Euro
Arrow
55,7198
Dolar
Arrow
49,9308
İngiliz Sterlini
Arrow
66,8728
Altın
Arrow
6258,9529
BIST
Arrow
10.760
Anasayfa > Yazarlar > Burak Bilgit > MICHAEL STROGOFF: Verne’in Hayalinden Sibirya’nın Sonsuzluğuna

MICHAEL STROGOFF: Verne’in Hayalinden Sibirya’nın Sonsuzluğuna

X Facebook WhatsApp Mail ABONE OL Google News
Yayınlanma: 01.11.2026 13:56

Bir telgraf hattı susar. İmparatorluğun uzak ucundaki şehir kuşatma altındadır. Binlerce kilometrelik mesafeyi, düşman hatlarını aşarak geçmek zorunda olan bir ulak yola çıkar. Jules Verne’in 1876’da yayımlanan romanı Michael Strogoff böyle başlar: Sibirya’nın uçsuz bucaksız coğrafyasında, sadakat ve cesaret kadar mesafenin de başrolde olduğu bir yolculuk.

Çar’ın kurye subayı Mihail Strogoff’un görevi, Moskova’dan İrkutsk’a gizli bir mesaj ulaştırmaktır. Verne’in kaleminde Sibirya, yalnızca haritanın uzak bir köşesi değildir; insanın iradesini sınayan nehirler, ormanlar, bozkırlar ve sert iklimlerle örülü büyük bir sahnedir. Trenler, atlar ve nehir tekneleriyle ilerleyen bu macera, okuru sürükleyici bir serüvene taşırken Rusya’nın doğuya uzanan genişliğini de hissettirir. Coğrafya, hikâyenin dekoru olmaktan çıkar, kaderini belirleyen kuvvete dönüşür.

Bu hikâye sinemaya da taşındı. Jacques de Baroncelli ile Richard Eichberg’in yönettiği siyah-beyaz Michel Strogoff uyarlaması 1935’te çekildi ve 1936’da gösterime girdi. Ardından, George Nicholls Jr. yönetimindeki siyah-beyaz Amerikan uyarlaması The Soldier and the Lady 1937’de izleyiciyle buluştu; yapımın çalışma başlığı Michael Strogoff’tu. Her iki film de Verne’in Sibirya’sını dönemin sinema diliyle yeniden kurdu.

Bugün aynı coğrafyaya bakarken, hayal gücünün yerini gerçek bir demiryolu alıyor: Trans-Sibirya Ekspresi. Moskova’dan doğuya uzanan raylar, Ural Dağları’nı aşarak Sibirya’nın ormanlarına, büyük nehirlerine ve Baykal Gölü’nün kıyılarına ilerler. Vagon penceresinden geçen manzara saatler içinde değil, günler boyunca değişir. İstasyonlarda kısa bir duraklama, yemekli vagonda bir çay, koridorda duyulan tekerlek ritmi… Bu yolculukta zamanın ölçüsü kilometreden çok, ufkun yavaşça değişmesidir.

Trans-Sibirya’nın en ilgi çekici devamlarından biri, Ulan-Ude’den güneye ayrılarak Moğolistan’a yönelen Trans-Moğolistan hattıdır. Rusya’nın taygası yerini giderek açık bozkırlara bırakır; sınır geçilir ve tren Ulan Batur’a ulaşır. Burada geniş gökyüzü, Budist manastırları ve göçebe kültürünün izleri başka bir dünya hissi yaratır. Şehrin dışına çıkıldığında, ger adı verilen geleneksel çadırlarda sürdürülen yaşam ve atlarla kurulan kadim ilişki, bozkırın yalnızca boş bir arazi değil, yaşayan bir kültür olduğunu gösterir.

Moğolistan’da demiryolunun ritmi, yolculuğun sonunda bambaşka bir sessizliğe açılır. Gobi’nin taşlı çölleri, rüzgârın biçimlendirdiği kayalıklar ve ufukta kaybolan patikalar, bir zamanlar imparatorlukların ve kervan yollarının geçtiği coğrafyayı düşündürür. Cengiz Han’ın tarih sahnesine çıktığı bu topraklarda, insanın doğayla kurduğu ilişki hâlâ gündelik hayatın merkezindedir. Trans-Sibirya’dan Trans-Moğolistan’a uzanan rota, yalnızca iki ülkeyi birbirine bağlamaz; orman kuşağından bozkıra, imparatorluk tarihinden göçebe kültürüne uzanan büyük bir geçiş anlatır.

Michael Strogoff’un yolculuğu kurguydu; ama Verne’in sezdiği şey gerçekti: Sibirya’yı anlamak için mesafeyi yalnızca ölçmek yetmez, onu katetmek gerekir. Tren ilerledikçe harita bir manzaraya, tarih bir karşılaşmaya dönüşür. Moğolistan bozkırlarında ufuk yeniden açıldığında, yolculuk bir varıştan çok, dünyayı başka bir ölçekte görmenin adı olur.

Yıllar önce bu raylarda ilerlerken, belki de Jules Verne’in hayal ettiği dünyanın içinden geçiyordum ben de. Bugün geriye dönüp baktığımda, o yolculuğun bende bıraktığı en güçlü iz, katettiğim binlerce kilometreden çok, Sibirya’nın sonsuzluğunda ve Moğolistan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarında hissettiğim zaman duygusu. Verne’in satırlarında başlayan bir macera, benim için gerçek bir yolculuğa dönüşmüş; trenin penceresinden gördüğüm manzaralar, belleğimde birer hikâyeye yerleşmişti. Ve belki de bu yüzden, her büyük yolculuğun içinde biraz edebiyat, biraz tarih, biraz hayal ve bütünüyle hayat vardır. Seyahat sanattır.

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları