Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Neden şimdi?

Avrupa Parlamentosu yarın 2026 Yılı Türkiye Raporu'nu yayınlayacak.

Memleketin gündemi cayır cayır yanarken, üstelik Milli Takım 24 yıl aradan sonra gittiği Dünya Kupası’nın daha ilk maçında Avusturalya'ya yenilmişken, yurdum insanı pek de sallamayacaktır.

Nasıl olsa, iktidarın öyle ya da böyle Avrupa Birliği gibi bir derdinin kalmadığını artık hepimiz çok iyi biliyoruz.

O mesele, memleketteki ılık beyinli liberalleri, ikinci cumhuriyetçileri, Kürtçüleri, çakma solcuları filan siyasal İslamcı iktidara ikna etmek için bir güzel kullanıldı, Tayyip Erdoğan'ın o günlerde çok istediği meşruiyetin çarpanı oldu; sonrasında bir kenara bırakıldı.

Amma ve lakin, son raporun pek hafife alınacak yanı da yokmuş. Bunu, Cansu Çamlıbel'in Yeşiller Grubu Milletvekili ve Gölge Raportör Vladimir Prebilic ile yaptığı röportajdan öğrendik.

Prebilic, Adalet Bakanı Akın Gürlek'in Avrupa Birliği'nin yaptırım listesine alınmasını talep etmeye hazırlandıklarını söylemiş, AKP'lilerin de Gürlek'in ismini metinden çıkarmak için ne yapabileceklerini sorduğunu anlatmış.

Sonra da onlara demiş ki:

“Yanlış soruyu soruyorsunuz, bu ismi oradan çıkartacak şey sizin Türkiye’de yapacaklarınızdır”

Tabii, ortalık birbirine girdi. Gerçi, bizim için raporun bağlayıcılığı yok. Ama Brüksel'deki bakışı ortaya koyması açısından son derece önemli.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım ve meseleye öyle vaziyet edelim.

Çünkü, burada tartışılması gereken Akın Gürlek değil; bir bakan da değil.

Mesele Avrupa'nın Türkiye'ye bakışında yaşanan değişim. Daha doğrusu değiştirmek zorunda kaldığı çıkar hesapları.

Kaseti biraz geri saralım.

Türkiye'de demokratik standartlar bugün gerilemeye başlamadı; basın özgürlüğünün, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması da muhalefete yönelik baskılar da öyle...

Bunların tamamı son birkaç ayın değil, son yirmi yılın meseleleri.

Türkiye'de sistem bir gecede değişmedi. 2002'den bu yana adım adım ilerleyen, her yıl biraz daha belirginleşen uzun bir süreç yaşandı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bir sonuçtu; asıl dönüşüm çok daha önce başlamıştı.

Peki Avrupa Birliği bütün bunlar olurken ne yaptı?

Çoğu zaman sustu.

Bazen eleştirdi ama hiçbir zaman ilişkileri bozacak kadar ileri gitmedi. Çünkü Avrupa'nın önceliği demokrasi değildi.

Çıkarlarıydı.

Özellikle de Almanya'nın.

Angela Merkel dönemini hatırlayalım.

Türkiye'de demokrasi geriliyordu, basın özgürlüğü endeksleri düşüyordu, yargı bağımsızlığı tartışmaları büyüyordu.

Ama aynı dönemde Avrupa'nın en güçlü lideri Tayyip Erdoğan ile masaya oturuyor, göç anlaşmaları yapıyor, milyarlarca euroluk pazarlıklar yürütüyordu.

Çünkü Avrupa, Türkiye'nin demokrasiden uzaklaşmasını ve otoriterleşmesini hiç dert etmiyordu.

Bütün korkusu sığınmacıların Berlin'e, Paris'e ve Brüksel'e ulaşmasıydı. O günlerde Tayyip Erdoğan, Avrupa için demokrasiden, insan haklarından, hukukun üstünlüğünden çok daha değerliydi.

Sınır bekçisiydi. Bugün ise aynı Avrupa bize hukuk dersi vermenin telaşına düşmüş.

Güya, insan hakları adına ayağa kalkıyor, demokrasi adına öfke gösteriyor.

Kusura bakmasınlar, bunların alayına karnımız tok, nasıl riyakar olduklarını artık sadece biz değil, dünya alem öğrendi. Eğer gerçekten samimi olsalardı, sıkıntılar ortaya çıkmadan önce daha emareleri belirmişken tepki gösterirlerdi. Pragmatik değil, o dillerine pelesenk ettikleri evrensel değerler üzerinden bir yaklaşım, bir siyaset, bir strateji benimserlerdi.

Ama yapmadılar.

Açık konuşalım; bugün Akın Gürlek'i güya hedefe koyanlar, yirmi yıldır Türkiye'nin adım adım demokrasiden uzaklaşmasını karşıdan seyredenlerdir.

Bugün Türkiye'de yaşananlardan rahatsız olduklarını söyleyenler, bu düzen kurulurken Ankara ile çıkar ortaklığı yapanlardır.

Bu nedenle mesele Akın Gürlek değildir. Mesele Türkiye'deki hukuk düzeni de değildir. Mesele Avrupa'nın değişen çıkarlarıdır.

Dün Tayyip Erdoğan'a ihtiyaç duyuyorlardı.

Bugün ise daha farklı bir Türkiye istiyorlar.

Dün göç krizini yönetmek için Ankara'nın elini güçlendirdiler.

Bugün bölgesel dengeler değişirken Ankara üzerinde kendi akıllarınca baskı kurmaya çalışıyorlar.

Hasılı kelam asıl istedikleri kendi çıkarlarını koruyacak bir istikrar modeliydi.

Peki, neden şimdi strateji değiştiriyorlar.

Çünkü dünya yol ayrımında. Ukrayna savaşı Avrupa'nın güvenlik mimarisini altüst etti. Enerji koridorları yeniden şekilleniyor. Suriye'de yeni bir dönem başladı. Ortadoğu'da yeni ittifaklar kuruluyor. Doğu Akdeniz'de güç dengeleri yeniden hesaplanıyor.

Avrupa Birliği de Türkiye'yi artık yalnızca bir göç deposu olarak değil, yeni jeopolitik denklemin merkezindeki ülkelerden biri olarak görüyor.

Dolayısıyla bugün Ankara ile kurulan ilişki, 2016'nın Ankara'sıyla kurulan ilişki değil.

Dünün önceliği sığınmacılardı.

Bugünün önceliği güvenlik mimarisi.

Dünün meselesi sınırların korunmasıydı.

Bugünün meselesi yeni bölgesel düzen.

Bu nedenle Avrupa'nın dili sertleşiyor. Ama bu sertliğin kaynağını demokrasi hassasiyetinde aramak  külliyen hata olur.

Tekrar etmekte fayda var. Aynı Avrupa, Türkiye'nin demokratikleşmesine ilişkin birçok kritik eşik aşılırken sessiz kalmayı tercih etti.

Bu yüzden Akın Gürlek'e yönelik çıkışları yalnızca hukuk ekseninde okumak büyük resmi kaçırmak olur. Karşımızda bir insan hakları tartışmasından çok daha fazlası, değişen küresel dengelere göre yeniden pozisyon alan bir Avrupa var.

Acaba, bizim memlekette kim bunun ne kadar farkında diye soralım ve yazımıza noktayı koyalım.