Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,7654
Dolar
Arrow
48,9771
İngiliz Sterlini
Arrow
64,8590
Altın
Arrow
6625,9711
BIST
Arrow
12.899

Peynir artık fare kapanında değil

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Boyutu tahminen 20 milyar doları bulan büyük bir fon skandalını yaşıyor ve tartışıyoruz. Kim suçlu, kim dolandırıcı, kim ne kadar para götürdü? Bunlar savcılığın, mahkemelerin işi.

Spekülasyon yapanlar, dolandırıcılık yapanlar, nüfuz ticareti yoluyla haksız kazanç elde edenler cezalandırılmalı, haksız elde edilen servetler de son kuruşuna kadar geri alınmalıdır. Bunu tartışmıyorum bile.

Olayın diğer iki ayağının da enine boyuna tartışılması gerektiğini düşünüyorum: İzlemek ve denetlemekle görevli kamu kurumları ile yatırımcı davranışları...

Türkiye'de tasarruf sahiplerinin başına gelenler genellikle 1980'lerin Banker Krizi örnek verilerek anlatılır. Ama hikâye daha da geriye gider.

1960'ların sonunda Hastaş, “Halk Sektörü” sloganıyla on binlerce küçük tasarruf sahibinden para topladı. Sorunlar 1970'lerde ortaya çıktı. Sermaye piyasasını düzenleyecek bir kanun ihtiyacı ciddi biçimde gündeme geldi. Ama Türkiye yaklaşık on yıl bu yasayı çıkaramadı. 

1977'de bir soru önergesi üzerine, Ticaret Bakanlığı, şirketin kuruluş amacını ne ölçüde gerçekleştirdiğini “izlemediğini” TBMM'ye itiraf ediyordu. Hastaş 55 bin ortağa ulaşmıştı. İhtiyaç duyulan Sermaye Piyasası Kanunu 1981 yılında çıktı, 1982 başında yürürlüğe girdi, Hastaş'ın tasfiyesi istendi.

Ama daha kanunun mürekkebi kurumadan Banker Krizi patladı.

Bankerler, bankaların mevduat sertifikalarını alıyor, bunları güvence gösterip çok daha yüksek faizlerle halka satıyorlardı. Bankalar bundan rahatsız oldu. İzmir Çeşme Altınyunus Oteli'nde Bankalar Birliği toplantısı yapıldı. O toplantıyı da izlemiştim. Bankerlerin banka mevduat sertifikası satması yasaklandı. Sisteme yeni para girişi kesilince bankerler battı, yüz binlerce insanın tasarrufu gitti.

Aradan yıllar geçti. Devlet de ders almadı, yatırımcı da... Titan çıktı. Piramit sistemleri çıktı. Kripto vurgunları çıktı. Çiftlik Bank çıktı.

YATIRIMCILARIN ALMASI GEREKEN DERS

Daha üç yıl önce Seçil Erzan olayı patladı. O günlerde 12 Punto'da “Mesafe kısa, peynir büyük” başlıklı bir yazı yazmıştım. DenizBank'ın kendi müfettişlerinin hazırladığı raporda, fona para yatıran futbolcular için çok çarpıcı bir ifade vardı:

“46 günde dolar bazında yüzde 253 getiri vaadine inanılması, üstelik paraların elden ve üçüncü kişiler üzerinden verilmesi, ortalama zekâya sahip herhangi bir kişiden beklenmeyecek bir davranıştır.”

Kibar yazmışlar: Banka müfettişleri paralarını kaptıranlara düpedüz “geri zekâlı” diyordu. Paranı kaptırdığına mı yanarsın, banka müfettişleri tarafından kamuoyu önünde aşağılandığına mı?

Ben de o yazıda çocukluğumuzun Tom & Jerry çizgi filmlerinden öğrendiğimiz basit bir hayat kuralını hatırlatmıştım:

Mesafe kısa, peynir büyükse ucunda mutlaka kapan vardır.

Gem vurulamayan kazanç hırsı, dolandırıcılar için mükemmel bir pazar oluşturur.

İnsan davranışı pek değişmiyor. Birileri çok para kazanıyor. Onu gören başkaları geliyor. İlk girenlerin kazancı, arkadan gelenlere sistemin sağlam olduğunun kanıtı gibi görünüyor.

Sonra başka bir duygu devreye giriyor:

“Herkes kazanıyor, ben niye kazanmayayım? Ben aptal değilim. Sistem çökecekse de zamanında çıkarım.”

Ama herkes aynı anda çıkmaya kalkınca kapı dar geliyor.

Üstelik bugün sorun çıkan fonlardaki spekülatif hareketleri piyasa uzmanları bir yıl öncesinden gözler önüne sermiş, uyarmışlardı. Risk seviyesi yüksek serbest fonlara ve hisse fonlarına yatırım yapanların da aldıkları riskin sorumluluğunu taşımaları gerekir. 

DEVLET DE DERS ALMIYOR

Ama yalnızca yatırımcı ders almıyor değil. Devlet de ders almıyor.

Bugünkü olayın Seçil Erzan olayından çok önemli bir farkı var. Seçil Erzan olayında insanlar milyonlarca doları çantalarla taşıyor, elden teslim ediyor, bankacılık sisteminin dışına çıkarıyordu. Karşılarında akla hayale sığmayacak bir getiri vaadi vardı.

O olay için “Peynir fare kapanındaydı” diyebiliyoruz.

Bugün ise peynir artık fare kapanının içinde değil. Peki nerede?

Peynir, denetlenmesi gereken sermaye piyasasının içine girmiş olabilir mi?

Karşınızda sokakta kurulmuş bir saadet zinciri yok. Portföy yönetim şirketleri var. Yatırım fonları var. Borsa İstanbul'da işlem gören şirketler var. Hepsi izinli. Bunlara faaliyet izni veren, gözetlemek ve denetlemekle görevli kamu kurumları var.

Yatırımcı doğal olarak şunu düşünüyor:

“Burası denetleniyor.”

Artık yatırımcıya “Nasıl kandınız?” diye sormanın yanında, izlemek ve denetlemekle görevli kamu otoritelerine de sormamız gerekiyor:

Siz ne yapıyordunuz?

Üstelik tehlike bilinmiyor değildi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in ve SPK'nın açıklamalarına göre, 2025'in son çeyreğinde bazı fonların fiili dolaşımı düşük hisselerde, şirketlerin ekonomik gerçekleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğu görülmüştü. Mehmet Şimşek açıkça “biliyoruz, gereken önlemleri alacağız” demişti. Konu 2 Aralık 2025'te Finansal İstikrar Komitesi'ne götürüldü. Ertesi gün SPK bünyesinde çalışma grubu kuruldu.

Demek ki devlet tehlikeyi görmüştü. Ama Aralık 2025'te başlayan sürecin sonunda kapsamlı Yatırım Fonları Rehberi ancak dokuz ay sonra, 28 Ağustos 2026'da yayımlandı. Birkaç hafta sonra da kriz patladı.

Şimdi sormak hakkımız:

Madem tehlikeyi görmüştünüz, neden dokuz ayda önleyemediniz?

Bürokrasi mi ağır işledi? Denetim mekanizması mı yetersizdi? Çıkar gruplarının direnciyle mi karşılaştınız? Yoksa önlem almak isteyen yetkili kişi ve kurumların önüne başka engeller mi çıkarıldı?

Bilmiyoruz. Ama öğrenmek ve öğrendiklerimizi de tüm dünya kamuyu ile paylaşmak zorundayız. Çünkü dolandırıcılığı da aşan başka büyük tehlike kapıda:

Türkiye sermaye piyasasına duyulan güven.

Üstelik dışarıdan alarm zilleri çoktan çalmaya başlamıştı. MSCI, Türkiye'deki bazı şirketlerin fiili dolaşım oranları ve bazı fonların bu hisselerdeki konumları konusunda uluslararası yatırımcıların kaygılarını gündeme getirdi. Bazı fon paylarını fiili dolaşım hesabından çıkarmaya başladı. Ve Türkiye'nin önüne bir tarih koydu: Kasım 2026.

MSCI, kasım ayındaki endeks gözden geçirmesine kadar Türkiye piyasasında yeterli, somut ve güvenilir ilerleme görülmezse Türkiye'nin ve Türk hisse senetlerinin nasıl değerlendirileceğine ilişkin bir istişare süreci başlatabileceğini açıkladı. The Economist de Türkiye'nin gelişmekte olan piyasalar liginden düşürülmesi ihtimalini gündeme getirdi. Bunun uluslararası finans çevrelerinde tartışılmaya başlanması bile başlı başına alarmdır.

Yabancı yatırımcı yalnızca Türk şirketlerinin bilançosuna bakmaz. Piyasanın şeffaflığına, fiyatların gerçekten piyasada oluşup oluşmadığına, kuralların herkese uygulanıp uygulanmadığına ve parasını emanet ettiği piyasanın gerçekten denetlenip denetlenmediğine de bakar.

Ekonomi yönetimi Londra'ya, New York'a gidiyor, uluslararası yatırımcılarla toplantılar yapıyor. Yabancı fonları, Borsa İstanbul'a çekmeye çalışıyor. 

Sadece ekonomi yönetimi mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan, yanında Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile dünyanın en büyük varlık yönetim şirketi BlackRock'ın CEO'su Larry Fink'i Dolmabahçe'de kabul ediyor, Türkiye'ye yatırıma davet ediyor.

Sonra birileri çıkıyor, Türk sermaye piyasalarının itibarı ile bu piyasaların gözetim ve denetimini yapmakla görevli kamu kurumlarının itibarını yerle bir ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sorumluluğu olan kim varsa, bunlardan hukuk önünde hesap sorulacaktır” dedi. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral da “Ucu nereye giderse gitsin, kime dokunursa dokunsun, gerçekler bütün açıklığıyla ortaya çıkarılmalıdır” ifadesini kullandı.

Bu sözler önemli. Çünkü sorunumuz yalnızca suçluların cezalandırılması ile sınırlı değil. Yanı sıra, Türkiye'nin sermaye piyasalarına yeniden güven kazandırılmasıdır. 

Eğer birtakım insanlar kendi ceplerini doldurmak uğruna yalnızca yatırımcıları mağdur etmekle kalmamış, Türkiye'nin sermaye piyasalarına duyulan uluslararası güveni de tehlikeye atmışlarsa, ülkeye verdikleri zarar çok daha büyük olabilir.

Hele Türkiye bunun sonucunda gelişmekte olan piyasa statüsünden sınır piyasa statüsüne, benim deyimimle üçüncü lige düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsa...

Bunun adı artık yalnızca dolandırıcılık değildir. Türkiye'ye ihanete kadar gider.

Altmış yılı aşkın süredir aynı hikâyenin farklı biçimlerini yaşıyoruz. Dolandırıcıyı hapse atarsınız, yenisi çıkar. Spekülatörün malına el koyarsınız, başkası gelir. Yatırımcıya “Büyük peynire dikkat et” dersiniz, birkaç yıl sonra unutur. Ama devletin denetim kurumları da geçmişten ders almıyorsa, gelecekte aynı şeyleri yeniden yaşarız.

Eskiden, “Bedava peynir yalnızca fare kapanında bulunur” diyorduk.

Şimdi başka bir sorunun cevabını arıyoruz:

Ya bedava peynir fare kapanında değil de, denetlenmesi gereken sermaye piyasasının içinde duruyorsa?

Bu kuşkuyu ortadan kaldırmak yatırımcının değil, devletin görevidir.