Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,1549
Dolar
Arrow
43,1455
İngiliz Sterlini
Arrow
57,7031
Altın
Arrow
6252,4148
BIST
Arrow
10.729

Toplumsal kriz: Okul, ücret ve hayatta kalma

Okul artık yalnızca bir eğitim kurumu değil; aynı zamanda bir çocuk bakıcısı, hatta kimi zaman yarı açık bir cezaevi işlevi görüyor. Arada bir şeyler öğretilmesini, çocuğun hayatta kalma becerileri kazanmasını umuyoruz. Bununla birlikte, suçtan ve kötü alışkanlıklardan uzak tutulması gibi son derece temel beklentilerimiz de var.

Günümüz koşullarında anne-babanın çalışması bir tercih değil, zorunluluk. Özellikle büyük şehirlerde tek maaşla hayat kurmak neredeyse imkânsız. Anne-baba çalışırken çocuğun güvenli bir yerde bulunması gerekiyor. Toplumsal ilişkilerin bugünkü doğasında bunun tek karşılığı okul.

Ancak burada ciddi bir kopukluk var. Devlet okulları, eğitim niteliği tartışmasını bir kenara bırakalım, çocuğu en fazla saat 14.00’e kadar tutabiliyor. Oysa ebeveynlerin çalışma saatleri en iyi ihtimalle 09.00–17.00 arası. Aradaki boşluk ya bakıcıyla ya da etüt merkezleriyle doldurulmak zorunda. Bu ise çoğu aile için ciddi bir ek maliyet demek. Nitekim tek bir maaşın yarısından fazlası bu “tamamlama” masrafına gidebiliyor.

Bu noktada özel okullar bir alternatif gibi görünüyor. Eğitim kalitesinden tamamen bağımsız olarak, sundukları en büyük avantaj çocuğu sabah 08.00’den akşam 18.00’e kadar “emanet edilebilir” bir kurum olmaları. Fakat bu kez karşımıza çok daha ağır bir fatura çıkıyor. Ankara’da özel bir okulun yıllık maliyeti bugün en az 400.000 TL. Üstelik bu yalnızca 10 aylık eğitim dönemi için geçerli.

Çalışan ebeveynler yaz aylarını da düşünmek zorunda. İki aylık kesintisiz tatil çoğu aile için mümkün olmadığına göre, yaz okulu kaçınılmaz hale geliyor. Bu da yaklaşık 100.000 TL’lik ek bir yük demek. Sonuçta bir çocuğun yıllık “okulda tutulma” maliyeti 500.000 TL’ye yaklaşıyor.

Ortada açık bir toplumsal kriz var. Çocuk yetiştirme, çalışma hayatı, barınma ve geçinme sorunları iç içe geçmiş durumda. Üstelik bu kriz hafiflemiyor; derinleşiyor. Eğer nüfusu azaltmak, çalışanları çocuk sahibi olmaktan caydırmak ve yalnızca belli bir gelir grubunun çocuk sahibi olabildiği bir toplum yaratmak gibi örtük hedeflerimiz yoksa, çok yanlış bir yolda ilerliyoruz.

Bu mesele ne ideolojik ne de partilerüstü bir lüks tartışmasıdır. Siyasal yelpazenin tamamını ilgilendiren yapısal bir sorundan söz ediyoruz. Dileğim, bu krizin artık hak ettiği ciddiyetle ele alınmasıdır.