Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Cemaati korumak, vicdanı kaybetmek

Failin kimliğine bakarak suçu ele aldığımız zaman, fiili bir kenara bırakıp tartışmayı fail üzerinden yürütüyoruz. Böylesi durumlarda fiilin  kendisi şiddet, taciz, tecavüz ve hatta toplu kıyım içerse bile onu görmezlikten gelebiliyor, saldırıları meşru bir daire içerisine çekebiliyoruz. İnsan türünün kötücül yanlarından biri de bu olsa gerek. Gözünün önündeki bataklığı yok saymak, sicili kabarık dosyaları hasıraltı etmek, göz göre göre faile arka çıkmak. 

HKG davası birçoğumuzun malumu. Geçtiğimiz yıllarda yaptığı suç duyurusu ile tanıdık onu. İddialarına göre 2004 yılında henüz 6 yaşındayken babasının müridlerinden Kadir İstekli ile dini nikahı kıyılmış, daha on beşine gelmeden evlendirilmiş, on yedisinde çocuğu olmuştu. Kadir İstekli, dini nikah sırasında 29 yaşındaydı. HKG’nin anlattıkları korkunçtu. Çocuk yaştan itibaren cinsel istismara, tacize maruz kalmıştı. Olay kısa sürede yargıya taşındı. Eski eş Kadir İstekli 37 yıl, baba Yusuf Ziya Gümüşel 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Geçtiğimiz aylarda Yargıtay, anılan davada bozma kararı verdiği için duruşmanın tutuklu sanıklarından baba Yusuf Ziya Gümüşel sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi.

Bu korkunç olayın ikinci perdesi ise tam da bu tahliyenin akabinde gerçekleşti. Şöyle ki, kamuoyunda bilinen kimi cemaat mensupları ve bazı gazeteler verilen tahliye kararını sevinç içerisinde karşılayıp, baba Gümüşel’i adeta masum ilan ettiler. Cemaat mensupları bir zafer elde etmişçesine Gümüşel’i Allahu Ekber nidalarıyla karşıladılar. Cübbeli Ahmet kendisini evinde ziyaret etti: “Bu senin itikadının sağlamlığından ve rabıtanın kuvvetinden hasıl oldu, medreselerin de maşallah hayırlara merkez oldu” dedi. Öyle ki bir cemaat hocası bu olay bağlamında dile getirilen iddiaları/açıklamaları “şizofreni teşhisi bulunan bir kişinin iftiraları olarak” değerlendirdi. Yine bazı gazete ve isimler bu davanın “İslamcı camiaya saldırı amacına dönüştüğünü” dile getirdiler.

Öncelikle şu açıklama/iddia konusunu açmak istiyorum. Mağdur HKG, eski eşi Kadir İstekli ile yaşadığı bir konuşmanın kaydını almış ve sonrasında bu konuşma dava dosyasına girmişti. Bu konuşmaya göre mağdur, söz konusu olayın altı yaşında gerçekleştiğini, bu yaşta dini nikah kıyıldığını ve babasının buna izin verdiğini söyledikten sonra “keşke bunlar olmasaydı, inan ki biz mutlu olurduk, bu sıkıntıların hiçbiri olmazdı” diyor. Eski koca ise bu konuşma üzerine yaşananların hata olduğunu ama yapılacak da bir şey olmadığını söylüyor. Yani yaşanan her şeyi kabul ediyor. Haliyle bu konuşma davada kendisine hatırlatılıyor, lakin İstekli hiçbir şekilde bu konuşmayı kabul etmiyor. İyi ama kaydı olan bir konuşmaya “ben konuşmadım” deyince konuşulmamış mı oluyor? Bunun incelemesi, teknik bilirkişi aşamaları yok mu? Elbette var! Dolayısıyla buradaki tutumun “ben konuşmadım” şeklinde değil, “bahsi geçen konuşmanın uzman bir heyet tarafından teknik incelenmesi talebi” şeklinde olması gerekirdi. İddia ancak bu yanıtla karşılık bulmalıydı. Öte yandan eski kocaya HKG ile çektirdiği bazı “samimi” fotoğraflar soruluyor. Koca, mağdurunun o yıllarda sekiz buçuk dokuz yaşında olduğunu söyledikten sonra “ağabeyin ısrarı üzerine o fotoğraflar çekildi” diyor. Burada garipsenecek bir durum yokmuş, ağabeyin ısrarı varmış sadece.

İddia ve açıklamaları, iftira ve hatta psikolojik sorunları olan birinin beyanları olarak görenler davadaki bu konuşmalara vakıflar mı, buradaki diyaloglardan, hakimlerin sorularından haberdarlar mı bilmiyorum. Eğer öyleyse ve buna rağmen hala “iftira” söylemine sığınıyorlarsa bu durumu bırakalım dini açıdan, insani olarak nasıl açıklıyorlar? Ses kayıtları, fotoğraflar, yaşının büyütülmesi ile ilgili iddialar ve bütün bunların sonrasında verilen onca yıl hapis cezası onlara hiçbir şey ifade etmiyor mu? Yok, eğer bütün bunlardan haberdar değillerse bu da ayrı bir açmaz, ayrı bir facia. Zira böylesi bir davada, bilgiye dayalı olmadan konuşmak en hafif tabirle, kör bir fanatizmdir, başka bir açıdan kul hakkına girmektir.

Gelelim dava kapsamında dile getirilen diğer bir söyleme. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere kendilerini “İslamcı” olarak ifade edebileceğimiz bazı kesimler bu davanın “İslamcı camiaya saldırı amacına dönüştüğünü” öne sürdüler. Öncelikle şunu ifade edelim ki, bu dava kapsamında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın da yönetiminde olduğu KADEM bir açıklama yapmış, verilen cezaların yerinde ve caydırıcı bulduğunu belirtmişti. Yapılan açıklamada kadının bedensel ve ruhsal bütünlüğüne vurgu yapılırken, “…saldırı nereden ve kimden gelirse gelsin çocuk istismarı ve kadına yönelik şiddetin her zaman karşısındayız.” İfadelerini kullanmıştı.  Yani ortada hedef alınan bir camia yoktu, olayın kendisi hedef alınıyordu. Yaşananların kendisi zaten bir saldırıydı, saldırıyı başka yerde aramak ise ancak hedef şaşırtma olabilirdi.

O vakit geldiğimiz noktada şunları ifade edebiliriz:

Suçu failin kimliğine göre değerlendirdiğimizde, aslında suçu değil aidiyetleri tartışmaya başlarız. O noktadan sonra mağdurun sesi kısılır, deliller önemsizleşir, hakikat ise tarafların gürültüsü arasında kaybolur.

HKG davasında da yaşanan budur. Tartışılması gereken şey bir çocuğun maruz kaldığı istismar iddiaları, dava dosyasındaki deliller ve mahkemenin ortaya koyduğu gerekçelerken; bazı çevreler meseleyi cemaatlerin, mahallelerin ve ideolojik kamplaşmaların konusu hâline getirmeyi tercih etti. Böylece küçük bir kız çocuğunun yaşadıkları arka  plana itildi, faillerin kimlikleri ise savunmanın merkezine yerleşti.

Oysa ahlaki olan, failin kimliğine değil fiilin kendisine bakabilmektir. İstismar, onu yapan kişinin sıfatına göre değişmez. Zulüm, failin dünya görüşüne göre masumlaşmaz. Bir çocuğun uğradığı haksızlık karşısında ilk refleksimiz mağdurun feryadını duymak değil de kendi mahallemizi korumak oluyorsa, ortada ciddi bir vicdan sorunu var demektir.

Çünkü adalet, aidiyet sınavı değildir. Hakikat de taraftarlıkla ölçülmez. Bir insanın dindar olması, bir cemaat mensubu olması ya da toplumda saygın görülmesi onu eleştiriden muaf kılmaz. Tam tersine, inandığını söyleyenlerin en başta hakkın ve adaletin yanında durması gerekir.

Bugün dine en büyük zararı verenler, din adına işlenen hatalarla yüzleşmek yerine onları örtmeye çalışanlardır. Çünkü insanlar çoğu zaman dinleri kitaplardan değil, o din adına konuşanların tavırlarından tanırlar. Bir çocuğun çığlığı karşısında susanlar, aslında yalnızca mağduru değil, savunduklarını iddia ettikleri inançları yalnız bırakırlar.

Ez cümle hakikat bazen yakıcıdır. Fakat gerçeği görmezden gelmek, onu ortadan kaldırmaz. Tam aksine, yarayı derinleştirir. Bu yüzden yapılması gereken şey faili değil hakikati savunmak, kimliği değil fiili yargılamaktır. Adalet ancak o zaman anlam kazanır.