Tolstoy’un Üç Nasihat isimli öyküsünde tarladaki yabani otlar sürekli büyür ve neredeyse tüm tarlayı kaplar. Bunun üzerine çiftçiler mahsullerine zarar veren yabani otların büyümesini engellemek için biçilmesine karar verirler. Lakin otlar biçildikçe her seferinde daha çok boy verir, çoğalır ve neredeyse bütün tarlayı sarar. Günlerden bir gün bilge bir kişi köye gelir ve yabani otların kökünden sökülmesi gerektiğini söyler. Zira bu şekilde mutlak bir çözüme ulaşılacaktır. Aksi halde çözüm diye yıllarca aynı yöntem denenecek ve her defasında aynı sonuçlarla karşılaşılacaktır. Fakat bilge kişinin önerisi kabul görmez ve beklenildiği üzere yabani otlar tarlanın adeta bir parçası haline gelir. İşin daha üzücü yanıysa şöyle gerçekleşir: Aynı köyde yaşayan başka bir çiftçi geçen yılların ardından bilge kişinin önerisini hatırlatır, fakat köylüler bu kişiyi dinlemek yerine tepkilerini ona yöneltirler: Onu ukalıkla ve tarlalarına zarar vermekle suçlarlar. Zira onlara göre yabani otların biçilmesine karşı çıkmak tarlaya zarar vermekle eşdeğerdir. Oysa hem bilge kişi hem de onun çözümünü hatırlatan çiftçi, yabani otlarla mücadeleye değil mücadelenin sonuç vermeyen biçimine karşı çıkarlar. Geçen yıllara, sonuçsuz kalan çabalara, karşılıksız kalan eylem pratiğine vurgu yaparlar.
Neticede denenmeyen çözümler, dinlenmeyen sözler ve hep aynı yere bakan gözler hem mahsule zarar verir hem de yabani otları sürekli büyür hale getirir.
“Yabani otlar” aslında bütün bir ülkenin ve hatta dünyanın esas olarak gündemine alması gereken bir konu değil mi sizce de?
Yaşadığımız topraklarda toplumsal sorunu nerede görüyor, çözüm için hangi yol ve yöntemi benimsiyor, başka bir ekonomi, başka bir adalet ve eşitlik pratiğini nasıl savunuyoruz? Ya da böyle bir gündemimiz, paradigmamız, yol haritamız var mı? Benzer şekilde egemen partiler; barınma, sağlık ve beslenme hakları gibi temel haklar konusunda genel olarak ayrışıyor mu? Asgari ücretlinin, emeklinin yaşam hakkı ile ilgili ne söylüyor, hangi mutlak çözümü savunuyor? Kapitalizmin adaletsizliği ve eşitsizliği sürekli büyüten üretim ilişkilerine karşın alternatif bir ekonomik sistemi, ayrı bir üretim/şirket modelini savunuyor mu? Yoksa buralarda genel olarak aynılaşıp, hepsi yabani otların biçilmesini mi çözüm olarak karşımıza çıkarıyor? Evet, tam olarak böyle.
Logolar değişiyor; tabelalar, kültürel kodlar, isimler, parti arabaları değişiyor ama düzenin yanında olma, benzer önerileri savunup sisteme sahip çıkma geleneği değişmiyor. Buna rağmen toplum olarak biz adları farklı, çözüm yolları benzer partilere gereğinden fazla anlam yükleyip onlara olmayacak misyonlar bahşedip onlardan köklü çözümler bekliyoruz. Bu sırada düzenin yabani otları medyayı, basını, sivil toplum örgütlerini ve hatta odaları, sendikaları ele geçiriyor; bir ahtapotun kolları gibi ülkenin bütün hücrelerine yayılıyor.
Bir ülke düşünün ki aynı derneği, sendikayı, odayı yıllardır aynı kişi yönetiyor. Sözünü ettiğimiz yerler; insanların ortak haklarını savunmak için bir araya geldiği, dayanışmayı ve mücadeleyi büyütmek için örgütlendiği alanlardır. Lakin aynı isimler tarafından “işgal” edildikleri için demokratik kitle örgütlerinden değil mikro ölçekli saltanatlıklardan bahsedebiliyoruz. Delegeleri aynı, söylemleri, çizgileri ve elbette başkanları aynı saltanatlar.
Profesör Osman Altuğ, geçtiğimiz yıllarda yaptığı bir konuşmada “Siyasetin finansmanını halk değil parası olan yapıyor.” demişti. Altuğ sözlerini söyle sürdürmüştü: “Parası olanın finanse ettiği sisteme de demokrasi değil parakrasi denir: Parası Olanların Demokrasisi. Bu sistem halk için değil parası olanlar için işler.” Altuğ’un sözlerinin izini sürersek Türkiye’deki siyaset geleneğinin mahallelerden başlayarak böyle örüldüğünü ve parti kademelerindeki kadrolaşmanın da genel olarak bu eksende belirlendiğini söyleyebiliriz. Hatırlayın, eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu siyasi etik yasasının çıkarılmasıyla ilgili görüşünü Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilettiğinde aralarında geçen diyaloğu bize şöyle aktarmıştı: "Siyasi ahlak yasası ile siyasetçilerin mal beyanında bulunmasını gündeme getirdiğimizde, Sayın Cumhurbaşkanı ‘Bu düzenlemeyi yaparsanız, ilçe yönetecek başkan bulamazsınız Ahmet Bey!’ demişti.”
O halde adını açıkça koymak lazım. Kurallarını, kaynağını, örgütlenme modelini, finansını ortaya koymadığınızda yaşattığınız sistem demokrasi değil, oligarşi oluyor. Osman Altuğ’un deyişiyle parakrasi oluyor.
Halkın, dar gelirlinin, emekçinin, asgari ücretlinin değil holdinglerin, sermaye gruplarının, siyaseti finanse edenlerin dedikleri geçerli oluyor; mahsulden düşen pay hep adaletsiz biçimde dağılıyor.
Sonuç mu?
Bir ülkeyi yıkan şey yalnızca kötü yöneticiler değildir; onları durmadan üreten, besleyen ve koruyan düzendir.
Yabani otları biçerek zafer hikâyeleri yazabilirsiniz. Hatta her seçimde yeni kahramanlar, yeni kurtarıcılar ve yeni umutlar da üretebilirsiniz. Fakat köklere dokunmadığınız sürece aynı otlar yeniden büyür, aynı düzen kendini yeniden kurar.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur.
İsimler değişiyor, logolar değişiyor, sloganlar değişiyor; ama servetin, nüfuzun ve iktidarın etrafında örülen ilişkiler ağı yerinde duruyor. Sandıklar kuruluyor, oylar sayılıyor, hükümetler değişiyor; fakat düzenin sahipleri değişmiyor.
Çünkü sorun yalnızca kimin yönettiği değil, kimin adına yönetildiğidir.
Her seçimden sonra topluma yeni umutlar dağıtılırken, aynı sermaye grupları, aynı çıkar çevreleri ve aynı güç odakları masadaki yerlerini koruyor. Halk değişim bekliyor, düzen ise kendini yeniden üretiyor.
Bu yüzden mesele iktidarın el değiştirmesi değil; iktidarı sürekli aynı ellere teslim eden mekanizmanın sorgulanmasıdır.
Aksi halde demokrasi dediğimiz şey, halkın geleceğini belirlediği bir rejime değil; halkın belirlenmiş seçenekler arasında tercih yapmaya çağrıldığı bir gösteriye dönüşür.
Ve o gün sandıklar demokrasi için değil, düzenin meşruiyetini tazelemek için kurulmuş olur.
Çok Okunanlar
'Dâhili bedhah kayyum’ diyorum ben ona, Erdoğan'dan emir alıyor'
Yeni parti senaryosu zirveyi değiştirdi
Kışlada darp... Komutanlar Başsavcıya gidince!..
Bir CHP'li belediyeye daha operasyon!
Berhan Şimşek'ten CHP seçmenine sert sözler
Avrupa yeni bir büyük savaşa mı sürükleniyor?
Sömürge madenciliğe 'Evet' demek
Kılıçdaroğlu hakkındaki sözler ortalığı karıştırdı!
Politikacılık gazeteciliğin önüne geçerse
Sonucu değiştirmeyen sandıklar ve parakrasi rejimi