Çocukluğum İzmir'de, Karşıyaka'da geçti. Bu yüzden İzmir benim için yalnızca yaşadığım şehirlerden biri değil; çocukluğumun, ilk hatıralarımın, kısacası hafızamın coğrafyasıdır. Karşıyaka'dan Mavişehir'e doğru sahil boyunca yürürken Aksoy'dan, Girne'den, Bostanlı'dan geçersiniz; ama çoğu zaman bir semtin nerede bittiğini, diğerinin nerede başladığını fark etmezsiniz. Önünüze bir sınır taşı çıkmaz, geçtiğiniz çizgiyi gösteren bir işaret görmezsiniz. Körfez hâlâ aynı körfezdir, denizin kokusu değişmez, rüzgâr yüzünüze aynı yerden vurur. Siz aynı kıyının üzerinde yürümeye devam ederken isimler değişir ama şehir değişmez. Belki de bu yüzden son günlerde yeniden gündeme gelen “Millî Mücadele mi, Kurtuluş Savaşı mı?” tartışmasını izlerken aklıma sürekli İzmir geliyor.
Tarih de bazen böyledir. Ne ara Millî Mücadele'den Kurtuluş Savaşı'na geçtik? İstiklâl Harbi bu yolun neresindeydi? Belki de hiç geçmedik. Belki yüz yıl sonra kavramların arasına çekmeye çalıştığımız sınırlar, o mücadeleyi yaşayanların dünyasında bizim düşündüğümüz kadar keskin değildi. Nitekim Mustafa Kemal'in kendi sözlerine baktığımızda bunu görmek mümkün. Mustafa Kemal “Millî Mücadele” ifadesini kullanırken aynı tarihsel süreci “kurtuluş”, “istiklâl” ve her şeyden önemlisi “bağımsızlık” kavramlarıyla da anlatıyordu. 1919'da söylediği “Milletin bağımsızlığını, yine milletin gayret ve kararı kurtaracaktır” sözü bile bu kavramların birbirinin rakibi değil, aynı iradenin parçaları olduğunu göstermeye yeter.
Bugün “kurtuluş” kelimesinin neyi tarif ettiği üzerine yeniden düşünüyorsak, cevabı bugünün siyasi tartışmalarında değil, o günün şartlarında aramak gerekir. İstanbul işgal altındaydı. İzmir'e Yunan ordusu çıkmıştı. Anadolu'nun farklı bölgelerinde yabancı askerî kuvvetler bulunuyor, Sevr ise önümüzde bir gelecek tasavvuru olarak duruyordu. Atatürk de karşı karşıya gelen iradeleri tarif ederken bir tarafta milletin bağımsızlık düşüncesini, diğer tarafta “istilâ ve yağma fikrini” görüyordu. Dolayısıyla kurtuluşun ne anlama geldiğini anlamak için belki de kelimenin kendisini tartışmaktan çok, 15 Mayıs 1919'da İzmir'e bakmak yeterlidir. Ve ardından 9 Eylül 1922'de aynı şehre bir kez daha bakmak…
Aradaki fark, “kurtuluş” kelimesinin neyi anlattığını zaten yeterince açık biçimde ortaya koyar.
Bir tarihçi değilim; hangi kavramın tarih yazımında ne zaman daha yaygın kullanıldığını tarihçilere bırakmak gerekir. Fakat mesleki geçmişimin bana öğrettiği bir şey var: Bir askerî harekâtın anlamını yalnızca adı değil, ortaya çıkardığı siyasi sonuç belirler. 26 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz'a da biraz böyle bakmak gerekir. Hazırlık, kuvvet yoğunlaştırması, baskın etkisi ve kesin sonuç arayışı 30 Ağustos'ta askerî zaferi getirdi. Fakat asıl önemli olan, bu zaferin savaş meydanının dışına taşabilmesiydi. Ordunun İzmir'e ulaşmasıyla askerî sonuç Mudanya'ya, oradan Lozan'a uzanan siyasi ve diplomatik sonucu mümkün kıldı. Muharebeyi kazanmak askerî başarıdır; kazanılan muharebenin ülkenin kaderini değiştirmesi ise stratejik zaferdir. Atatürk'ün Büyük Taarruz'u “Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık fikrinin ölmez anıtı” olarak nitelemesi bu nedenle önemlidir.
Belki de bugün tartışmamız gereken, Millî Mücadele ile Kurtuluş Savaşı arasına nereden bir sınır çizileceği değildir. Çocukluğumun İzmir'inde sahil boyunca yürürken semtlerin birbirine karışması gibi, tarihimizin bu kavramları da aynı yol üzerinde birbirine karışıyor. Millî Mücadele de bizim, İstiklâl Harbi de, Kurtuluş Savaşı da. Fakat hepsinin üzerinde, onları aynı tarihsel yürüyüşün parçaları yapan çok daha büyük bir kavram var: bağımsızlık.
Çünkü bağımsızlık yalnızca düşman askerinin topraklarınızdan çıkması değildir. Kendi kararınızı verebilmek, kendi geleceğinizi belirleyebilmek ve gerektiğinde o kararın arkasında durabilecek askerî, ekonomik, diplomatik ve kurumsal kapasiteye sahip olmaktır. Belki 30 Ağustos'un yüz yılı aşkın zaman sonra hâlâ söyleyecek sözü olmasının nedeni de budur.
Çocukluğumun İzmir'inde hangi semtin nerede başlayıp nerede bittiğini bugün hâlâ tartışabiliriz. Ama 26 Ağustos'ta başlayan, 30 Ağustos'ta sonucu belirlenen ve 9 Eylül'de İzmir'e ulaşan o yolun nereye vardığı konusunda tarihin bıraktığı görüntü oldukça nettir.
Deniz aynı denizdir. Yol aynı yoldur.
Ve o yolun sonunda ulaşılan yerin adı da bellidir:
Bağımsızlık.
Yaşasın Tam Bağımsız Laik ve Demokratik Türkiye Cumhuriyeti…
Çok Okunanlar
Türkiye'den yola çıkan 3 geminin rotası İsrail
Kademeli emeklilik için Bakanlıkta kritik görüşme
Erdoğan’dan Ahlat’ta ‘Terörsüz Türkiye’ mesajı
Nokia’dan 40 gün pil ömürlü tuşlu telefon
İşte Türkiye’de at ve eşek eti satan işletmeler!
Ehliyet almak 35 bin lirayı geçti
Süleymancılara 3. dalga operasyon!
MG 07’den Çin’de hızlı başlangıç
Gözaltı listesi ve kayyum atanan şirketlerin isimleri belli oldu
Farah Zeynep Abdullah’a doğum gününde altın ve para taktılar