Kırılmış ayna: Bir eğitim sisteminin sessiz çöküşü
Psikanalist Ümit Eren Yurtsever, yaşanan okul saldırıları üzerinden yaptığı değerlendirmelerde ünlü psikanalist ve psikiyatrların da kuramlarına atıfta bulunuyor, Yurtsever sorunun temeline inerek saldırılarla ilgili önemli mesajlar veriyor.
İşte psikanalist Ümit Eren Yurtsever'in kaleme aldığı o yazı:
"Biliyorum... ama yine de yapıyorum."
Bu cümle, son yirmi yılın Türkiye'sinde bir milli marş gibi okundu. Herkes bildi. Öğretmen bildi, veli bildi, öğrenci bildi, bakan bildi, sokaktaki adam bildi. Herkes bildi ama kimse yapmadı. Kimse duramadı. Kimse "dur" diyemedi. Çünkü "dur" demek, sistemin dışına düşmek demekti. Sistemin dışına düşen de yok sayılırdı. Yok sayılan da zamanla yok olurdu.
Şimdi Kahramanmaraş'ta bir okulun bahçesinde, kan kurumuş bir betonun üzerinde duruyoruz. Ayser Çalık Ortaokulu. İsmini bile çoğumuz ilk kez duyduk. On bir çocuk, bir öğretmen. On iki tabut. Bir şehirde, bir ülkede, bir sistemde. Ve bir gün önce Siverek'te, bir gün önce Çekmeköy'de. Hepsi aynı haftanın çocukları. Hepsi aynı sistemin çocukları.
Peki bu nasıl oldu? Nasıl oldu da bu ülke, çocuklarını kendi okullarında kaybetmeye başladı? Nasıl oldu da eğitim, bir kurtuluş projesinden bir bekleme odasına dönüştü? Ya da imam hatipin gasilhanesi midir? İslami usullere göre cenazelerin yıkanıp kefenlendiği mekan olarak sadece ölülere mi hizmet etmektedir ?
Nasıl oldu da "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" nesil hayali, "sınav kaygısı yüksek, gelecek kaygısı yüksek, öfkesi yüksek" bir nesle dönüştü?
Bu soruların cevabı, tek bir iktidarın, tek bir partinin, tek bir yılın içinde değil. Bu, uzun bir çözülmenin, yavaş bir çöküşün, sessiz bir teslimiyetin hikâyesi. Ve bu hikâyeyi anlatmak için, önce o büyük hayalden başlamak gerek.
---
Bir Hayalin Kısa Tarihi
1923. Cumhuriyet daha birkaç aylık. Anadolu yanmış, yıkılmış, yorgun. Ama Mustafa Kemal, cephede kazandığı zaferi, asıl eğitimde kazanması gerektiğini biliyor. "Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatır; ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder" diyor. Savaşın ortasında, 1921'de Maarif Kongresi'ni topluyor. Daha düşman Ankara'nın kapısındayken, öğretmenlerle oturup eğitimin geleceğini konuşuyor.
O dönemde halkın büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyor. Medreseler ezberci, hayattan kopuk. Köylü, eğitimin kendisine değil, sadece şehirliye ait bir ayrıcalık olduğunu düşünüyor. Mustafa Kemal bunu değiştirmek istiyor. Laik, bilimsel, milli, pratik bir eğitim. Okullar, toplumun minyatürü olacak. Çocuklar, sadece bilgiyi ezberleyen değil, hayatta kullanabilen, üreten, düşünen bireyler olacak.
Ve bu hayali gerçekleştirmek için, o dönemde henüz dünyada yeterince tanınmayan bir ismi, John Dewey'i Türkiye'ye davet ediyor. 1924. Dewey, Amerika'da ilerici eğitim hareketinin öncüsü. "Eğitim hayata hazırlık değil, hayatın kendisidir" diyor. Okul, toplumla iç içe olmalı. Çocuk, yaparak yaşayarak öğrenmeli. Demokrasi, sadece bir yönetim biçimi değil, bir yaşam tarzı.
Dewey, iki ay Türkiye'yi geziyor. İstanbul, Ankara, Bursa. Raporlar yazıyor. Öğretmen maaşlarının artırılmasını, öğretmen yetiştirmenin güçlendirilmesini, uygulamalı eğitimi, el işlerini, tarımı, meslek eğitimini öneriyor. "Birlik ile tekdüzelik arasında büyük fark vardır" diyor. Merkeziyetçiliğin yerel inisiyatifi öldürmemesi gerektiğini vurguluyor.
Bu vizyon, daha sonra Köy Enstitüleri'nde hayat buluyor. 1940'lar. Anadolu'nun ücra köşelerinden çocuklar geliyor. Hem okuyor, hem üretiyor. Hem öğretmen oluyor, hem marangoz, hem tarımcı, hem demirci. Dewey, 1945'te Türkiye'ye tekrar geldiğinde, Köy Enstitüleri'ni görünce şaşırıyor: "Benim düşlediğim okullar Türkiye'de kurulmuş" diyor.
Ama bu hayal uzun sürmüyor. 1950'ler. Köy Enstitüleri kapatılıyor. Yerine, merkezi, tek tip, sınav odaklı bir sistem geliyor. Yıllar geçiyor. Darbeler, krizler, ideolojik çatışmalar. Eğitim, her iktidarın kendi ideolojisini aktardığı bir alan haline geliyor. Öğretmen, bir "fikir işçisi" olmaktan çıkıp, müfredatı uygulayan bir memura dönüşüyor. Öğrenci, bir "araştırmacı" olmaktan çıkıp, sınavı kazanması gereken bir yarışmacıya dönüşüyor.
2000'ler. AKP iktidarı. Eğitimde "reform" adı altında bir dizi değişiklik. 4+4+4. Dershanelerin kapatılması. Sınav sisteminin sürekli değişmesi. Müfredatın ideolojik olarak yeniden düzenlenmesi. Öğretmen atamalarında liyakatin yerini sadakatin alması. Okulların fiziki koşullarının iyileştirilmesi, ama içinin boşaltılması. Velilerin "müşteri" haline gelmesi. Öğrencilerin "veri" haline gelmesi.
Ve şimdi. 2026. Kahramanmaraş. Siverek. Çekmeköy. On iki ölü. Onlarca yaralı. Yüzlerce travma. Binlerce korku. Milyonlarca sessizlik.
---
Containment'ın Çöküşü: Taşınamayan Duygu
Bion, bir bebeğin ham duygularını (beta unsurlar) annesinin zihinsel aygıtıyla taşıyıp dönüştürebildiğini söyler. Anne, bebeğin ağlamasını, çığlığını, öfkesini alır; onu düşünülebilir, anlamlandırılabilir hale getirir; sonra bebeğe geri verir. Bebek, bu sayede kendi duygularını taşımayı öğrenir. Kendi zihnini kurar.
Okul da böyle olmalı. Öğretmen, çocuğun ham duygularını alıp dönüştürebilmeli. Sınıf, korkunun, öfkenin, utancın, merakın konuşulabildiği bir alan olmalı. Çocuk, "ben ne hissediyorum?" sorusunu sorabilmeli. "Neden böyle hissediyorum?" sorusunu sorabilmeli. "Bu duyguyla ne yapabilirim?" sorusunu sorabilmeli.
Ama Kahramanmaraş'taki çocuk bunu yapamadı. İçindeki öfke, boşluk, değersizlik, "kötü" duygular, hiçbir yerde taşınamadı. Discord'da niyetini yazdı. Poligonda atış yaptı. Rehberlik servisine defalarca gitti. Ama hiçbir yerde "ben senin içindeki bu şeyi görüyorum, birlikte düşünelim" diyen bir yetişkin olmadı. Sadece kayıtlar tutuldu. Sadece formlar dolduruldu. Sadece "riskli öğrenci" etiketi yapıştırıldı.
Ve sonra, o taşınamayan duygu, eyleme döküldü. Babanın silahlarıyla okula girdi. On bir arkadaşını, bir öğretmenini öldürdü. Sonra kendini.
Bu, bireysel bir patoloji değil. Bu, kurumsal bir başarısızlık. Sistem, çocuğun içindeki "kötü"yü taşıyamadı. Onu görmedi, duymadı, anlamadı. Ve o "kötü", Real olarak, kanlı bir gerçeklik olarak geri döndü.
Siverek'te de aynı. On dokuz yaşındaki eski öğrenci, pompalı tüfekle meslek lisesine girdi. On altı kişi yaralandı. Neden? Çünkü okul, ona bir zamanlar "sen burada bir yere aitsin" diyemedi. "Senin bir geleceğin var" diyemedi. "Senin öfkeni anlıyoruz" diyemedi.
Çekmeköy'de de aynı. On yedi yaşındaki öğrenci, öğretmenini bıçaklayarak öldürdü. Kısa süre önce akıl hastanesinden çıkmıştı. Rehberlik servisine defalarca gitmişti. Ama sistem, onu "bireysel tedavi"ye indirgedi. Yapısal sorunu görmedi. Okulun, ailenin, toplumun, ekonominin, kültürün nasıl bir çocuğu bu noktaya getirdiğini sormadı.
Bion'un dediği gibi: Duygu taşınamazsa, düşünceye dönüşemez. Düşünceye dönüşemeyen duygu, ya içe çöker (depresyon, kaygı, sessizlik) ya da dışa patlar (şiddet, zorbalık, vandalizm). Türkiye'de son yıllarda her ikisini de görüyoruz. İntihar eden çocuklar. Okul basan çocuklar. Sessizleşen çocuklar. Öfkelenen çocuklar.
Ve sistem, hâlâ aynı şeyi söylüyor: "Güvenlik önlemlerini artıracağız." Metal dedektörler. Güvenlik kameraları. Polis okullarda. Ama containment, metal dedektörle olmaz. Containment, bir insanın, bir çocuğun duygusunu taşıyabilmesiyle olur. Bir öğretmenin, bir rehberin, bir annenin, bir babanın, bir komşunun, bir toplumun o çocuğu "duyması"yla olur.
---
Sembolik Düzenin Boşalması: Anlamın Kayboluşu
Lacan, Sembolik düzenin dil, yasa ve Büyük Öteki aracılığıyla anlam garantisi verdiğini söyler. Çocuk, "burada konuşulur, sınır konur, düşünülür" mesajını alır. "Doğru" ve "yanlış" vardır. "Adalet" vardır. "Anlam" vardır.
Erken Cumhuriyet, bu Sembolik düzeni kurmaya çalıştı. Bilim, eleştirel akıl, laiklik, "fikri hür" nesil. Okul, anlamın kurulduğu yer olacaktı. Öğretmen, bu anlamın taşıyıcısı olacaktı. Müfredat, bu anlamın çerçevesi olacaktı.
Ama bugün, bu Sembolik düzen boşalmış durumda. Okul, tutarlı bir yasa ve anlam alanı sunmuyor. Sürekli değişen müfredat. Sürekli değişen sınav sistemi. Sürekli değişen öğretmen atama sistemi. Sürekli değişen ideolojik söylem. Çocuk, "burada ne öğreniyorum?" sorusunu soruyor. "Neden öğreniyorum?" sorusunu soruyor. "Bu bilgi ne işe yarayacak?" sorusunu soruyor. Ama net bir cevap alamıyor.
Bunun yerine, performans baskısı alıyor. "Daha çok çalış." "Daha çok test çöz." "Daha çok başarılı ol." Ama "neden?" sorusu cevapsız kalıyor. Çünkü sistem, "neden" sorusunu sormak istemiyor. Çünkü "neden" sorusu, sistemin kendisini sorgulamaya götürür. Ve sistem, kendisini sorgulatmak istemiyor.
Kahramanmaraş'taki çocuk, niyetini Discord'da açıkça yazdı. "Yarın okula gidip herkesi öldüreceğim." Bu, bir Sembolik çağrıydı. "Beni durdurun. Bana sınır koyun. Bana 'hayır' deyin." Ama Sembolik müdahale gerçekleşmedi. Kimse "hayır" demedi. Kimse "dur" demedi. Kimse "seni anlıyoruz" demedi. Sadece kayıtlar tutuldu. Sadece formlar dolduruldu. Ve sonra Real devreye girdi: ölüm, kan, delilik.
Siverek'te de aynı. Çocuk, pompalı tüfekle okula girdi. "Beni görün. Beni duyun. Ben buradayım." Ama sistem, onu görmedi. Sadece "güvenlik zafiyeti" dedi. "Aile içi sorun" dedi. "Sosyal medya etkisi" dedi. Ama asıl sorunu görmedi: Anlamın, yasanın, Sembolik'in çöküşünü.
Ve şimdi, sistem aynı şeyi yapıyor: Okulları "karakola çevirme" tartışması. Daha fazla güvenlik. Daha fazla kamera. Daha fazla polis. Ama Sembolik düzen, polisle kurulmaz. Sembolik düzen, bir toplumun kendisine, çocuğuna, geleceğine dair tutarlı bir anlatı kurmasıyla kurulur. "Biz kimiz?" "Nereye gidiyoruz?" "Neden buradayız?" sorularına cevap vermesiyle kurulur.
Türkiye, bu sorulara cevap veremiyor. Çünkü bu soruları sormak, sistemin kendisini sorgulamak demek. Ve sistem, kendisini sorgulatmak istemiyor. Sadece "güvenlik" diyor. Sadece "istikrar" diyor. Sadece "bekâ" diyor. Ama çocuk, "bekâ" ile yaşayamaz. Çocuk, anlamla yaşar. Çocuk, umutla yaşar. Çocuk, "yarın daha iyi olacak" inancıyla yaşar.
Ve o inanç yoksa, çocuk ya içe çöker ya da dışa patlar.
---
Paranoid-Şizoid Pozisyonun Kurumsallaşması: Parçalanan Dünya
Klein, paranoid-şizoid pozisyonun dünyayı "iyi" ve "kötü" diye parçaladığını söyler. Bebek, annesini "iyi anne" ve "kötü anne" olarak ikiye böler. Çünkü henüz bütünleşik bir nesne kuramaz. Depresif pozisyon ise bu parçaları birleştirip suçluluk, onarım ve bütünleşme imkânı sunar. Bebek, annesinin hem iyi hem kötü olduğunu, ama aynı anne olduğunu kabul eder.
Türkiye'de eğitim sistemi, paranoid-şizoid pozisyonu kurumsallaştırmış durumda. "Biz" ve "onlar." "İyi öğrenci" ve "problemli çocuk." "Milli" ve "bozguncu." "Başarılı" ve "başarısız." Bu ikilikler, depresif pozisyona geçişi engelliyor. Bütünleşmeyi, sorumluluk almayı, onarımı imkânsızlaştırıyor.
Kahramanmaraş saldırısından sonra toplumsal tepki, bu paranoid-şizoid splitting'i yeniden üretti. Fail, "canavar çocuk" ilan edildi. "Bizim çocuğumuz değil." "İstisna." "Sapma." Sistem tamamen aklanıp "istisna" denildi. Orta yol — "Bu çocuk neden bu hale geldi? Sistemi nasıl onarırız? Hangi koşullar bu çocuğu bu noktaya getirdi?" sorusu — daraldı. Depresif pozisyona geçiş engellendi.
Oysa depresif pozisyon, tam da bu soruları sormayı gerektirir. "Benim de sorumluluğum var." "Bu sistemin bir parçasıyım." "Bu çocuğu bu hale getiren koşulların bir parçasıyım." "Ne yapabilirim?" Bu sorular, suçluluk duygusunu, onarım arzusunu, bütünleşme çabasını beraberinde getirir. Ama Türkiye, bu soruları sormaya hazır değil. Çünkü bu sorular, sistemin kendisini sorgulamak demek. Ve sistem, kendisini sorgulatmak istemiyor.
Bunun yerine, "güvenlik" söylemi devreye giriyor. "Daha fazla kamera." "Daha fazla polis." "Daha fazla ceza." Ama bu, paranoid-şizoid pozisyonu besliyor. "Biz" (iyi, masum, mağdur) ve "onlar" (kötü, sapkın, canavar). Ve bu ikilik, şiddeti daha da körüklüyor. Çünkü "onlar" kategorisine itilen çocuk, kendisini "onlar" olarak görmeye başlıyor. Ve "onlar" olmak, şiddeti meşrulaştırıyor.
---
Zizekçi İdeoloji: "Biliyorum Ama Yine de Yapıyorum"
Zizek, ideolojinin klasik "yanlış bilinç" olarak değil, pratik bir işlem olarak tanımlar. "Biliyorum... ama yine de yapıyorum." İnsan gerçeği bilir, ama davranışıyla onu yok sayar. İdeoloji, bilgiyi engellemez; bilginin kendisini işlevsiz kılar. En güçlü ideoloji, "ideoloji yok, sadece gerçeklik var" diyenidir.
Türkiye eğitim sisteminin temel ideolojik formülü şudur: "Biz (devlet, milli irade, değerler) düşünürüz. Çocuklar itaat eder. Sorgulamak = bozgunculuk, ihanet veya yozlaşma."
Bu formül, düşünmenin kendisini tehlikeli ilan eder. Eleştirel düşünce "yabancı ideoloji", "gayri milli" veya "bozucu" olarak kodlanır. Böylece düşünce, sistemin dışında bırakılır. Sonuçta sistem, düşünemeyen özne üretir. Bu özne, ideolojinin başarı ürünüdür: O düşünmez, sistem onun yerine düşünür (veya düşünmemesini dayatır).
"Biliyorum... ama yine de yapıyorum." Öğretmen bilir ki müfredat onu ezer, yine de anlatır. Öğrenci bilir ki sistem onu tüketir, yine de ödevini yapar. Veli bilir ki okul bir üretim bandıdır, yine de "başarı" rakamlarını takip eder. Yönetici bilir ki sistem çöküyor, yine de raporları doldurur. Bakan bilir ki reformlar işe yaramıyor, yine de yeni bir reform açıklar.
Herkes bilir. Ama kimse yapmaz. Çünkü yapmak, sistemin dışına düşmek demek. Sistemin dışına düşen de yok sayılır. Yok sayılan da zamanla yok olur.
Bu ideolojik formül, Türkiye'nin psikolojik yapısıyla birleşir. Otoriteye bağlılık ve aidiyet korkusu. Düşünmek, gruptan dışlanma riski taşır. "Biz"den ayrılmak, varoluşsal tehdit olarak algılanır. Parçalama alışkanlığı. "Biz/onlar", "iyi/kötü", "milli/bozguncu" ikilikleri, depresif bütünleşmeyi engeller. Travma tekrarı. Tarihsel travmalar (savaş, darbe, ekonomik kriz), düşünmeyi "lüks" veya "tehlikeli" hale getirir. Güvenlik dili, düşünce dilinin yerini alır. Semptomun kolektif inkârı. Şiddet patladığında "bu bizim değil, istisna" denir. Böylece yapısal sorun görünmez kalır.
---
Pessoa'nın Aynası: Huzursuzluğun Kitabı
Fernando Pessoa'nın Bernardo Soares'i, düşünce, duygu ve eylemin birbirinden koptuğu bir öznedir. Lizbon'un gri ofislerinde, hayatını yaşamadan hayatı düşünen bir adam. "Hiçbir zaman rüyadan başka bir şey yapmadım" der. "Eylem, düşüncenin hastalığıdır, hayal gücünün kanseridir."
Soares, containment'ın çöküşünü, Sembolik'in boşalmasını, Imaginer parçalanmayı ve ideolojik "biliyorum ama yine de yapıyorum" inkârını somutlaştırır. O, sistemin başarıyla ürettiği öznedir: düşünür ama düşüncesi hiçbir yere bağlanmaz; hisseder ama hissi taşınmaz; bilir ama bildiği şeyle yaşamaz.
"Ruhum sabırsız, kendini rahatsız bir çocuk gibi görüyor; huzursuzluğu sürekli büyüyor ve hep aynı kalıyor. Her şey ilgimi çekiyor, ama hiçbir şey beni tutmuyor. Her şeye katılıyorum, bir yandan da rüya görüyorum."
Bu, beta unsur bombardımanıdır. Duygu gelir, düşünce gelir, ama hiçbir "taşıyıcı" onları alıp anlamlandırmaz. Soares'in iç dünyası, taşınamayan duyguların sürekli çarpıştığı bir girdaptır.
"Her birimiz birkaç kişiyiz, çoğuz, bir benler kalabalığıyız. Çevresini küçümseyen ben, o çevreden acı çeken veya keyif alan benle aynı değildir."
Ego, tutarlı bir "ben" değil, çatışan imgelerin ve seslerin toplamıdır. Depresif pozisyona geçilemez. Türkiye'de "biz/onlar", "iyi öğrenci/problemli çocuk", "milli/bozguncu" ayrımı aynı Imaginer parçalanmanın kolektif hâlidir.
"Hayat, birinin dolaştırdığı bir yumak iplik gibidir. Sıkıca sarılmış olsaydı veya tamamen açılmış olsaydı anlamı olurdu. Ama olduğu gibi, hiçbir yere varmayan karışık bir iplik yumağıdır."
Anlam kurulamaz. Büyük Öteki boşalmıştır. Soares "düşünüyorum" der ama düşüncesi eyleme, karara veya anlam üretimine dönüşmez. Bu, "düşünemeyen grup"un bireysel portresidir: Düşünce vardır, ama Sembolik düzende yer bulamaz; bu yüzden Real'e (boşluk, anlamsızlık, huzursuzluk) düşer.
Soares, en azından bu kopuşu edebiyatın malzemesi yapabiliyordu. Okuldaki çocuk ise çoğu zaman o malzemeyi bile üretemeden, sistemin başarıyla ürettiği "işlevsel özne" olarak kalır.
---
Okul Baskınlarındaki Çocuklar: Real'e Düşenler
Pessoa'nın Soares'i, düşünce, duygu ve eylemin birbirinden koptuğu bir öznedir. Aynı kopuş, 2024-2026 yıllarında Türkiye'de yaşanan okul saldırılarına karışan çocuklarda ve bu saldırılardan etkilenen akranlarında daha ham, daha yıkıcı bir biçimde görünür. Soares'te kopuş içe, rüyaya ve huzursuzluğa dönerken; bu çocuklarda çoğu zaman dışa, şiddete ve Real'e patlar.
Kahramanmaraş'taki 14 yaşındaki öğrencinin saldırıdan önce Discord'da niyetini açıkça yazması, poligonda atış yapması, rehberlik servisine defalarca gitmesi… Bunlar beta unsurların çığlıklarıdır. Sistem bu çığlıkları "kayıt" olarak tutmuş, ama duygusal olarak taşımamıştır. Çocuk, içindeki düşünülemeyen yığını eyleme dökmek zorunda kalmıştır.
Saldırıdan etkilenen çocuklarda da aynı taşıyamama görülür: Travma, konuşulabilir bir deneyime dönüşmek yerine, korku, suskunluk veya öfkeye dönüşür. Okul, duyguları tutan bir alan olmaktan çıkar; duyguların patladığı yere dönüşür.
Saldırıya karışan çocukta "ben" çoğu zaman parçalanmıştır: Bir yanda "görünmez, değersiz, aşağılanan çocuk" imgesi, diğer yanda "güçlü, korkutucu, nihayet fark edilen" imge. Bu iki imge bir araya gelemez. Depresif pozisyona (bütünleşme, suçluluk, onarım) geçiş imkânsızlaşır.
Akranlar arasında da aynı parçalanma işler: "Biz (mağdur, iyi) / onlar (canavar, kötü)". Saldırıdan sağ kurtulan çocuklar sıklıkla dünyayı bu ikiliğe göre yeniden kurar. Soares'in "içimdeki orkestra"sı burada "içimdeki düşman" ve "dışarıdaki düşman" haline gelir. Benlik, çatışan imgelerin savaş alanı olur.
Saldırıya karışan çocuklarda Sembolik garanti büyük ölçüde çökmüştür. Okul, tutarlı bir yasa ve anlam alanı sunamamıştır. Performans baskısı, ideolojik dil, sürekli değişen kurallar ve "itaat et" mesajı, Sembolik'i boşaltmıştır. Çocuk "düşünüyorum" der (niyetini yazar, planlar), ama bu düşünce hiçbir Sembolik bağlama oturmaz; eyleme, yani Real'e düşer.
Saldırıdan etkilenen çocuklarda da aynı boşluk hissedilir: "Neden oldu?" sorusu cevapsız kalır. Anlam kurulamadığı için travma, anlatılamayan bir delik olarak kalır. Soares'in "şekilsiz yumak"ı, burada kanlı bir yumak haline gelir.
---
Bir Toplum Kendi Çocuklarının Düşünmesine Ne Kadar Tahammül Edebilir?
Bu soru, belki de bu yazının en can alıcı sorusu. Çünkü bu soru, sadece eğitim sistemini değil, toplumun kendisini, siyaseti, kültürü, ekonomiyi, medyayı, aileyi sorguluyor. Bir toplum, kendi çocuklarının düşünmesine ne kadar tahammül edebilir? Kendi çocuklarının soru sormasına? Kendi çocuklarının eleştirmesine? Kendi çocuklarının "hayır" demesine?
Türkiye, bu soruya ne cevap veriyor? Son yirmi yılda, bu soruya verilen cevap net: "Çok fazla değil." Çocuklar soru sorduğunda susturuluyor. Eleştirdiğinde cezalandırılıyor. "Hayır" dediğinde dışlanıyor. Sistem, itaat eden, sorgulamayan, biat eden özneler istiyor. Düşünen, sorgulayan, eleştiren özneler değil.
Ama düşünce, susturulunca yok olmuyor. Düşünce, bastırılınca yok olmuyor. Düşünce, bastırıldığında semptom olarak geri dönüyor. Okul şiddeti, işte bu semptomun en kanlı hali. "Biliyorum ama yine de yapıyorum" diyen bir toplumun, "ben aslında düşünmüyorum" diyen bir sisteme dönüşmesinin sonucu.
Erken Cumhuriyet'in hayali, "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" bir nesildi. Bugünün gerçeği, "fikri korkak, vicdanı susturulmuş, irfanı budanmış" bir nesil. Bu, bir başarısızlık değil. Bu, tam da istenen sonuç. Sistem, düşünen değil, itaat eden özneler üretmek istiyor. Ve bunu başarıyor. Ama bu başarı, kanla, gözyaşıyla, travmayla geliyor. Çünkü düşünce, bastırıldığında şiddete dönüşüyor.
---
Son Söz: Kırılmış Ayna
Okul, bir zamanlar düşüncenin ve duygunun taşındığı, sembolik olarak işlendiği, öznelliğin kurulduğu yerdi. Bugün ise taşınamayanın patladığı yorucu bir mekâna dönüşmüştür. Düşünce bağlanmaz, duygu taşınmaz, bilgi yaşanmaz. Sonuç: ya içe gömülme (depresyon, kaygı, sessizlik) ya da dışa patlama (şiddet, zorbalık, vandalizm). Her ikisi de aynı kopuşun iki yüzüdür.
Soares, en azından bu kopuşu edebiyatın malzemesi yapabiliyordu. Okuldaki çocuk ise çoğu zaman o malzemeyi bile üretemeden, sistemin başarıyla ürettiği "işlevsel özne" olarak kalır: düşünür ama düşüncesi hiçbir yere bağlanmaz; hisseder ama hissi taşınmaz; bilir ama bildiği şeyle yaşayamaz.
Bu, başarısız bir eğitim değildir. Bu, tam da istediği gibi işleyen bir eğitimdir. Sistem, düşünceyi ve duyguyu taşıyamayan, ama yine de sistemin içinde dönmeye devam eden özneler üretir. Ve bu üretimde en büyük başarıyı, "biliyorum ama yine de yapıyorum" diyenlerde gösterir.
Okul artık bir eğitim kurumu değil, bir containment fabrikasıdır. Ve fabrikada containment çöktüğünde, ortaya çıkan şey ne öğrenme ne de özgürleşmedir. Ortaya çıkan şey, Pessoa'nın Soares'inin daha kanlı, daha Real'e düşmüş, daha suskun hâlidir.
Kahramanmaraş'ta, Siverek'te, Çekmeköy'de. Ve belki yarın, başka bir yerde. Başka bir okulda. Başka bir çocukta.
"Biliyorum... ama yine de yapıyorum." Ne zamana kadar? Ne kadar daha? Kaç çocuk daha? Kaç tabut daha? Kaç gözyaşı daha?
Bir toplum, kendi çocuklarının düşünmesine ne kadar tahammül edebilir? Ve o tahammül bittiğinde, geriye ne kalır?
Belki de cevap, Pessoa'nın dediği gibi: "Hiçbir şey. Hiçbir şey, hiçbir şey, hiçbir şey."
Ama belki de, sadece belki, bir başlangıç. Düşünmenin yeniden başlaması. Konuşmanın yeniden başlaması. Taşımanın yeniden başlaması. Bir çocuğun sorusuna cevap vermenin yeniden başlaması.
Çünkü düşünce yalnızca derslikte öğretilmez. Düşünce, bir toplumun çocuğun sorusuna verdiği cevapta oluşur.
Çocuk soru sorduğunda onu susturuyorsak yalnızca bir çocuğu susturmuyoruz; deneyimin araştırmaya, duygusal yaşantının düşünmeye, yaşantının anlatıya ve öğrencinin kendi sorusunu kurmaya dönüşebileceği alanı daraltıyoruz.
Ve bazen bir toplumun gelecekte yaşayacağı en büyük kriz, henüz hiçbir şey olmamışken, sorulmasına izin verilmeyen bir sorunun içinde başlar.
Haber Kaynağı : 12punto
Çok Okunanlar
Netanyahu BM’de çağrı cihazı gösterdi
Fon soruşturmasında 11 tutuklama daha
Milletimiz 'Casus Belli'nin ne olduğunu bilmediğinden mi Yunanistan coştu?!
Fon krizi göz göre göre mi geldi? Kasa kazanırken kim kazandı?
Berlin ve Avrupa'da sol aramak: Yok ki!
Little Amerika
Çelik’ten Netanyahu’ya sert tepki
Mansur Yavaş’ın CHP’den istifası sonrası butlan yönetiminden tepkiler sürüyor
Suudi Arabistan’dan Türkiye ve Pakistan’a ‘acil’ savunma toplantısı çağrısı
Aralarında eski MASAK Başkan Yardımcısı da var!