Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,1613
Dolar
Arrow
47,6905
İngiliz Sterlini
Arrow
64,3553
Altın
Arrow
6745,9948
BIST
Arrow
13.779

Serpil Yıldız Özdemir: Sadece gösterdiğim değil göstermediğim yanlarımı keşfe çıktım

Kitabını oluşturmanın bir sene aldığını söyleyen yazar Serpil Yıldız Özdemir, 'İçim Dışım Sobe' adını verdiği eserinde dışarıya pek göstermediği yanlarını keşfe çıktığını söylüyor. 12 punto'ya şubat ayında çıkan ve kısa süre zarfında ikinci baskısını yapan kitabını anlatan Özdemir, yolculuğunu ve bundan sonraki planlarını tüm samimiyetiyle aktardı.

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!
Serpil Yıldız Özdemir: Sadece gösterdiğim değil göstermediğim yanlarımı keşfe çıktım

Toplamda 25 hikayenin yer aldığı 'İçim Dışım Sobe' Serpil Yıldız Özdemir'in ilk kitabı... Yeni öyküler yazarken kendisini "Rüzgârın önüne kattığı bir yaprak gibi" hisseden Özdemir'le keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Öykü Naz Büyüksipahi

Kitap fikri nasıl ortaya çıktı?

Aslında çok zor ortaya çıktı. Daha doğrusu çok uzun süre ayak diredim. İnsanların, yazdıklarının okunmaya değer olduğuna karar verip yayın evlerinin kapılarını çalmaları bana her zaman çok cesur gelmiştir. O yüzden öykülerimi sadece en yakınlarımla paylaşıyordum. Sonra onlardan ısrarlı bir şekilde kitap talebi gelmeye başladı.

Ama en büyük ilham Zeynep adlı bir arkadaşımın benim öykülerimden çıkış alıp tel zımbayla bir araya getirip en ilkel formuyla arkadaşlarına hediye etmesiyle başladı sanırım. Böylece öykülerimi yarışmalara gönderme cesareti bulabildim. ‘Denize Sor’ adlı öyküm Mürekkep Yayınları’nın açtığı öykü yarışmasında birinci oldu ve seçki kitabının ilk öyküsü olarak basıldı.

Sonrasında başka öykülerim kolektif  kitaplarda da yer bulmaya başlayınca ben de öykü dosyamı bir cesaret Yol Akademi’nin “İlk Öykü Kitabı” yarışmasına yolladım. Kitabınızı basmayı düşünüyoruz dediklerinde benim için büyük sürpriz oldu. Birçok kere “Emin misiniz?” diye sorduğumu hatırlıyorum.

Çünkü kitabını bastırmak için senelerce çalmadığı kapı kalmayan yazarların varlığını bildiğim için ilk denememde basılıyor olması mucize gibi geldi bana. Elbette ki bir editör eşliğinde bütün öykülerimi tek tek elden geçireceğim, belki de bazılarını eleyeceğim bir sürecin sonunda kitabım basılsın isterdim ancak yayınevi, “Yeterince olgunlaşmış bir kitap, biz bu haliyle basmak istiyoruz,” dediğinde daha fazla ayak direyemeyeceğimi anladım ve akışa bıraktım. 

Kitabın ismiyle devam edelim. İçim Dışım Sobe ismine nasıl, hangi aşamada karar verdiniz?

Baskıya iki hafta kalaya kadar kitabın ismi belli değildi. Telaşa kapılıp reklamcı arkadaşlarımdan, mezun ettiğim öğrencilerimden, yazar tanıdıklarımdan, yayınevinin editöründen yardım istedim. Sağ olsunlar çok güzel isim alternatifleriyle geldiler. Ama sanırım isim annesi ben olmalıyım diye düşündüğümden reklamcı Serpil şapkamı giydim.

Reklamda büyük fikir bulunmanın dört evresi vardır; araştır, veriler arasında bağlantı kur, nadasa bırak ve “aha!” anında fikri yakala. Ben de öyle yaptım.

Önce birçok öykü kitabının ismini inceledim. Klasik, popüler öykü kitaplarının isimlerinde ortak bir örüntü var mı diye baktım. Tüm öykülerimi son bir kez daha okudum ve düşünmeyi bıraktım. Havuza gidip bol bol yüzdüm. Gece yarısı birçok isim üşüştü kafama. Hemen klavyenin başına geçip yazmaya başladım. “İçim Dışım Sobe”yi yazdığımda durdum. “Aha! Buldum!” anı o andı. Ertesi gün yayınevinin editörüyle paylaştım. 

İçim Dışım Sobe’nin kapağı oldukça dikkat çekici. Orada da bir hikâye var gibi. Biraz açabilir misiniz?

Yayınevinin grafik tasarımcısı bana uzun bir anket formu yolladı. Kitabın ruhunu, öykülerin okuyucuda bırakacağı tortuyu anlamaya yönelik. Bir de tasarımda hangi tarzı sevdiğimi sordu. Hepsini cevapladım. Ancak beklerken de boş durmadım. Yapay zekâya aklımdaki kapak tasarımını yaptırdım yani şu anda kapakta gördüğünüz tasarımı. O kadar çok içime sindi ki yayınevinden gelen çözümlerin yerine bu görseli kullanmalarını rica ettim. Sağ olsunlar onlar da kabul etti.   

25 hikâyenin ortak ruhunu bir görselde toplamak sizi zorladı mı? Yapay zekâyı nasıl yönlendirdiniz?

Hiç zor olmadı. “İçim Dışım Sobe” kelime oyununa ilham olan Saklambaç oyununun sembollerini kullandım. Oyunda, ebe bir eliyle gözlerini kapayarak bir yere yaslanır ve yüze kadar saymaya başlar ya kitabın kapağındaki kız da aynısını yapıyor. Özellikle gözlerin kapanıyor olması fikri beni çok çekti. Çünkü gözler dış dünyayla sürekli etkileşimde olduğu için insanı çok meşgul eden bir pencere.

Ne zaman gözlerimizi kaparız o zaman içerde neler olduğuna, anılara, hatırladıklarımıza, düşünce ve duygularımıza, bilinç ötemize yani karanlık mağramıza konsantre oluruz. O zaman kendimizle ilgili o kadar çok şey keşfederiz ki bir nevi sobeleriz kendimizi.

Eğer samimiyetle, gerçeğimizi arayarak yaparsak bu yolculuğu güzelle çirkini, iyiyle kötüyü, cennetle cehennemi yan yana hatta iç içe buluruz. O yüzden zaten görseldeki kızın sobelediği iç dünyasından muhteşem çiçeklerle birlikte böcekler, örümcekler çıkıyor.   

İçim Dışım Sobe bu yılın Şubat ayında çıktı ve kısa sürede ikinci baskıya ulaştı. Bir öykü kitabının kolay kolay ikinci baskı yapmadığını biliyoruz. İsimsiz bir yazar olarak başarınızı neye bağlayabilirsiniz?

Öykülerimle ilgili sık sık geri bildirim almayı seviyorum. Gerçi çok değer verdiğim Jale Sancak, “Ben yazdığım hiçbir şeyi kimseye okutmam, nasıl diye sormam. İyi olduğuna ben iknaysam yeterli” demişti bir seferinde. Birgün ben de Jale Sancak olursam insanlara fikirlerini sormam belki de. Ancak ilk kitabı yeni baskı yapmış bir acemi yazar olarak okuyucularıma her fırsatta neyi sevip neden hoşlanmadıklarını soruyorum. “Akıcı, içine alıyor, sürüklüyor… Çok canlı, olanı biteni yerinde seyrediyormuşum gibi…

Okuması kolay öyküler gibi duruyor ancak çok katmanlı…Hemen bir sonrakine geçmek yerine biten öykü üzerine uzun uzun düşünme ihtiyacı doğuruyor” Bunlar en çok duyduğum cevaplar.

Ben kitabın ikinci baskı yapmasının sebebinin bu cevaplarda yattığını düşünüyorum. Dikkat süresi azalmış, ekransız yapamayan, kısa içerikler arasında gezinmeyi seven yeni okuyucu profili için çok zorlayıcı olmayan ancak içi boşta olmayan, sorular sorduran bir yapısal tarzı var sanırım öykülerimin. 

Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere öykülerinizde genel olarak bir yüzleşme, kendini keşfetme, saklı olanı açığa çıkarma temaları baskın. Bu temaları kurarken önceden mi karar verdiniz yoksa öyküler yazıldıkça mı ortaklık kuruldu?

Tamamen tesadüf. Öykülerin hepsini bir senede yazdım. Ve bir sene önce kendime gölgemle buluşma sözü vermiştim. Sadece gösterdiğim değil göstermediğim yanlarımı keşfe çıktım. Sevimsiz, itici yanlarımı kabul ettiğim zamanlardan geçtim. O arada çok fazla Jung ve Adler okudum. Sanırım kendimle ilgili yaşadığım bu yüzleşme, karanlıkta kalanı açığa çıkarma hallerimden öykülerimde payına düşeni aldılar.  

Öykülerinizdeki karakterler genellikle konfor alanlarında sıkışanlar mı yoksa o konfor alanından çıkma cesareti gösterip hayatı sobeleyenler mi? 

Her iki taraftan da karakterler bolca var öykülerimde. Çünkü bir anlık fotoğrafını çekip insanı o anki varoluşsal özellikleriyle tanımlamak, etiketlemek çok doğru değil diye düşünüyorum. Konfor alanına sıkışmış birinin yıllar sonra kimsenin gösteremeyeceği yiğitliği gösterip hayatını baştan sona değiştirme ihtimaline çok inanıyorum. Bu iki zıt karakter terazinin iki kefesi gibi hayatın farklı zamanlarında direksiyonun başına geçebilir. O yüzden her ikisinin de kendini sobelediği, insandan umudunu kesmeyen öyküler yazmaya çalıştım diyebilirim.  

‘Sayıklamayla Sıyırma Arasında’ adlı öykünüzde bir edebiyat öğretmeninin metnin ana karakterini yazarlığa yönlendirdiğini yazmışsınız. Bu sizin yazarlık hikâyenizden izler taşıyan bir sahne mi? Serüveniniz böyle mi başladı?

Keşke! Birbirinden değerli edebiyat öğretmenlerim oldu ancak hiç biri benim üstümde bu kadar önemli bir etki bırakmadı. Aslında bugün dönüp geçmişe baktığımda ortaokul ve lise çağlarımda şiir denemelerim, öykü çalışmalarım olmuş. Çok fazla roman okurdum. Kelimelere düşkündüm. Feyza Hepçilingirler’lerin kitapları sayesinde Türkçe’yi çok sevmiştim. Berna Moran’ın Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış üçlemesinin elimden düşürmediğim bir dönemimi çok iyi hatırlıyorum. Ancak ben 80 sonrası Özal’ın prenslerine imrenen neslin çocuğuyum. O yüzden herkes gibi İşletme okudum. Sonrasında Uluslararası İlişkiler okumaya kalktım. Plaza kadını olup havalı ofislerde çalışmak o zaman çok yüceltilen şeylerdi. Ben de o furyanın peşinden gittim. Bir de iyi bir konuşmacıydım. Çok okuyordum ancak yazmak yerine öğrendiklerimi konuşarak paylaşmak kolayıma gelmiş olacak. Beğeniyi, alkışı hemen karşılık olarak görebileceğiniz bir performans konuşmak çünkü. Yazmak gibi meşakkatli değil. 

Özgeçmişinize baktığımızda yaratıcılık ve yazma eylemi hep asıl işiniz olmuş. O halde neden daha önce edebiyatla ilgilenmediniz?  Geç kaldığınızı düşünüyor musunuz?

Sanırım kişisel gelişim zırvalarıyla çok zaman kaybettim. 80’lerde herkes işletme okuyor diye işletme okuyan X jenerasyonu bir kadının 2000’lerin modası olan kişisel gelişim rüzgârına kapılmasına şaşırmamalı. O yüzden edebiyatı o kadar çok sevmeme rağmen kariyerim boyunca daha çok kendimi geliştirmeme yardımcı olacağını düşündüğüm kitapları okudum. Maalesef edebiyatın da aynı işi yaptığını anlamam çok zamanımı aldı. Bu arada rekabetçi meslekler seçmem, çok uzun çalışma saatleri, aile kurma telaşı ve daha bir sürü şey de edebiyatla geç buluşmamın sebepleri olarak sayılabilir. Geç mi kaldım? Bence kalmadım. Artık benim yaşımdakiler orta yaşlı sayılıyor. Tek bir meslek seçip mezera kadar o işi yapma dönemi çoktan bitti. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

İnsanın kendisiyle zaman geçirme becerisini geliştirmek için yaratılmış muhteşem bir meşgale. Bazen sekiz saat hiç masadan kalkmadan bir öykü üzerine çalışabiliyorum. Üstelik yazarken hiç bilmediğim yerlere, durumlara, anlara sürükleniyorum. Yeni şeyler öğreniyorum. Rüzgârın önüne kattığı bir yaprak gibi hissediyorum kendimi. Gündelik hayatta çok sıkılan biri olarak yazarken çok eğleniyorum. Sık sık yazdıklarıma şaşırır buluyorum kendimi. “Vay be, buraya nasıl bağladım bunu,” filan diyorum. 

Sizi yazıya götüren, tetikleyen unsurlar nelerdir?

Durumlar, haberler, dinlediklerim, yaşadıklarım beni tetiklemez. Çoğu zaman bilgisayarımın başına geçtiğimde ne yazacağım konusunda en ufak bir fikrim olmuyor. Öykünün de tıpkı romanda olduğu gibi bir matematiği var diyorlar. Matematiği çok iyi olan biri olarak öykü matematiğinden hiç anlamıyorum. Ben sezgilere inanıyorum. Nerede durup nerede başlayacağımı, nerelere kadar açılıp nerede sonlandıracağımı bana sezgilerim söylüyor. 

Bir metni nasıl kuruyorsunuz? Giriş cümlesi ile mi başlıyorsunuz yoksa son cümleyi bilip ona ulaşacak şekilde mi yazıyorsunuz?

Bugüne kadar yazdığım öyküleri nasıl sonlanacağını bilmeden yazdım. Giriş cümlesini kafamda kurguladığımı söylersem de doğru söylemiş olmam. Tek bildiğim şey yazmam gerektiği. İlham perisine inananlardanım sanırım. Klavyenin başına oturduğumda parmaklarım bir şekilde hareketleniyor işte. 

İntihar, ihanet, kayıp gibi ağır temaları daima kara mizahla yumuşatıyorsunuz. Bu bir kalkan mı, yoksa gerçeğe bakmanın tek yolu mu sizin için?

İkisi de değil sanırım. Okuyucuyu kaybetme korkusu diyebilirim. Toksik pozitivizm’den bahsedilen bir çağda can acıtan hikâyeler yazmak bana riskli geliyor. Bir de bunları çok sert, rahatsız edici gerçeklikle anlatırsanız çok daha riskli bir şey yapmış oluyorsunuz. Byung-Chul Han’ın palyetif toplum ve palyatif  birey tanımına aşırı ikna olmuş biri olarak öykülerimdeki ağır temaları yumuşatmaya kendimi biraz mecbur hissediyorum galiba. Okuyucuyu hikayenin içine dahil etmeyi seviyorum ama onları sarsmayı, hırpalamayı, tokatlamayı sevmiyorum. O yüzden kara mizah sosuna buluyorum sanırım.

Çok sert gerçekleri olan karakterlere karşı bile bir anlayış geliştiriyoruz öyküleri okurken.Hiçbir karakter tam olarak siyah veya beyaz değil. Bu yaklaşım bilinçli bir tercih mi?

Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz? Çok teşekkürler. Kendimi tanıma yolculuğunda karanlığımla yüzleşmem beraberinde ben değil dediğimin de ben olduğunu öğretti bana. “Bunu asla yapmam, böyle asla söylemem, bu duruma asla düşmem,” söylemlerini çok ergence bulmaya başladım. Bu da beraberinde en zor karakterleri bile anlamaya çalışmama sebep oldu. “Sınanmadığın günahın masumu değilsin,” cümlesini gündelik pratiğime geçirme senem olarak ilan etmiştim 2025’i. Bu öyküler de nasiplerini almışlar ruh halimden anlaşılan. 

Mitoloji, suç, fantastik, büyülü gerçekçi, politik... Her türden öykü denemesi var kitabınızda. Tüm öykülerin de psikolojik bir altyapısı olduğundan bahsedebiliriz. Kitabınızı bu şekilde tasarlamanız her türden yazabileceğinizi gösterme arzunuzdan mı? 

Arsızlıktan. Metin Çalışkan, şu anda ikinci kitap için birlikte çalıştığım editörüm, “İlk kitap sıfırıncı kitaptır. İçinde biriktirdiğin ne var ne yok dökersin” der. Sanırım benimki de o hesap. Hiçbir filitreleme yapmadan aklıma ne geliyorsa yazdığım bir öykü kitabı oldu İçim Dışım Sobe. İyi ki de öyle olmuş. Çok renkli, zengin içerikli, etkili ve heyecan verici olduğunu söyleyenler oldukça çoğunlukta. 

Saat Yönünün Tersine’de ana karakter Dilay çok cesur ve bizim normlarımızın dışında bir çizgide gibi. Böylesi cesur bir anlatımdan çekinmediniz mi?

Edebiyatta çok daha cesur kadın karakterlere rastlıyoruz aslında. Fosforlu Cevriye, Çalıkuşu Feride ilk aklıma gelenler. Dilay savaş muhabiri olmak istediği, evliliğe ve anneliğe mesafeli olduğu için cesur sayılabilir. Ama bir yandan da annesinin-babasının yaşadığı bütün mutsuzlukların, olumsuzlukların sebebi olarak kendisini gören ve suçluyan, evlat olarak kendini başarısız bulan bir kadın.  Bu yönüyle oldukça klasik bir kadın. Bu coğrafyanın kültürünün şekillendirdiği bir karakter. 

Dilay siz misiniz, diye sorsam?

Benden çok fazla şey var onda ancak baştan aşağıya ben değil. 

Aşk Olsun Türkan Şoray öykünüzde Aysel’in görünmezliğini çok çarpıcı anlatmışsınız. Bu, gözlemlediğiniz birinin hikâyesi mi, yoksa hepimizin içinde biraz Aysel mi var? 

Türkan Şoray’ın Sultan filmindeki karakterinden hiç hazetmeyen bir kadın Aysel. Onu çok gürültücü, kavgacı, isyankar buluyor. Dolayısıyla kendisini görünmez yapan sessizliği ve sakinliğini yüceltmek için savaşçı ruhlu, cesur, becerikli, çok sağlam bir kadın karakteri çatır çatır harcıyor. Bunu neden anlatıyorum? Öyküyü okuyan herkes Aysel’e empati kuruyor. Onun görünmezliği üzerinden kendi görünmezliklerinin hesabını soruyor. Çünkü bu toplumda kadınlar görünmez olmanın hayatta kalmak için gerekliliğine inandırılarak büyütülüyorlar. Dolayısıyla Aysel’in marazlı Sultan nefretini ve altında yatan iki yüzlülüğü ıskalıyorlar. Aysel kurban rolünde olmayı seviyor ve hayata kafa tutan kadınları arsız, edepsiz ve hadsiz olarak yaftalıyor. Ben buradaki çarpık algıyı anlatmak istedim ancak okuyucularımın çoğu ezberden okuma yapıp Aysel için içerlendiler. Aslında hepimizin içinde biraz Aysel biraz Sultan var. Hangisi olmak istediğimizin seçimi bizi bağlar ancak seçmediğimiz ötekini linç etme hakkı vermez. Hikâyenin mesajı bu olmasına rağmen kültürel okuma sebebiyle çoğu kadın Aysel’i yücelten bir yerden yapmış okumasını. 

Bu Gençlik Nereye Gidiyor? öykünüz diğer öykülerinize göre bireysel ilişkiler yerine toplumsal etkileşimler üzerinden meseleyi anlatıyor. Bu farklı tercihinizin nedeni nedir?

Çünkü konusu itibariyle psikolojik değil sosyolojik bir olguya neşter saplayan bir öykü. Ilımlı İslam ülkesine dönüştürülmek istenen bir ülkede gençlerin dindar olmak yerine ateist ya da deist olmalarının sebeplerine mercek tutmak istedim. O yüzden mensup oldukları dini tanımak için bir yolculuğa çıkan iki genç kızı anlattım. Özellikle eril enerjinin beklentilerinin İslam’ın buyruklarıymış gibi pratik edildiği ibadet yerlerine yaptıkları ziyaretler üzerinden deneyimlerini anlattığım bu iki kızın öykünün sonunda yapmış oldukları seçim sanırım her şeyi açıklıyor. 

İki Zaman, İki Baba, Bir Mektup’ta yüzyılı aşan bir öykü zamanı var, bu mektupla anlatım fikri nereden çıktı?

Aslında mektup fikri benden çıkmadı. Ahmet Hamdi Tanpınar Öykü Yarışmasının 2025 yılı konusu Tanpınar’ın bir karakterine mektup yazmaktı. Ben de Mahur Beste’deki Behçet Bey’in babası olan İsmail Molla’ya bir mektup yazdım. O aralar Orhan Pamuk’un Kızıl Saçlı Kadın romanı üzerine çok düşünüyordum. Pamuk romanda batı edebiyatında oğullar babalarını öldürürken doğu edebiyatında neden babaların oğul katili  olduğunu anlatıyor. İsmail Molla tam bir doğulu baba. Behçet’in kendisinden ayrışmasına izin vermiyor ancak bu durumdan da çok şikayetçi. Gününmüz babası Çetin Bey yazdığı mektupla İsmail Molla’yı çok güzel aynalıyor. 

O zaman 'Yalancı Cennet' öykünüzdeki anne karakterine geçelim hemen. Burada da tam tersi anne oldukça batılı bir karakter. Türk annesi tanımından çok uzak. İnsan yabancılaşıyor. Bu bir risk sayılmaz mı?

İki Zaman İki Mektup’daki baba ne kadar aşina olduğumuz, geleneksel formda bir babaysa Yalancı Cennet’deki anne de o kadar yabancı olduğumuz, çok da bilmediğimiz bir anne. Evet böyle bir anne karakterini anlamakta zorluk çekebilir insanlar ki nitekim bazı eleştiriler aldım bu karakterin gerçekçi olamayacağına dair. Ancak unutmamak gerekir ki Türkiye mozağinde çok farklı iklimler olduğu gibi çok farklı kadın karakterler de var. Sınıfsal farklılıklardan bahsetmiyorum burada. Değerler, ahlaki normlar, kabuller üzerinden farklılaşmalardan bahsediyorum. Üstelik kadın dediğin anaç olur ezberini bozan bir hikaye çıksın diye yazmadım bu öyküyü. Genelde öyle mesaj vereyim, geleneği yıkayım, sorgulatayım gibi hesaplarla yazmıyorum ben öykülerimi. O yüzden hiç risk aldığımı düşünmedim.

Benim en çok etkilendiğim iki öykü Kefen ve İntihar Paratoneri oldu. İkisinde de ağır suçluluk duygusu işlenmiş. Bu iki öyküyü, suçlu hissettirilerek büyütülen çocuklar için yakılmış ağıtlar olarak görebilir miyiz?

Bence de görelim. Suçlulukla büyütülmüş çocuklar yetişkin olduklarında güneşli bir günde birden yağmur yağsa kendilerinden bilirler. Böyle büyük bir yükü taşıyan omuzlar için her öykücü bir zaman bir öyküsünde ister istemez ağıt yakıyor galiba. Bu arada okunması en zor öykülerimden ikisi. Diğerlerine göre nispeten karanlık öyküler. Beğendiğinize sevindim. 

Okuyucularınız arasında en sevilen öykünüz hangisi? Bu öykü aynı zamanda sizin de favori öykünüz mü? 

Sanırım açık ara “Ben Ben Ben” en çok sevilen öyküm. Her şeyini kaybeden insana sen kimsin sorusunu soran bir öykü. Sıcak ve dürüst bir yerden yaklaşıyor konuya ve on iki yaşında küçük bir çocukla gelgit akıllı bir delinin dostluğunda veriyor cevaplarını. Ben de seviyorum bu öykümü. Ancak benim en çok sevdiğim öyküm İkiz Kapıların Bekçisi. Kafka’nın Dönüşüm romanında böceğe dönüşen Gregor Samsa’ya ikinci bir şans veren bir öykü. Okuyucuya kimin öteki olduğunu düşündürten bir öykü. Yanlış yerde herkes ötekidir diyen bir kurgu.

25 öyküden hangi öyküler yazarken sizi en çok yordu? Neden?

Bu Gençlik Nereye Gidiyor? öyküm bir hayli yordu beni. Politize olmadan politik olmaya çalıştığımdan sanırım. Başka? Kan Kırmızı Ölüm diyebilirim. İlk polisiye denemem olması hasebiyle. Bir de Şehrin Hiç Haberi Olmadı! Çünkü yarı otobiyografik. Yazarken canımı acıttı. 

Okur kitabı kapattığında, içinde hangi soruyla kalsın istersiniz?

Bunların hepsi aynı kişi olabilir mi? 

Kariyeriniz ödüllerle dolu. Bu öykü dosyası yarışmasını kazanıp ilk kitabınızı elinize aldığınızda, reklamcılık ve akademisyenlik kariyerinizdeki ödülleri almaktan farklı ne hissettiniz?

Diğer ödüllerim hep kolektif yaratıcılığın kazandırdığı ödüllerdi. Yani bir ekip çalışması sonucunda aldığım ödüllerdi. Ancak bu çok kişisel, çok tek başına kazanılmış bir başarı. Yaratıcı yazarlık eğitimleri almadan, editör desteği görmeden, bir odada tek başıma kurduğum dünyaların takdir görmesi oldukça motive edici bir durum.

Genelde edebiyatçılardan o romantik “ruhun şifalanması” veya “saf sanatsal haz” yanıtını almaya alışkınızdır. Sizin yazma sebebinizi ‘işlevsellik’ olarak tariflemeniz ezber bozuyor. Sizin için yazıda işlevsellik nedir?

Hayatı boyunca işe yarama derdi olan biri oldum. Boş oturanı Allah sevmez derler. Ben de sevmiyorum. Gücümün, aklımın, enerjimin, sağlığımın, zamanımın, yeteneğimin izin verdiği her yerde emek üretmek yani kısaca işlevsel olmak benim hayat ezberim. Yazmak benim üçüncü kariyerim, reklamcılık ve akademisyenlikten sonra.Hakkıyla yapmak için elimden gelen çabayı gösteriyorum. İşe yarıyorsa ne mutlu bana. 

Sonraki projeniz nedir? İkinci kitabınıza başladınız mı?

Evet başladım. Bir hayli de ilerledim. Ama bu sefer daha sakin gidiyorum. Daha farkında olarak. 

Son bir şey söylemek ister misiniz?

Sabırla söyleşiyi sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Merak edip kitabımı alan ve okuyanlar bana instagram hesabım @serpilelim’den ulaşır ve yorumlarını benimle paylaşırlarsa çok sevinirim. 


Haber Kaynağı : 12punto

edebiyat Serpil Yıldız Özdemir İçim Dışım Sobe