Biraz Osmanlı, biraz ümmet, biraz Fahreddin Paşa, bol miktarda Mehmetçik!
Mekke Savunma İttifakı toplandı.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, Suudi Arabistan’ın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerine yönelik ortak savunma taahhütlerini uygulamaya koymak ve üzerinde mutabık kalınan askeri kuvvet ve kabiliyetleri Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılmak için gerekli tedbirleri hayata geçirme kararı aldı.
Yani meselenin üç ülkenin “ortak savunma anlaşması yaptık” söyleminin ötesine taşındığını, mekanizmanın fiilen işletilmesi ve askerî kapasite aktarılması aşamasına geçildiğini görüyoruz.
Bizi ilgilendiren ayrıntılar şimdilik muğlak.
Kaç Mehmetçik?
Hangi birlik?
Hangi silah sistemleri?
Hangi görev?
Ne kadar süre?
Hangi koşullarda çatışmaya girilecek?
Bunların cevabı henüz yok. Çünkü iktidar meseleye dair hemen hiçbir ayrıntıyı kamuoyu ile paylaşmıyor.
Siyaseten memleketin alî çıkarlarını ne kadar ilgilendiriyor, hukuken hangi zemine oturuyor, hiç bilmiyoruz. Çünkü, Mekke Anlaşması diye bize ittirdikleri metin, sadece bir niyet beyanı.
Yani bir antlaşma olmadığı gibi ne kapsamlı bir anlaşma ne bir mutabakat muhtırası ne de bir iş birliği protokolü!
Ama merak etmeyin.
Bundan sonrası halkla ilişkiler departmanının işi…
Çünkü AKP iktidarı ile artık dış siyasete dair bir kararı anlatmak için stratejik gerekçelerin hemen hiçbir önemi kalmadı.
İktidarın rasyonel zaviyeden toplumsal rıza üretmek gibi bir derdi de yok, bunu şimdiye kadar gayet iyi anlamış vaziyetteyiz.
Yurdum insanını kafeslemenin formülü belli, şimdiye kadar hep işe yaradı.
Biraz Osmanlı...
Biraz ümmet...
Biraz dedem Abdülhamit Han muhabbeti…
Biraz “kutsal topraklar” hamaseti…
Biraz Fahreddin Paşa...
Üzerine bol miktarda Mehmetçik...
Bir de bunlara yapay zekanın verdiği imkanlarla yapılacak atraksiyonları eklediklerinde meseleyi bir güzel çözmüş oluyorlar ki geri kalanı zaten çok önemli değil.
Mesela, Kabe’nin üzerine örtülmüş Türk bayrağı, önünde nöbet tutan Mehmetçik yanında Altay tankı ya da gökyüzünde Kaanlar veya Bayraktarlar falan!
Mehter Marşı’nı da unutmayalım…
Arka plana “Mehmetçik kutsal topraklarda” yazdılar mı, iş bitti.Ondan sonra kim çıkacak daTürk askerinin Suudi Arabistan’a gönderilmesini sorgulamaya cesaret edecek. Hadi bakalım, muhalefet partileri sıkıysa eleştirsin ne vatan haini olmaları kalır ne İslam düşmanlığı yaptıkları…
Peki ya Anayasa’nın 92. Maddesi!
Eğer Türkiye’de Anayasa hala yürürlükte ise yabancı ülkelere asker gönderme konusunda temel yetki TBMM’nin.
Bunun tartışmaya açık tarafı yok ya da olmaması gerekiyor.
O maddede deniyor ki, “Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası antlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir”
Elbette, birileri çıkıp, “Anayasa’yı sallayan mı var” diyecektir.
El hak, öyle…
İktidarın, Anayasa’ya takılmadığını, işine geldiği vakit bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile meseleleri kendince çözdüğünü biliyoruz.Ama bu, mesela bir imza ile İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmaya, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını görmezden gelmeye ya da Anayasa’nın laiklik ilkesini yok saymaya benzemez.
Mehmetçik’in nereye gönderildiği, ne için gönderildiği ve hangi koşullarda savaşacağı iktidarın tek başına vereceği sıradan bir karar olmamalıdır.
Ancak bu ve benzeri meseleler için iktidarın uyguladığı formülü artık öğrendik:
Kararın siyasi ya da hukuki boyutunu tartışmak yerine etrafına bir hikâye ördüklerinde sıkıntı kalmıyor.
Basit, kullanışlı ve maliyeti yok denecek kadar az.
Mesela, diyelim ki Fahreddin Paşa komutasındaki Osmanlı askerlerinin Haziran 1916 – Ocak 1919 arasındaki Medine müdafaası…
Paşa, Mondros Mütarekesi'nden sonra dahi teslim olmamış, Medine garnizonu, İstanbul hükümetinin aksi yöndeki emrine rağmen direnişini sürdürmüş, sonunda 10 Ocak 1919'da beyaz bayrağı çekmek mecburiyetinde kalmıştı.
Türk askeri gittiğinde, eğer ki giderse ilk işleri Medine müdafaasını siyasi reklam filmi gibi hızlıca dolaşıma sokmak olacaktır, kimsenin şüphesi olmasın.
Sonra da yüz küsur yıl önceki Mehmetçik ile bugünkü Mehmetçik’i aynı hikâye içine koyarlar, Suudi Arabistan’ın güvenliği, emperyalistlerin bölgesel hesapları, Türkiye’nin kendi çıkarları falan unutturulur; sadece “Mehmetçik” edebiyatı üzerinden yurdum insanına verirler coşkuyu!
Mehmetçik zaten siyasetin en kullanışlı kelimesi!
Kim Mehmetçik’e karşı çıkabilir? Kim kutsal toprakların güvenliğine “hayır” diyebilir?
İktidarın propagandası ile milli güvenlik arasındaki çizgi giderek silinir. Bir de bunun üzerine “İslam dünyasının liderliği” sosu döküldü mü, bundan iyisi Şam’da kayısı…
Türkiye ümmetin umudu!
Türkiye bölgenin hamisi!
Türkiye İslam dünyasının lideri!
Elbette bütün yollar, Reis’e çıkıyor. Aksini değil söylemek, düşünmek bile abesle iştigal etmek olur. Çünkü hikâyenin finalinde mutlaka bir liderlik, kahramanlık destanı bulunmalı.
Muhtemel bir erken seçim için de bunların Reis’e mutlaka gerekli olduğu notunu düşelim. Yani, yine bir taşla birkaç kuş vaziyeti…
Hal böyleyken iktidar kendisini tarihin doğal devamı gibi sundu mu, meselenin tartışılacak hiçbir tarafı kalmaz!
Ancak asıl tehlike burada.
Bir askeri kararın meşruiyetinin güvenlik gerekçelerinden koparılıp kutsallık üzerinden üretilmesi… Yakın tarihteki örneklerinin hiçbiri mutlu sonla bitmedi.
Acaba bunu biliyorlar mı?
Ez cümle, iktidar öyle ya da böyle yurdum insanına açıkça söylemek mecburiyetindedir.
Neden gidiyoruz?
Kimin için gidiyoruz?
Ne kadar kalacağız?
Hangi bedeli göze alıyoruz?
Eyvallah, kutsal topraklar yurdum insanı için kutsaldır. Tartışmıyoruz ama Mehmetçik’in hayatı da kutsaldır. Onun kanı, iktidarın dış siyasetine meşruiyet üretmek için kullanılamaz.
Gerçi Türkiye’de işler artık böyle yürüyor.
Bir gün sonrasının manşetlerini ya da sosyal medya köpürtmelerini tahmin etmek zor değil:
“Kutsal topraklar yine Mehmetçik’e emanet.”
Ertesi gün:
“Türkiye İslam dünyasının liderliğini üstlendi.”
Sonra:
“Reis’ten tarihi mesaj: Yeni bir çağ başlıyor.”
Sonunda cümbür cemaat aynı hikâyeyi dinleyeceğiz.
Peki yurdum insanı çıkıp, “Bizim çocuklarımızın kanını Arap çöllerinde dökmesi için yetkiyi sana kim verdi?” diye sorar mı, orası meçhul diyerek yazımıza noktayı koyalım.