın.
Buradan yurdum insanına ittirmek üzere çıkarılacak muhteşem bir hikaye...
Aksini düşünmek safdillik olur.
Diğer yandan, Batı'nın Tayyip Erdoğan'a açık desteğinin, muhalefetin anti-demokratik uygulamalara yönelik uluslararası baskı beklentisini tamamen çıkaracağı kesin.
Sadece burada kalsa iyi!
Küresel elitlerin, ama özellikle de Washington'ın Türkiye'deki insan hakları ihlallerini ya da İmamoğlu davası gibi siyasi mühendisliklerigörmezden gelmesi, iktidarın içerideki baskı politikasını ve rakiplerini tasfiye etme sürecini daha da pervasızca sürdürmesinin önünü açacak.
Mesela, Özgür Özel bir yakın çevresindeki milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırıp tutuklarlarsa şaşırmayalım!
Eğri oturup doğru konuşmakta yarar var, Trump'ın hamlesi, ABD'nin Ortadoğu'daki askeri tırmanışlarında Türkiye’yi lojistik ve askeri olarak yanında tutma arzusunun bir sonucu.
Bunun altını kalın kalemle çizelim ki, üç beş gün sonra Türkiye'ye ne verdi karşılığında Tayyip Erdoğan'dan ne aldı diye sorduğumuzda bu cümle hatırımızda olsun.
Hepimiz gördük ki NATO için bir üye ülkedeki hukuki erozyon, adaletin ortadan kalkması veya muhaliflerin yargı yoluyla baskılanması öncelikli meseleler değil.
Oysa, İttifak Antlaşması'nın giriş bölümünde “Taraf olan ülkeler, halklarının demokrasi, bireysel özgürlük, hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan özgürlüklerini, ortak miraslarını, uygarlıklarını korumakta kararlıdırlar” cümlesi hala orada duruyor.
İttifakın önceliği, jeopolitik çıkarlar doğrultusunda Türkiye'nin askeri ileri karakol olarak kalması ve bütçesinden silaha en yüksek payı ayırması.
Hasılı kelam, Batılı müttefiklerin, kendi ilan ettikleri demokratik değerleri, askeri ve stratejik ortaklığın devamı için feda etmekte sakınca görmediğini anlamış bulunmaktayız.
Türkiye'nin bölgesel rolüne övgüler düzerek ülkedeki demokratik gerilemeyi, askeri çıkarlar uğruna fütursuzca meşrulaştıranlar, aynı zamanda dillerine pelesenk ettikleri paradigmanın da iflasını ilan ediyorlar diyerek yazımıza noktayı koyalım.
Çok Okunanlar
NATO aile fotoğrafında gündem 'ayakkabı' oldu
NATO’da liderler zirvesinin akıbeti belirsiz
Fatih Altaylı Trump'ın neden o otelde kaldığını açıkladı
Nihayet bitti!
Erdoğan'dan NATO Zirvesi'nde liderlere hediye
Halaçoğlu'ndan 'mehter marşı' ve NATO Zirvesi paylaşımına 'okuma özürlü' tepkisi
Giray Altınok'tan dikkat çeken Deniz Göktaş hamlesi
MeritKing'in sahibi İspanya'da cinsel saldırı suçlamasıyla gözaltında
Özel İtalyan Lisesi’nde tazminatsız fesih
Oyuncu Ece İrtem'in kesin ölüm nedeni belli oldu