Ağustos ayını geride bırakıyoruz. Türk tarihinde özel bir yere sahip olan Ağustos, zaferler ayı olarak da bilinir. Nitekim Malazgirt, Belgrad, Mohaç ve en önemlisi de Başkomutanlık Meydan Muharebesi gibi büyük zaferler hep bu aya denk gelmiştir. Tabi bunlar takvimsel bir rastlantı olarak da görülebilir ama tesadüf addedilemeyecek bir gerçeklik varsa o da Türklerin tarihte kaydadeğer bir yere sahip olmalarında askeri zaferlerin öncü rol oynadığıdır. Binlerce kilometre boyunca örgütlü hareketlilikle yeni yurtlar fethetmek zaten başka türlü mümkün değildir.
Bahsedilen hareketlik ve coğrafya değişimi, tarihsel süreçte insan kaynağının gelişiminde önemli bir paya sahiptir. Doğu-Batı ekseninde Orta Asya, Kafkasya, Anadolu ve Balkan coğrafyaları birbirinden çok farklı karasal özelliklere sahipken, bu çeşitliliğe Kuzey-Güney ekseninde Karadeniz ve Akdeniz odaklı deniz medeniyetleri eklemlenmiş ve ortaya muazzam bir zenginlik çıkmıştır. Tüm bu birikim neticesinde halklar arasında zamanla yaşanan kaynaşma, dinamizm ve kültürel derinleşmeyi sağlamıştır. Nazım Hikmet’in ‘Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan’ dizeleriyle betimlediği anlayış tam da budur.
Bununla birlikte, ortak bir tarih ve mekânda buluşan insanların zamanın ruhuna uygun ve uyumlu bir şekilde yaşamaları ancak insanına güçlü bir aidiyet duygusu veren yetkin bir kimlik inşasıyla hayata geçebilir. Bunu sağlamak ise en az askeri zafer kadar ve hatta ondan daha da zordur. Zira askeri zaferleri asıl taçlandıran, edinilen topraklarda tutunabilmek ve kalıcı olabilmektir.
20. Yüzyıl bu açıdan kritiktir. Halaskar yani Kurtarıcı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı sırasında sadece büyük bir askeri komutanlık örneği göstermemiş, sonrasında kurduğu Cumhuriyet ve yaptığı devrimlerle Türkiye’ye seviye atlatmıştır. Tarihin kadim dönemlerini kazıyarak bizzat yaptığı araştırmaların ışığında, yukarıda anlatılan binlerce yıllık uygarlık birikimini yeni bir milli devlet kimliğiyle perçinlemiştir. 1924 Anayasası ile siyasi zaferin adını koymuş; Cumhuriyet yar, Türk yaren olmuştur!
Böylelikle Türk kimliği kapsayıcı bir çatı haline gelmiş, yeni devlet çağdaş dünyaya kendini kabul ettiren güçlü bir üst kimlik etrafında örgütlenmiştir. Cumhuriyet rejimi ve Türk ulus devlet kimliği Atatürk’ün en büyük mirası olarak ilerici hamlelerdir. Bunu anlayamamak veya anlamayı istememek ancak bilgi eksikliği ya da art niyetle açıklanabilir.
Atatürk’ün Viyana’dan Sakarya’ya kadar geri çekilip küçülen bir devletin son kalesini kurtarıp genişletmesi, aşağılanıp hor görülen Türk’ü yüceltmesi ve nihayetinde ülkesini ayağa kaldırması elbette ki birilerinin hoşuna gitmemiştir. Peki yaptıkları en çok kimi rahatsız etmiş olabilir? Yanıt nettir: Kimlere karşı zafer kazanmışsa öncelikle onları huzursuz etmiştir! Batı ve özelinde Anglosaksonlar, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i ve yeni Türk ulus-devlet kimliğini hazmedememiş; türlü yollarla hedef almışlardır. Aslında durum, Kılıçarslan’ın muazzam direnişi karşısında şaşırıp öfkelenen ve sonrasında intikam ateşleri harlanıp Anadolu’da birçok kez Selçukluların başına bela olan Haçlıların ruh haline benzetilebilir. Sadece zaman, araç ve yöntemler değişmiştir.
Batılılar Atatürk’e karşı emellerinde; tarikatlar, cemaatler ve diğer gruplar dahil her renkten yerli ortak bulmakta zorlanmamış ve 2. Dünya Savaşı sonrasında etkilerini peyderpey artırmışlardır. Sözkonusu karşı devrim süreci son yıllarda ivme kazanmıştır. Öyle ki gelinen noktada ülkenin kuruluş yapısı ve kimliği bile tartışmaya açılmıştır. Çerçeve Yasa ile yeni Anayasa tartışmalarını bu ‘çerçevede’ ele almakta fayda vardır. Demografik dönüşümle aşındırılan Türk ulus kimliği nihai hedeftir. Güncel soru, halkın bunu kabul edip etmeyeceğidir.
Bugün Atatürk’ün mirasından yana taraf olmak, Türk ulusu açısından tek çıkış yoludur. Mücadele için önce vaziyetin ne olduğunu ve Batı’nın ne yapmak istediğini anlayacak bilinçlenme şarttır. Şurası açıktır ki, Batılıların bir asır önce yedikleri tokadın acısı dinmemiş, öç alma hevesleri kabarmış ve bu yolda önemli mesafe katettiklerini düşündükleri için artık maskelerini indirmişlerdir. Simgeler açıklayıcıdır: ABD Başkanı Trump’ın NATO Zirvesi nedeniyle geldiği Ankara’da Anıtkabir’i ziyaret etmemesi bir işarettir. Aslında haleflerine kıyasla dürüst davranıp gerçek niyetlerini açık ettiği için kendisine ve ‘1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz’ diyecek kadar ortalıkta Müstemleke Valisi edasıyla dolaşan atadığı Büyükelçi’sine teşekkür de edilebilir! Bu sözler, gözleri açmayacaksa daha ne açabilir? Söyleyin, tüm bunlar yaşanırken gerçek bir Atatürkçü yurtsever nasıl aynı zamanda Batıcı olabilir?
30 Ağustos tarihine denk gelmesi nedeniyle ilk yazıma Atatürk’ün askeri ve asıl siyasi zaferinin önemiyle başladım. Bundan sonra bu köşede ekonomi politik bakış açısıyla farklı konuları değerlendireceğiz. Dünyanın ve ülkemizin gidişatını, görünen o ki hayli dertleşerek, tartışacağız.
Kritik dönemeçte saflar netleşirken bugün bize düşen zaferlerimizi anlamak, savunmak ve ileri taşımaktır. 30 Ağustos Bayramı’nı coşkuyla kutlarken, ebedi Başkomutanımız Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarını minnetle analım. İlk yazıyı da onların aziz ruhuna uygun bir şekilde Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanında geçen bir tümceyle noktalayalım: İnsan Türk olur da nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?
Sahi, nasıl olmaz?
Çok Okunanlar
İdris Naim Şahin, Alihan Kuriş soruşturmasında ifade verecek
Gözaltına alınan Fidan Hoca'nın Instagram'daki aylık kazancı ortaya çıktı
Eski MHP Antalya Milletvekili Hüseyin Yıldız hayatını kaybetti
Fidan Atalay hakkında tutuklama kararı
Trabzonspor'un UEFA Konferans Ligi'ndeki fikstürü belli oldu
Galatasaray'la anlaşan Leao'dan ilk açıklama!
Zeytinburnu’ndaki İETT kazasında tutuklama
Cem Yılmaz kalp krizi geçirdi
Beşiktaş'ın UEFA Avrupa Ligi'ndeki fikstürü belli oldu
Hürmüz Boğazı ekonomisinin alternatifi: Karasalcılık vs. küreselcilik