Dijital turizmde adil rekabet
Bu hafta turizm gündeminin en önemli başlıklarından biri, yabancı dijital platformların Türkiye’deki faaliyetlerini yeniden düzenlemeyi amaçlayan kanun teklifi oldu. TBMM Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu’nda kabul edilen düzenleme, yalnızca Booking, Airbnb ve benzeri küresel platformların faaliyetlerini değil; Türkiye turizminin dijitalleşme sürecinde rekabetin nasıl tanımlanacağına ilişkin daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Turizm sektörünün son yirmi yılında yaşanan en önemli dönüşümlerden biri, seyahatin kendisinden çok seyahatin satın alınma biçiminde gerçekleşti. Otel rezervasyonundan uçak biletine, transferden deneyim satışına kadar tüketicinin karşısına artık çoğu zaman doğrudan seyahat acentası değil, küresel ölçekte faaliyet gösteren dijital platformlar çıkıyor.
Bu dönüşüm kuşkusuz önemli kolaylıklar sağladı. Tüketici daha fazla seçeneğe, fiyat karşılaştırmasına ve dünyanın farklı noktalarındaki turizm ürünlerine birkaç dakika içinde ulaşabiliyor. Ancak dijitalleşmenin sağladığı bu verimlilik, beraberinde temel bir soruyu da getiriyor: Dijital ekonomide faaliyet gösteren tüm aktörler aynı kurallara mı tabi?
Meclis gündemindeki düzenleme tam da bu sorunun etrafında şekilleniyor. Teklif; yabancı dijital platformlara izin belgesi, Türkiye’de temsilci bulundurma, vergi ve turizm payı gibi çeşitli yükümlülükler getirirken, seyahat acentacılığı kapsamına giren bazı hizmetlerin yetkili seyahat acentaları aracılığıyla sunulmasını öngörüyor.
Bu düzenlemeyi yalnızca “yerli acenteleri koruma” perspektifinden değerlendirmek eksik olur. Konunun esasını rekabetin adil koşullarda gerçekleşmesi oluşturuyor.
Türkiye’de faaliyet gösteren bir seyahat acentası; tüketici mevzuatından vergi yükümlülüklerine, mesleki sorumluluklardan belge ve denetim mekanizmalarına kadar geniş bir düzenleyici çerçeve içerisinde faaliyet gösteriyor. Aynı pazara dijital bir platformun farklı yükümlülüklerle girmesi halinde ortaya çıkan mesele, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuki ve yapısal bir sorun haline geliyor.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dijital platformların varlığını veya büyümesini engellemek olmamalı. Dijitalleşmeyi geriye çevirmek mümkün olmadığı gibi, arzu edilir de değil. Asıl mesele, dijital platformların getirdiği yenilik ile yerel ekonomik ekosistemin korunması arasında doğru dengeyi kurabilmek.
Çünkü turizm yalnızca oda ve uçak bileti satılan bir sektör değil. Bir destinasyonun turizm ekonomisi; rehberlerden seyahat acentalarına, restoranlardan transfer şirketlerine, müzelerden yerel üreticilere kadar geniş bir değer zinciri oluşturuyor. Dijital platformların bu zincirdeki payı büyüdükçe, yalnızca rezervasyon hacminin değil, değerin nerede yaratıldığı ve gelirin nerede kaldığı sorusunun da sorulması gerekiyor.
TÜRSAB’ın son dönemdeki açıklamalarında öne çıkan temel itiraz da burada anlam kazanıyor. Yabancı platformların Türkiye’de şirket kurmadan veya yerli acentalarla aynı yükümlülüklere tabi olmadan faaliyet göstermesinin rekabet açısından eşitsizlik yaratabileceği savunuluyor. Bu yaklaşımın üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir tarafı var: Yerel şirketlerden talep edilen yükümlülüklerin, küresel şirketler söz konusu olduğunda tamamen ortadan kalkmaması gerekir.
Öte yandan düzenlemenin yalnızca korumacı bir anlayışa dönüşmesi de doğru olmayacaktır. Küresel platformların sunduğu teknoloji, kullanıcı deneyimi, erişim ve uluslararası pazarlama gücü Türk turizmi için aynı zamanda önemli fırsatlar yaratıyor. Türkiye’nin ihtiyacı dijital platformlarla savaşmak değil; onlarla hangi koşullarda ve hangi kurallar çerçevesinde çalışılacağını belirlemek.
Daha uzun vadede ise yalnızca yabancı platformların Türkiye’deki faaliyetlerini düzenleyen değil, kendi seyahat teknolojisi ekosistemini de geliştiren bir Türkiye’ye ihtiyaç var. Yerli seyahat şirketlerinin dijitalleşmesi, veri analitiği ve yapay zekâ kullanımı, doğrudan tüketiciye ulaşabilme kapasitesi ve uluslararası pazarlara erişimi desteklenmeden yalnızca mevzuat yoluyla kalıcı bir rekabet avantajı yaratmak mümkün değil.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde tartışılması gereken soru “platformlar mı, acentalar mı?” olmamalı.
Asıl soru şudur:
Turizmde dijitalleşmenin yarattığı ekonomik değer, hangi kurallar içerisinde ve kimler arasında paylaşılacak?
İyi hazırlanmış bir düzenleme ne dijital platformların önünü kesmeli ne de yerel sektörün eşitsiz rekabet koşullarında bırakılmasına izin vermeli. Tüketicinin seçme özgürlüğü korunurken vergi adaleti, tüketici güvenliği, şeffaflık ve rekabet eşitliği de güvence altına alınmalı.
Çünkü turizmin geleceği yalnızca daha fazla dijitalleşmekten geçmiyor.
Asıl mesele, dijitalleşirken adil kalabilmek.