Diş sıkma siyaseti ve Cumhuriyet iradesi
Türkiye; siyasetten hukuka, ekonomiden toplumsal etiğe kadar her alana yayılmış sistemik bir yozlaşma ikliminin kuşatması altındadır.
Halk, bir yandan yoğun bir algı bombardımanıyla edilgen bir kitleye dönüştürülmekte, diğer yandan ulusal iradesi; kayyumlar, siyasi transferler ve idari kararlarla gasp edilmektedir.
Yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının iktidarın kalkanına dönüştürüldüğü bu düzende; milyonlarca yurttaş, göz göre göre ağır ekonomik yıkımların, hak ihlallerinin ve derin bir umutsuzluğun kucağına itilmektedir.
Yargıda Kayırma, Ranta Kalkan; Medyada Sansür Düzeni
Türkiye fon vurgununu ve irade gasplarını konuşurken Ankara 2 Nolu Baro Başkanı Gökhan Ağdemir’in, “İki senelik çalışma dönemimizde 70 tane baro üyesi avukat arkadaşımızı hâkim-savcı yaptık” itirafı, ülkenin yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı noktasında geldiği yeri gözler önüne serdi.
Demek ki yargıdaki çürüme o kadar kanıksanmış ki usulsüzlük bir ayıp sayılmak yerine adeta bir "başarı" gibi sergilenebiliyor ve Adalet Bakanlığı referanslarından açıkça söz edilebiliyor; bu durum, liyakatsizliğin ve vesayetin bizzat uygulayıcıları tarafından meşrulaştırıldığını açıkça kanıtlıyor.
Yargının araçsallaştırıldığı bu düzende; iktidar çevresinin ülke ekonomisini yıllarca yoracak büyüklükteki fon vurgunu akıl almaz yöntemlerle gizlenmek isteniyor. Gerçeklerin üstünü örtme çabası; kayyumlar, ev hapisleri, tutuklamalar ve erişim engelleriyle devam ettiriliyor. Öyle ki, dün rafa kaldırılan "lekelenmeme hakkı" bile bugün bir kalkan gibi kullanılarak 214 kişilik vurgun listesi kamuoyunun hafızasından silinmeye çalışılıyor.
Diş Sıkma Siyasetinin Faturası
Baskı, rant ve kayırmanın açıkça sergilendiği bu ortamda, ana muhalefet partisi lideri Özgür Özel’in, "Dişimizi sıkacağız, sandığa kadar sabredeceğiz, kötülüklerle mücadele edeceğiz. Eninde sonunda o sandığı getireceğiz" sözleri; mücadeleyi ucu belirsiz bir tarihe erteleyen pasif bir siyasi tutumu yansıtıyor.
Kılıçdaroğlu döneminde gerçeği görüp uyaran herkes gibi biz de eleştirildik; "şimdi sırası değil" denilerek susturulmak istendik. Bugün aynı anlayışın Özgür Özel yönetiminde de devrede olduğunu görüyoruz. Oysa dünün suskunluğunun ülkeyi getirdiği yer ortadadır. İşte bu yüzden, bedeli ne olursa olsun gördüklerimizi yazmaya; eleştirilerimizi iktidara yönelttiğimiz gibi muhalefete de çevirmeye mecburuz.
Can Suyu Çıkmazı
Şimdi sormak istiyorum: Tuzun bile koktuğu bu ucube sistemde; seçim kanunundan Yüksek Seçim Kuruluna (YSK) kadar devletin tüm kılcal damarlarını kontrol eden bir yapının insafından seçim kararı bekleyen ve o seçimle iktidarın değişebileceğini düşünen bir muhalefet anlayışı sorunları çözebilir mi?
Çeyrek yüzyıldır tükenmiş, bir damla suya muhtaç hâle getirilmiş bir topluma "Dişinizi sıkın" demek, olmayan bir vahayı vadetmek değil midir?
Sormak gerekir: Ucu belirsiz bekleyişlere yönlendirilen halka sabır telkin etmek, aslında tükenmekte olan iktidara can suyu vermek demek değil midir?
Bu noktada; muhalefetin, fon vurgununda adı geçen 214 kişilik listenin üzerine kararlılıkla gitmesini şüphesiz etkili muhalefetin somut bir örneği olarak değerlendirmek gerekir.Ancak topluma edilgen bir 'diş sıkma' reçetesi sunarak bu duruşu gölgelemek niye?
Bu noktada mücadelenin "sabır" söylemiyle pasifleştirilemeyeceğini anımsatmak adına, tarihten bir olayı "kıssadan hisse"olarak aktarmakta fayda görüyorum:
Kıssadan Hisse: Tarihi "Diş Sıkanlar" Değil, İrade Koyanlar Yazar
Tarih: 7-8 Temmuz 1919 gece yarısından sonra…
Yer: Erzurum.
Mustafa Kemal Paşa, sarayla yaptığı uzun ve gergin telgraf görüşmelerinin ardından görevden alınmış, bunun üzerine askerlik görevinden de istifa ettiğini saraya bildirmiştir. Yaniüzerinde üniforması yokturve rütbeleri sökülmüştür… Yanında Mazhar Müfit (Kansu) ile Süreyya (Yiğit) bulunmaktadır. Gece karanlık ve uzundur. Mustafa Kemal sabaha yakın bir kahve ister veMazhar Müfit’e döner:
— Not defterin yanında mı Mazhar?
— Yok efendim.
— Bir zahmet al gel.
Kısa süre sonra Mazhar Müfit defteriyle gelir. Mustafa Kemal, ondan ve Süreyya Bey’den yazacaklarının şimdilik sır olarak kalmasının sözünü alır. Mazhar Müfit’e:
— Yaz, der: Zaferden sonra hükümet biçimi cumhuriyet olacaktır. Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Tesettür kalkacaktır. Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir. Latin harfleri kabul edilecektir.
Mazhar Müfit elinden kalemini düşürür. Kalemini almak için eğilir, o esnada Mustafa Kemal ile gözleri buluşur, şaşkın bir ifadeyle:
— Kusura bakmayın paşam ama çok büyük hayaller kuruyorsunuz, adeta rüya görüyorsunuz.
Mustafa Kemal sakindir, tarihi yanıtını verir:
— Zamanı gelince görürüz.
Biz o zamanı tarihten çok iyi biliyoruz.
Amansız bir mücadele ile sağlanan ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin ilanı… Bugün kanla, irfanla kurulan o Cumhuriyet’in eli ayağı bağlanmış, kolu kanadı kırılmış; son bir hamleyle parçalanması için süreç, teröristbaşına statü kazandırılması aşamasına kadar taşınmıştır.
Tarihi yazanlar; ellerindeki tüm yetkiler alınmışken bile köşelerine çekilip "diş sıkanlar" ya da mevcut köhne yapının kurallarıyla günü kurtarmaya çalışanlar değildir.
Tarihi değiştirenler, kuşatılmış bir düzende teslimiyet reçeteleri yazanlar hiç değildir.
Tarihi kuranlar; en karanlık gecede bile güçlü iradeleriyle "cumhuriyeti" defterlerine korkusuzca yazabilenlerdir.