Maalesef, diyerek başlayalım...
Ankara’da resmen ilan edilmemiş bir OHAL var.
Gelecek hafta NATO zirvesine ev sahipliği yapacağız ya, iktidar pek telaşlı.
Neden?
Çünkü ağabeyleri, meşruiyetine muhtaç oldukları, yaranmaya çalıştıkları kim varsa geliyor.
Yurdum insanı yıllardır yollardaki çukurlarla, bozuk kaldırımlarla, bakımsız parklarla yaşamaya mahkûm edilirken bir de baktık ki “el âlem ne der” kaygısıyla Ankara’yı baştan aşağı makyajlamaya başlamışlar.
Elbette mesele sadece bu değil.
Zirve için 6 milyon insanın yaşadığı koskoca bir şehri neredeyse tamamen kapatacaklar. Kolayını bulsalar millete nefes aldırmayacaklar.
Aslında vergiyi biz ödüyoruz,hizmet NATO’ya gidiyor .
Üstelik zirve öncesi yüzlerce insan “terör şüphelisi” diye gözaltına alındı.
Muhalifler sussun, sosyalistler, çevreciler, sendikacılar baskı altında tutulsun, NATO karşıtı mitingler yasaklansın...
Terör örgütleriyle mücadeleyi vatandaşın güvenliği için değil, misafirlerinin huzuru kaçmasın diye hatırladılar.
Eğri oturup doğru konuşalım.
Bunun devlet ciddiyeti ile ilgili olmadığı ortada.
Peki nedir?
Olsa olsa sömürge memuru psikolojisi...
1959’da da Eisenhower Ankara’ya geldiğinde şehirde hayat durmuş, caddeler Amerikan bayraklarıyla donatılmıştı.Bugünkü iktidarın pek öykündüğü DP iktidarı döneminde...
Şimdi Amerikan bayraklarının yerini NATO flamaları aldı.
Aynı aşağılık kompleksi, aynı kendini beğendirme telaşı, aynı güçlü gördüğüne boyun eğme ezikliği!
Yıllarca güya Batı karşıtlığı üzerinden siyaset yapanların, Batı karşısında en hızlı hazır ola geçenler olması tesadüf olabilir mi?
Bu ideolojik değil, psikolojik bir meseledir.
Batıcılık eleştirilerinin altında yıllardır biriktirdikleri kompleks bugün Ankara sokaklarında, hepimizin gözünün önünde.
Dün Dolmabahçe’de 6. Filo’yu kıble sayanlar, şimdi Trump’ın uçağı rahat insin diye bu gariban milletin vergilerinden 12 milyar TL harcayıp havaalanı yapıyor.
Macron sabah koşacak diye park kapatmak; daha vahimi yol üzerindeki gecekondu mahallelerini perdelemek, kimse görmesin diye barikat kurmak...
Güvenlik tedbiri mi?
Geçiniz...
Adını doğru koyalım.
Bu, kendi halkının içinde olduğu şartlardan utanmaktır.
Yani insanının fakirliğini misafirinden saklayan iktidarın kendi başarısızlığını örtme gayretidir.
Vatandaşını susturup yabancı liderlere huzur sağlamaya çalışmanın,misafirperverlikle uzaktan yakından ilgisi olamaz, bu olsa olsa eziklik psikolojisinin dışa vurumumdur.
Düğün yasak.
Mezuniyet kutlaması yasak.
Gösteri yasak.
Pankart yasak.
Dahası NATO’yu eleştiren pankartların, broşürlerinin basımı bile yasak.
Yandaş medya bütün bunları görmüyor.
Tutuklamaları görmüyor.
Yasakları görmüyor.
Halkın fakirliğini örten panoları görmüyor.
Onlar zaten çoktan alkışa durmuş vaziyette.
Kimsenin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını olağan şüpheli gibi aşağılamaya hakkı olamaz. Hiçbir yabancı liderin konforu, bu memleketin onurundan ve gururundan daha değerli değildir. Memleketin sokakları NATO için değil, Türk milleti içindir.
Nereden nereye...
Burada biraz soluklanalım ve yakın tarihin sayfalarını yavaş yavaş çevirelim.
1991’de Cumhuriyet gazetesinde stajyer olarak başladığımı esas alırsam meslekte tam 35 yılı geride bıraktım.
Bu süre zarfında onlarca zirveyi, uluslararası toplantıyı, belki sayısı yüzleri bulan ikili teması takip ettim.
Cumhurbaşkanlarının, başbakanların, dışişleri bakanlarının yabancı memleketlerdeki ziyaretlerinde bulundum.
Hepsi dün gibi aklımda.
Ama bunların arasında meslek hayatımda gerçekten iz bırakanlar da oldu.
Mesela 1996 yılının Haziran ayında İstanbul’da Birleşmiş Milletler İkinci İnsan Yerleşimleri Konferansı yapılmıştı.
Türkiye açısından önemliydi; çünkü Soğuk Savaş sonrası dönemde İstanbul’un ev sahipliğinde gerçekleştirilen bu ölçekteki ilk uluslararası toplantıydı.
Yaklaşık 170 ülkenin temsilcisi katılmış, çok sayıda devlet ve hükümet başkanı zirve için İstanbul’a gelmişti.
Aralarında Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro da vardı.
Bu, takip ettiğim ilk büyük zirveydi.
1997 yılında Avrupa Konseyi’nin İkinci Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi için Strazburg’a gitmiştim.
Bu zirve, Soğuk Savaş sonrası Avrupa düzeninin yeniden şekillendiği dönemde kritik bir toplantıydı.
1998 yılının Haziran ayında Saraybosna’da yapılan İstikrar Paktı Zirvesi’ni takip ettim.
Cumhurbaşkanı Demirel ve Amerikan Başkanı Clinton da katılmıştı.
Dayton Antlaşması sonrasında ayağa kalkmaya çalışan Bosna-Hersek için dış yardımların devamlılığının sağlanması amaçlanıyordu.
Hatta Demirel yaptığı konuşmada, “Biz buraya tarih yazmaya değil, tarih yapmaya geldik” deyince büyük alkış almıştı.
1999 yılının Aralık ayında Helsinki'de Türkiye’nin tam üye adayı ilan edildiği AB zirvesi takip etmiştim. Yunan basını sonuç bildirisini bizden önce almıştı. Biz teyit etmek için hariciyecilerin peşinde koşarken, onlar haberlerini çoktan geçmişti.
2000 yılının Haziran ayında ise Türkiye’nin ilk kez genel sekreter adayı çıkardığı İslam Konferansı Örgütü’nün toplantısı için Kuala Lumpur'a gitmiştim.
Hariciyenin Arapça bilen az sayıdaki diplomatlarından Yaşar Yakış bu unvanı alacağı için umutlanmıştı. Ama İsmail Cem’in İran’la yaptığı son dakika pazarlığı ile yarıştan çekilince hevesi kursağında kalmış, toplantı salonunun merdivenlerinde iki gözü iki çeşme ağlamıştı. Öyle hırslanmıştı ki, o hızla iki yıl sonra iktidara gelecek olan AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı olmuştu.
Ve yıl 2004...
Türkiye ilk kez bir NATO zirvesine ev sahipliği yapıyordu. Bu toplantı için ben ve Ankara’daki birçok meslektaşım İstanbul’u mesken tutmuştuk.
İttifakın en büyük genişleme dalgasından hemen sonraydı. Afganistan, Irak ve Akdeniz güvenliği ana gündemdi.
Üstelik 11 Eylül ile ortaya çıkan güvenlik paranoyasının zirvede olduğu bir dönemdi. Afganistan ve Irak’taki Amerikan işgalinin dumanı hâlâ tütüyordu.
El Kaide tehdidi sıcaktı. Herkes diken üstündeydi.
Buna rağmen Ankara’daki kadar aşağılayıcı, kamusal alanı bu ölçüde boşaltan, fakirliği perdeleyen tedbirlere başvurulmamıştı.
Bugüne kadar takip ettiğim uluslararası organizasyonların hiçbirinde benzer bir manzaraya şahit olmadım.
Hiçbirinde şehir halkı potansiyel tehdit muamelesi görmedi.
Hiçbirinde vatandaşlar kamusal alandan sürülmedi.
Hiçbirinde fakirlik utançla perde arkasına saklanmadı.
Meselenin, iktidarın kendi halkına nasıl baktığıyla ilgili olduğunu söyleyelim.
Ne yazık ki bu zihniyet kendi vatandaşını tehdit, fakirliğini utanç, itirazını suç gibi görüyor. Aldığı tedbirlerle yabancı misafirlerinin gözünde itibar kazanacağını sanıyor.
Oysa itibar, sokakları boşaltarak, duvarları boyayarak, fakirliği panoların arkasına saklayarak kazanılmaz.
Bir devletin itibarı, kendi halkına gösterdiği saygıyla ölçülür, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
Çok Okunanlar
Rüyasında annesi tarafından öldürüldüğünü gördü, uyanıp onu öldürdü
Memleket dahilindeki iktidar sahipleri, kendi halkından utanır mı?
Gözaltına alınan Tamar Tanrıyar hakkında karar
Neo-nazi sembolü olan hücum yeleği ile 5 kişiyi bıçaklamıştı
Deniz Göktaş hakkında soruşturma başlatıldı
Almanya’da 6 kişinin öldüğü saldırının nedeni velayet anlaşmazlığı
İstanbul Üniversitesi’nde belirsizlik sürüyor
Galatasaray John Duran ile anlaşmaya yakın
Derin deniz basıncıyla daha düşük maliyetli su arıtma
Cüneyt Özdemir'den Deniz Göktaş'ın 'uyuşturucu' esprilerine 'davalı' yanıt