Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
52,1646
Dolar
Arrow
44,9880
İngiliz Sterlini
Arrow
60,2589
Altın
Arrow
6315,6184
BIST
Arrow
10.729

Araçlarda şoför de eksiliyor

Son dönemde otomobil dünyasında dikkatimi en çok çeken gelişmelerden biri Tesla Cybercab oldu. Tesla’nın yıllar sonra geliştirdiği ilk yeni modelin direksiyonu yok, gaz ve fren pedalı yok. Araç baştan sona otonom sürüş için tasarlanmış. Elon Musk bu modeli robotaksi hizmetinin temel taşı olarak konumlandırıyor. Otomobil tarihini biraz yakından takip eden biri olarak şunu söyleyebilirim: Bu sadece yeni bir model değil, otomobil fikrinin kendisini değiştiren bir adım. Çünkü otomobil yüz yıldır sürücü merkezli tasarlanıyordu. Cybercab ile birlikte ilk kez sürücünün kendisi tasarımın dışına çıkarılıyor.

Bu dönüşümün ilginç tarafı ise yalnızca teknoloji şirketlerinin değil geleneksel üreticilerin de bu yarışa girmesi. Örneğin Mercedes-Benz elektrikli dönüşümün ardından otonom araç tarafında da oldukça iddialı görünüyor. Şirketin üzerinde çalıştığı yeni nesil platformlarda yer alacak Mercedes-Benz VLE ve Mercedes-Benz VLR gibi modeller bunun işareti. Buna karşılık sektörün başka bir kısmı hâlâ modifikasyon, egzoz sesi ve klasik performans kültürü etrafında dönüyor. Audi, BMW veya Volkswagen Passat gibi markaların etrafında oluşan kültür hâlâ sürüş deneyimini merkeze koyuyor. Benim izlenimim şu: Otomotiv dünyası iki farklı zamana bölünmüş durumda. Bir tarafta hâlâ direksiyon başındaki sürücü konuşuluyor, diğer tarafta ise direksiyonun kendisi ortadan kalkıyor. Bu yüzden yeni dönemde otomobillerden eksilen sadece parçalar değil. Şoförün kendisi de yavaş yavaş denklemden çıkıyor.

Yüksek Eğitim Size Bir İş Garanti Eder mi?

Uzun yıllar boyunca üniversite diploması iş dünyasına açılan en güvenilir kapı olarak görüldü. Ancak son yıllarda bu varsayım giderek daha fazla sorgulanıyor. Harvard Business Review’de yayımlanan bir analizde dikkat çekici bir veri paylaşılıyor: OECD ülkelerinde 25-34 yaş arası gençlerin %40’ından fazlası, Amerika’da ise yaklaşık %50’si üniversite mezunu. Eğitim hâlâ gelir üzerinde olumlu bir etki yaratıyor. Ancak mezun sayısı arttıkça diplomanın sağladığı ek avantaj giderek azalıyor. Nitekim aynı çalışmaya göre üniversite diploması gelirleri Sahra Altı Afrika’da %20’den fazla artırırken, üniversite mezunlarının çok yaygın olduğu İskandinav ülkelerinde bu artış yalnızca %9 civarında kalıyor.

Daha ilginç olan ise şu: Araştırmalar eğitim seviyesi ile iş performansı arasındaki ilişkinin oldukça zayıf olduğunu gösteriyor. Buna karşılık bilişsel yetenek, öğrenme kapasitesi ve problem çözme becerileri çok daha güçlü bir gösterge. İş dünyası da bunu fark etmeye başlamış durumda. Günümüzde birçok şirket adaylarda diplomadan çok öğrenebilirlik, merak, iletişim becerisi ve uyum yeteneği arıyor. Başka bir deyişle diploma hâlâ faydalı olabilir; ancak tek başına bir kariyer sigortası değil. Üniversitelerin de bu yeni dünyada değerlerini koruyabilmeleri için sadece bilgi aktaran kurumlar olmaktan çıkıp eleştirel düşünme, empati ve liderlik gibi insanî becerileri geliştiren yerler hâline gelmeleri gerekiyor.

Einstein Yine Haklı Çıktı

Çocukluğumda Isaac Asimov kitaplarına büyük bir hayranlık duyardım. Bir gün elime Türkçede “Patlayan Güneşler”adıyla yayımlanan Exploding Suns geçti. Bilim kurgu zannederek okumaya başlamıştım ama aslında yıldızların nasıl doğduğunu ve nasıl öldüğünü anlatan bir popüler bilim kitabıydı. O yaşta çoğunu anlayamamıştım. Yıllar sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde astrofizik dersini John Freely’den aldığımda o çocukluk merakının aslında doğru yere dokunduğunu fark ettim. Dersten büyük keyif almıştım; notum da A idi. Ama asıl kazancım not değil, evrene karşı bitmeyen merak oldu.

Geçen gün Gazete Oksijen’de okuduğum bir haber bu merakı yeniden hatırlattı. Haberde astronomların SN 2024afav supernova adlı son derece parlak bir süpernovayı inceleyerek yeni doğan bir *Magnetar*ın varlığını gözlemledikleri anlatılıyordu. Işıktaki tuhaf titreşimlerin, hızla dönen bu devasa kütlenin uzay-zamanı da beraberinde sürüklediğini gösterdiği belirtiliyor. Fizikte buna Lense–Thirring precession deniyor ve bu etki tam bir asır önce Albert Einstein’ın General Relativity kuramında öngörülmüştü. Kısacası çocukken anlamakta zorlandığım o kitapların anlattığı evren bugün teleskoplarla doğrulanıyor. Ve her yeni gözlemde aynı cümle yeniden kuruluyor: Einstein yine haklı çıktı.

Sinan Canan Yapay Zekâ Üzerinden Felsefe Üretmeye Çalışırken Yolda Kaldı

Sinan Canan’ın bir konuşmasında yapay zekâ için “bunlar aslında dil modelleridir, dili doğru kullanmayı bilmeyen kişiler yapay zekâyı verimli kullanamaz” şeklinde bir değerlendirme yaptığını duydum. “Yapay zekâ aslında bir dil modelidir” demek ise bugün artık sokaktaki insanın bile bildiği bir tespit. Bunu sanki özel bir keşifmiş gibi sunmanın da pek anlamı yok. Evet, bugün kullandığımız ChatGPT ya da Claude gibi sistemler teknik olarak Large Language Model (LLM) mimarileri üzerine kuruludur. Transformer tabanlı sinir ağları, milyarlarca parametre, devasa veri kümeleri ve büyük GPU kümeleri bu sistemlerin arkasındaki mühendisliği oluşturur. Ancak bu teknik gerçeği tekrar etmek, yapay zekânın neyi değiştirdiğini anlatmak anlamına gelmez.

Sorun tam da burada başlıyor. Yapay zekâyı yalnızca “dil modeli” çerçevesine sıkıştırdığınızda teknolojinin asıl kırılmasını kaçırırsınız. LLM’lerin yaptığı şey yalnızca dili işlemek değildir; insanlığın Babil Kulesi’nden beri yaşadığı dil parçalanmasını matematiksel bir temsil uzayında yeniden birleştirmektir. Farklı insan dilleri aynı semantik alan içinde anlamlandırılabilir hâle geliyor. Üstelik bu yalnızca insan dilleriyle sınırlı değil. Aynı sistemler programlama dilleri arasında geçiş yapabiliyor, kod üretebiliyor ve yazılımcıları tek bir dilin sınırlarına mahkûm olmaktan çıkarıyor. Bu nedenle “dili iyi kullanamayanlar yapay zekâyı kullanamaz” demek meseleyi tersinden okumaktır. Yapay zekânın asıl gücü, insanların dil kusurlarını telafi edebilmesinde yatıyor. Bu yüzden tartışmayı dil bilgisi seviyesine indirgemek yerine, yapay zekânın insanlığın bilgi mimarisini nasıl değiştirdiğini konuşmak gerekir. Sinan Canan’ın yapmaya çalıştığı şey felsefe üretmekti belki; ancak görünen o ki yolun daha başında durup geri dönmüş durumda.