Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Deniz Göktaş'tan bize yansıyanlar: Kutsal, eleştiri ve mizahın sınırları

İyi bir mizah öncelikle zekanın göstergesidir. Bilgi pek çok açıdan işlenir, tahlil edilir, akabinde en olgun haliyle muhatabına soru ya da yargı biçiminde sunulur. Bir tür edebi eleştiridir aslında. Bir açıdan sanatsal bir çalışma. Muhataplarını rahatsız etmesinin önemli bir nedeni de budur. Kayda alınan, değer gören, toplumun içinde kendine yer bulan eleştirinin önemi, ağırlığı hissedilir. Yanıt verme olgunluğunu ya da bilgeliğini gösteremeyenler hakaret silahını sarılır. Eleştiriye cevap eleştiriyle değil, suçlamayla, toplu linç korosuyla ya da ceza tehdidi ile gelir. 

Deniz Göktaş bahsinde yaşadığımız son olayda yaşanan tam olarak buydu. Göktaş’ın son gösterisi özellikle sosyal medya platformlarında yoğun ilgi gördü. Esprileri, anlatımları, cesareti, zekası, duyarlılığı, tavrı takdir edildi; güldüren, düşündüren, sorgulatan bir mizahtı sanatı. Üzerinde çalışılmış, emek verilmiş, nitelikli bir gösteriyle karşı karşıyaydık. Hal böyle olunca,  gösteriden rahatsız olanların yanıtı da bu çapta, bu ince işçilikte olmalıydı. Zira her söz aynı zamanda kendisinin aynasıdır.  Lakin Göktaş’ın karşısına böyle çıkılamadı; aynı tat ve zekada bir yanıtla karşılaşmadı. Fakat bir yargı kararı çıkartıldı, basında çıkan haberlere göre Göktaş hakkında "dini değerleri aşağılama" suçlamasıyla soruşturma başlatıldığı öğrenildi.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi -şiddet ve nefret suçu içermediği sürece- sözün muhatabı yine sözdür. Elbette her söze, ifade edilen her düşünceye katılmak durumunda değiliz. Bu takdirde muhataba yine aynı zemin üzerinden yanıt vermek, kelamı yine aynı güçte donatmak gerek. Nitekim sözün bize kadar uzanması ve dahi bizim nezdimizde değer görmesi, onun gücünü gösterir. 

Gelelim “dini değerleri aşağılama” konusuna. Öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor ki, hiçbirimiz inanmadığımız dinin ya da Tanrı’nın söylediklerini doğru kabul etmeyiz. Eşyanın doğası gereği, gerçek bunu anlatır. Aynı gerçek bize hali hazırda dünyada onlarca din ve benzer biçimde Tanrı tasavvuru olduğunu söyler. Buna göre her inanç mensubunun bağlı olduğu kitap tanrısaldır. Peygamber ya da inanç önderleri kutsal bir kimlik taşır. Lakin sözünü ettiğimiz bu durum bizim için aynı anlamı taşımaz. Aksine inanılan o öğretiler, kabul edilen kutsal kitaplar bağlıları için hakikati temsil eder, başkaları için değil.  Bu noktada Stephen Roberts'ın bir sözü aklıma geldi. Şöyle der Roberts: "Bence temelde ikimiz de dinsiziz. Sadece ben, senden bir tanrıya daha az inanıyorum.” O vakit bu gerçek hep baş ucumuzda kalmalı, onay için değil anlamak için bize rehberlik etmeli. 

Kutsalla kurulan bağın insan dünyasındaki yerini ise elbette hem tarihsel olarak hem de günümüz dünyasında yok sayamayız. Kurulan toplumsal ilişkilerden, yaşamın anlamına; insanın karşılaştığı zorluklardan, açmazlara kadar zihinsel, kalbi bir alan açar teolojik dünya. Mensubiyet bağı yaratır, aidiyet verir, düşünürün dediği gibi sığınılacak bir liman olur. Fakat tüm bu varoluş hali inananlar için geçerlidir; inanç sahibi olmayan birinden böylesi etkiler beklemek de eşyanın doğasına aykırıdır. Dolayısıyla kutsal bizim dünyamızda bu özelliğe sahiptir, ötekinin hanesinde değil. Fakat kutsala atfedilen anlamlar da, hem insani hem de entelektüel anlamda akılda kalmalı. Bu da ayrı bir kılavuz olmalı. 

Peki, ötekinin kutsal ile kuracağı bağ nasıl kurmalı? Onun dünyasına, söylediklerine, iddialarına nasıl yaklaşmalı?

Hiç kuşku yok ki, yalnızca kutsala yönelik olarak değil, hiçbir alanda aşağılama, hakaret vb söylemler bir iletişim dili olarak kabul görmez. Öznenin kendini inşa edeceği zemin burası olamaz, dahası bu dil yanıt olarak benzer bir söylemi üreteceği için nitelikli bir tartışma ortamını da oluşturamaz. Dolayısıyla mizahi açıdan da olsa aradığımız belirli bir düzeyde eleştiri niteliği taşıyan, estetik ve edebi açıdan donanımlı bir dildir. Ve bu dil inananlar için kutsal olan bir söylemi, yargıyı, iddiayı kabul etmeyecek aksine o yargıya karşı başka bir argüman, söylem, retorik sunacaktır. Aksini beklemek zaten makul değildir. Örneğin Hindistan’da kutsal olduğuna inanılan bir fare tapınağı var. Her yıl binlerce Hindu bu tapınağı ziyaret ederek ibadet etmektedir. Bu inanç, o dine mensup olmayanlar açısından bağlayıcı değildir; dolayısıyla eleştirilebilir, sorgulanabilir ve üzerine farklı fikirler ileri sürülebilir. Ancak bu eleştirinin hakarete, aşağılamaya veya inananları tahkir etmeye dönüşmesi, eleştirinin niteliğini artırmaz; aksine onu düşünsel zeminden uzaklaştırır.

Gelelim Deniz Göktaş’ın son gösterisinde söylediklerine. İddia edildiği üzere o sözler “dini değerleri aşağılama” kabilinden değerlendirilemez.  Bir defa karşı karşıya olduğumuz bir mizah gösterisi. Göktaş, ele aldığı her konuyu zihinsel bir elekten geçirerek mizah süzgecinde bize sunuyor. Dolayısıyla herhangi bir konuya kasıt olmadığı gibi “aşağılama” duygusu ve kastı da olamaz. Sahne, dil, içerik hepsi bir bütünün parçası. Ve o bütün bize mizahı veriyor. Söylenenlere katılırsınız ya da katılmazsınız. Ötesi lafıgüzaf.  Nitekim katılmadığımız her düşüncede bir aşağılama ya da hakaret savı ararız ki, bu da bizi bir nefret toplumuna götürür, demokrasiden, çoğulcu düşünceden uzaklaştırır. Maksat bu değilse, gidilen yolun yanlışlığı aşikardır.

Diğer taraftan dini, değerleri ile aşağılayanları arıyor, dini konularda bir hassasiyet güdüyorsanız bakacağınız yerler mizah gösterileri değil, kişi ya da grup çıkarları için kurulan cemaat, siyaset, tarikat kürsüleridir. Çünkü din tam anlamıyla orada metalaştırılmış, belirli amaç ve çıkarlar için bir tür basamağa dönüştürülmüştür. Dönüşümün geldiği yer ise hayli üzücüdür, gören gözler için saygınlıkla bir bağı kalmamıştır. 

Son olarak şunu söyleyelim: Bugün mesele yalnızca Deniz Göktaş değildir. Gözaltına alınan yalnızca bir komedyen değil, itirazın kendisidir. Sorgulanan yalnızca bir gösteri değil, eleştirel aklın kamusal alandaki meşruiyetidir. Bugün bir komedyenin kapısını çalanlar, yarın bir akademisyenin kürsüsüne, bir gazetecinin kalemine, bir sanatçının sahnesine, sıradan bir yurttaşın ise sosyal medya paylaşımına yönelebilir. Çünkü baskı, hiçbir zaman tek bir kişiyle yetinmez; susturmayı yöntem hâline getirdiğinde toplumun tamamını hizaya çekmeye yönelir.

Asıl mesele, rahatsız olduğumuz sözlere nasıl karşılık verdiğimizdir. Fikre cevap vermek yerine cezayı devreye sokan her iktidar, hakikate güvenmediğini ilan etmiş olur. O noktadan sonra hukuk, adaletin terazisi olmaktan çıkar; siyasal kudretin sopasına dönüşür. Bir ülkede mizah suç, eleştiri tehdit, itiraz ise soruşturma konusu hâline gelmişse, orada yargılanan yalnızca insanlar değil; özgürlüğün kendisi, demokrasinin kendisi ve hukukun onurudur.